Bellingham ve Mbappé Rüzgarı: Unutulmaz Bir Maçın Anatomisi

Futbolseverler yakın zamanda unutulmayacak, tam 10 golün atıldığı olağanüstü bir maç izledi. İngiltere ile Fransa arasında gerçekleşen bu nefes kesici mücadele, taktiksel savaşların ve bireysel performansların tavan yaptığı anlara sahne oldu.

Karşılaşmanın en dikkat çekici hikayelerinden biri şüphesiz Bukayo Saka’ya aitti. Turnuva boyunca daha çok asistleriyle ön plana çıkan ve gol yollarında sessiz kalan genç yıldız, bu kritik maçta sahneye çıkarak hat-trick yaptı. Saka’nın beklenmedik gol patlaması İngiltere’yi ayakta tuttu ve Fransa’nın galibiyet umutlarını suya düşürdü; zira bu performans olmasaydı Fransa maçı çok daha rahat kazanabilirdi.

İngiltere adına Jude Bellingham da muhteşem oyunu ve harika golüyle takımını sırtlayan isim olurken, Harry Kane’in yokluğu da hücum hattında ilginç bir dinamik oluşturdu. Fransa cephesinde ise işler pek istendiği gibi gitmedi. Özellikle ilk yarıda sahada varlık gösteremeyen ve daha sonra oyundan alınan oyuncuların performansları hayal kırıklığı yarattı. İlerleyen dakikalarda Kylian Mbappé’nin önderliğinde gelen müthiş geri dönüş çabaları ve yarattığı tehlikeler maça heyecan katmaya yetse de, Michael Olise ve Ousmane Dembélé’nin kaçırdığı net fırsatlar Fransa’ya pahalıya patladı.

Bu heyecan dolu maç, izleyenlere futbolun tüm güzelliklerini ve dramını bir arada yaşattı. Şimdi tüm gözler rekorların kırıldığı turnuvanın sonraki aşamalarında. Son olarak bi dua edeyim. Messi inşallah Mbappé’nin rekorunu kıramaz. Amin 🙂

Sömürgecilik üzerine, Roland Barthes

“Berberdeyim, Paris-Match’ın bir sayısını uzatıyorlar. Kapakta Fransız üniforması giymiş genç bir zenci, gözleri yukarıda, hiç kuşkusuz üç renkli bayrağın bir kıvrımına dikili, asker selamı veriyor. Resmini anlamı budur. Ama bana neyi belirttiğini görüyorum:  Fransa büyük bir imparatorluktur, renkli renksiz bütün oğulları bayrağın altında bağlılıkla hizmet eder, Sözde sömürgecilik suçlayıcılarına bu zencinin sözde sömürgecilik suçlayıcılarına hizmet etme çabasından daha iyi bir yanıt olamaz”

Notre Dame yangınına sevinmedim tabi ki, ama içim cız falan da etmedi yani..

Valla ne sevindim ne de içim cız edecek kadar üzüldüm. Tarih dediğimiz kavram, yazıya geçen bir miras olduğu kadar görselliği ve mimarisi ile de ayrılmaz bir bütün. Notre Dame katedrali de mimari yönüyle 850 yıllık bir tarihin görsel haliydi. Gotik döneme ait bir eser olan Notre Dame dünyada ki en çok ziyaret edilen Tarihi yapılardan biri. Daha doğrusu biriydi yanmadan önce.

Fransa üzüldü en başta tabi, adamların kendi eserleri. Aynı zamanda tüm Avrupa’nın üzüldüğünü söylemek mümkün. Fakat gelin görün ki bizim toplumda yarattığı üzüntüde oldukça fazla. Toplum derken elbette başta sanat camiasının bir bölümüyle, Avrupa hayranlığını iliklerine kadar sindirmiş elitist ve burjuva sınıfının önde gelenlerini kasdediyorum.

Eeee ne var bunda? İnsanlar üzülmesin mi diyenleriniz çıkar şimdi içinizden. Elbette üzülmelerinde hiç bir mahsur yok. Fakat kendi bin yıllık geçmişlerinde gerek savaşlarda gerekse mütahit yağmalarına maruz kalarak yıkılmış onlarca eser için bir cümle bile yorum yapmamaları ilginç ve abes.

Dünyada 800 yıllık hatta 1200 yıllık tarihe sahip islami mimariye sahip hiç bir yapıya üzülmemeleri, olaya sanatsal değil de sınıfsal anlamda baktıklarının bariz bir göstergesi. Avrupalı için o katedralin mimari ve turistik değerinin büyüklüğü kadar, dinsel anlamda ki değeri de tartışmasız önemli bir yere sahip. Katedral’in anlamına sözlükte baktığınızda karşınıza şu tanım çıkar: Piskoposluk makamı bulunan büyük kilise…

Yani dinsel anlamda çok büyük bir amaca hizmet etsin diye yapılmış zengin bir mimariye sahip kliseydi Notre Dame zamanında.. Yani bizim islam inancına sahip olduğunu iddia eden sözde aydın kesimimiz, konu bizim tarihimizde ki islami anlamda değer bulmuş hiç bir yapıya karşı korumacı bir anlayışa sahip değil. Bunun en büyük nedeni islam dininin içeriğinde ki zenginlikten yoksun yaşamalarından ileri geliyor. Avrupa orta çağı’nın son 200 yılında yapılan ve Hristiyanlık dininin egemen olduğu dönemin bir hatırası olan bu katedral, islâm dininin medeniyet ve kültür alanında en üstün olduğu zamanlara denk geliyor. Bilimde, ilimde, sanatta ev verimli dönemlerde en verimli dönemini yaşayan islam dünyasına ait mimari yapılar neredeyse yok denecek kadar az. Sebebi ise bilinçli bir şekilde tahrip edilip yıkılmalarından başka bir şey değil.

İşte bugün sosyal medyada Katedrâlin yanışına aşırı üzüldüğünü anlatan twitler atan ünlü tayfasına gösterilen tepkilerin sebebi de bundan ibaret. Milli duyguları 1923 ten önceki tarihe karşı körelmiş bir kesime gösterilen doğal bir tepki aynı zamanda..

Şimdi konuyu size bir soru sorarak bağlayayayım. Bugün (Allah muhafaza etsin ) Sultan Ahmet yansa, Fransız toplumunun aydınlarının kaç tanesi üzüntü dolu twitler paylaşır sosyal medyada?  Bu soruya vereceğiniz cevap, size bu yanan Notre Dame katedraline ne seviyede üzülmeniz gerektiğini söylecektir..

Manş denizinin adını hep severdim ama yerini bilmezdim

Bende hepiniz gibi okul hayatımda bol miktarda çoğrafya dersi gördüm. Dünya fiziki haritasına en az yüz kere bakmışlığım vardır. Fakat Manş denizinin yerini bilmediğimi daha bugün yeni anladım. Ciddiyim! Evet itiraf ediyorum ben Manş denizinin yerini bilmiyorum. Bu sebeple tahsil hayatımdaki tüm coğrafya hocalarımdan özür diliyorum. ( Samimiyetle ) Bu yazıyı yazmadan yaklaşık 15 dakika önce google’da araştırdım. Meğer Manş Denizi Atlas Okyanusunun, İngiltere ile Fransa’yı birbirinden ayıran kolundaki denizmiş. Belli bir bölümde daralması yüzünden elbise kolu manasına gelen Fransızca “le Manche”( Manş ) adı verilmiş.Batıdaki uzunluğu 180 km, doğudaki koluda 33,7 km’ye düşermiş bu daralma sebebiyle. 89.900 km2lik bir yüzölçümüne sahipmiş. Ortalama derinliği 45-120 km arasında gidip gelirmiş.

Ve artık biliyorum. İçinizdeki bilmeyenleri de aydınlatabildiğim için ayrıca bir mutluluk taşıyorum üstümde an itibariyle..

Hayvan haklarının sözde en büyük savunucusu; Avrupa

Bizim milletimiz hayvanlara eziyet ve işkencede dünya sıralamasında sonuncudur. Bakmayın siz haberlerde çıkan hayvanlara eziyet çektiren merhametsiz mahluklara!

Bu tipler, bizim insanlarımızın hayvanlara olan şefkat ve duyarlılığını kesinlikle gölgeleyemez. Ki bu haberlerdeki çoğu olayda, eziyen gören hayvana yapılan kaddarlığın,sahibi tarafından yapılmadığına şahit olursunuz. ( Şu papağanını boğazlayan angut istisna tabi )

Özellikle Anadolunun ilçe ve köylerindeki halk hayvanlarla daha yakındır. Çünkü hayvanlar köylerde insanlarla daha temas halinde olurlar. Köyde yaşayan bir çoçuk mutlaka ki, bir hayvanı kendine arkadaş tutar onunla büyür. Hayvanlarla olan bu dialog, çoçuk büyüdükçe de devam eder. Fakat şehir hayatında yaşayan çocuk ve yetişkinlerin böyle bir imkanı yok maalesef. Bu sebeple bu ihtiyacı gidermek için, evlere kedi, köpek, kuş vs falan alınır. Fakat şehir hayatında hayvanla ilgilenmek çok zor. İlgisizlikten sokağa salınan binlerce kedi ve köpek, her yıl devlete ait hayvan barınaklarında bakılırlar.

Özellikle son 10 yılda bu sokağa salınma olayı, başta hayvanlar için sonrada insanlar için çeşitli zorlukları beraberinde getirir. Geçen yıldan başlayan ve bugüne kadar gelen süreçte, sokak köpeklerinin saldırısına maruz kalan ve hatta ölen vatandaşlarımız oldu. Elbette çok üzücü istenmeyen olaylardı. Fakat diyorum ya, bunlar hep sebep sonuç ilişkisine dayanan ve büyük resmi görmemizi engelleyen örnekler..

Şimdi tekrar gelelim hayvanlara eziyette dünya sıralamasında son sıralarda olduğumuz iddiama.. Dünyada hayvanlara hastane açan ilk devlet olma başarımızı zaten duymuşsunuzdur( 19.yy )  ”Gurabahane-i Laklakan” olarak adlandırılan Düşkün Leylekler Evi, Bursa’da hizmet vermiş taa o zamanlarda. E bu mu bizi listede sonuncu yapan olay? diye soranlara elbette değil diyorum. Fakat hastene bizim hayvanlara gösterdiğimiz yakınlığın dünyada ki en büyük fotoğrafıdır.

Bizi o listede sonuncu yapan bizim duyarlılık haberlerimiz değil, günümüz Avrupasının festival adı altında hayvanlara yüzyıllardır uyguladığı eziyet ve katliamlardır. Medeniyet sıfatını en iyi taşıyan biziz diyen ve kasım kasım kasılan Avrupa devletlerinin bir kaçı, hayvanlara yaptikları merhametsiz va kaddar katliamları nasıl utanmadan yapıyorlar insanın aklı almıyor!. Şimdi anabaşlıklarla tek tek anlatayım size bu festival ayağına yapılan katliamları..

-İspanya’da her yıl yapılan festivalde boynuzları yakılan boğalar halk arasına salınıyor ve daha sonra öldürülür.

 

-Bulgaristan’da halen sürdürülen bir gelenekle köpekler asılıyor ve vahşi bir şekilde öldürülüyor.
-Tepkilere rağmen Japonya ve Danimarka’da her yıl yüzlerce balina katlediliyor.
-Kanada’da her yıl mart ayında yapılan avla birlikte yüz binlerce fok sopalarla canlı canlı öldürülüyor ve bu bir spor olarak görülüyor.
-Meksika’da böcekler canlı olarak mücevherlerle kaplanıyor ve broş olarak satılıyor.

İşte durum bu! Yani Avrupa medeniyeti yalnızca kendi milletine yaşatır. Fakat bunun dışında kalan her ırk, her millet ve her hayvan bu medeniyetten nasibini alamaz. Bu toplu işkencelerin, uzak doğudakilerle kıyaslarsanız aradaki tek farkın daha az miğde bulandırıcı olduğu sonucudur. Binlerce yıllık tarimizde bizim böyle hunharca katliamlardan birine bile imza atmadığımız ortadadır. Sakın biri kalkıp sizde koyun inek boğazlıyorsunuz demesin. Zaten besi hayvanı olan bu bir kaç hayvanın dini ve sosyal hayata katkılar için kesildiği, hem etinin, hem de derisinin kimsesiz ve mazlumlara ulaştırıldığı gün gibi ortadayken, Avrupanın zevk için katlettiği festivalleri bizim bayramımızla kıyaslamak bariz bir şuursuzluktur.