Söylemediklerimi işitin lütfen / Charles C. Finn

Bana aldanmayın

Yüzüm bir maskedir

Sizi aldatmasın

Binlerce maskem var

Çıkarmaya korktuğum

Ve

Hiçbiri ben değilim

Olmadığımı göstermek

İkinci doğam oldu

“kendinden emin biri” dersiniz

sanki güllük gülistanlık

benim için herşey…

adım güven verir ve

oyunumun adı ağır başlılıktır

içimde ve dışımda denizler sakin

her şeyin kumandanı ben

Kimseye gereksinme duymayan

Ben…

Fakat inanmayın bana

Lütfen!

Herşey dışta düzgün ve cilalı

Hiç yıpranmayan her zaman saklayan

O maske

Altta ne güven ne de rahatlık

Altta, karışıklık, korku

Ve yalnızlık içinde bocalayan

Gerçek ben…!

Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla

Kimsenin bilmesini istemem

Zayıf taraflarımı düşündükçe

Titrer ve sararırım…

Ya başkaları görürse iç dünyamı

Gerçek ben ve yalnızlığımı?…

İşte

maskelerimi onun için takarım.

Onun için arkalarına saklanacak

Maskeler yaratırım..

Onlar;

Gösterişte kullanabileceğim

Parlatılmış yüzlerim

Beni korur bakan gözlerden…

 

Beni olduğum gibi kabul edecek

Sevecek bakışlar bulamazsam

Solacak, kuruyacak gerçek ben..

Ve ben, bunu biliyorum..

 

Beni kendi maskelerimden kurtaracak,

Kurduğum hapishaneden kaçıracak,

Diktiğim engellerden aşıracak,

Beni seven, beni anlayan

Bakışlar olacak…

Bana sen değerlisin diyecek,

Maskesizken daha bir insansın

Daha yakın, daha bir dostsun

Diyecek bir bakışa

Beni gören bir bakışa muhtacım…

Benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır,

Uyarırım seni dost!..

Uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,

Sana kendimi kolayca açamayacaktır…

Bütün gücümle tutunacağım maskelerime,

Ne kadar sokulursan yakınıma,

O denli şiddetle, geri iteceğim seni.

Kim olduğumu merak ediyor musun?

Hiç merak etme…

 

Ben çevrendeki, her erkek

ve her kadınım…

 

Maske takan her insanım.

Özgüven / Ralph Waldo Emerson

Filozofa göre özgüven, kişinin kendi özgünlüğünü sahiplenebilme kudretidir.

İşte büyük düşünürleri ve sanatçıları ayıran budur; onlar da benzer deneyimlerden geçer ama kendi eşsiz bakış açılarını oluşturur ve bunu gösterme cesareti sergiler.

“Her dahiyane eserde reddettiğimiz fikirlerimizi görürüz,” der Emerson:

“Üzerinde durma cesareti gösteremediğimiz fikirler, yabancılaşmış bir görkemle bize geri döner.”

…

Çocukken ihtiyaç duyduğumuz övgüleri toplayabilmek için özgünlüğümüzden vazgeçeriz.

Olur da, kendi istek ve arzularımıza yönelik özgün bir davranışta bulunsak bile, “ben böyle düşünüyorum,” veya “ben buyum” diye ısrar etmek yerine af dilemeye hazır bekleriz.

Ama zamanla, penceremizin altında açan gülden bile utanmaya başlarız. Çünkü içimizde açamamanın suçluluğunu taşırız.

“O güller sadece açar. Oysa insan, kendini başkasıyla karşılaştırır, varoluşu erteler, geçmişi hatırlar ve sürekli matem tutar.”

Kaybettiğin yerde bekleme / William shakespeare

Kaybettiğin yerde bekleme, güçsüzler öyle yapar. Sana kapanan kapıyı bir daha çalma; kapanan kapıyı acizler çalar. Unutma ki bu aşağılık dünyadasın: kötülüğü baş tacı edip iyiliği çılgınlık sayan bir dünyada. Şunu iyi bil ki şeytan da kutsal kitaplardan örnekler verebilir. Ve cehennem boş, şeytanların hepsi burada… Her düşünceni dile getirme, sana yakışmayan hiçbir düşünceyi hayata geçirme. Samimi ol, fakat basit davranma. Huzur ancak gökyüzünde vardır… Biz ise yeryüzündeyiz…

Makinalaşmak istiyorum / Nazım Hikmet Ran

 

trrrrum,

trrrrum,

trrrrum!

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!

 

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor

bu!

her dinamoyu altıma almak için çıldırıyorum!

tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor,

damarlarımda kovalıyor oto-direzinler lokomotifleri!

trrrrum,

trrrrum,

trak tiki tak

makinalaşmak istiyorum!

mutlak buna bir çare bulacağım

ve ben ancak bahtiyar olacağım

karnıma bir türbin oturtup

kuyruğuma çift uskuru taktığım gün!

trrrrum

trrrrum

trak tiki tak!

makinalaşmak istiyorum!

Şeyh Sadi-i Şirazi diyor ki:

Şeyh Sadi-i Şirazi diyor ki:

“Içki içti sarhoş oldu,o içki onu ele verdi,yalpalayarak yürüyor besbelli günah işlemiş. Peki,haram yiyen de sarhoş olsaydı,gıybet eden de sarhoş olsaydı,iftira atan da sarhoş olsaydı,gıybet eden de sarhoş olsaydı,sû-i zan yapan da sarhoş olsaydı,zulmeden de sarhoş olsaydı,sen sokağa,çarşıya, pazara çıktığında kimseyi ayık göremezdin.”

Yasin Pisgin, Kuranın Kalbine Yolculuk

Depremlerin içimizdeki enkazı daha ağır

Çok büyük elemlere, üzüntülere sarmalanmış acayip duygular besliyoruz bugün milletçe… Üzüntü ve acı dediğimiz duygularımız, her haber bülteninde içimizde üst üste biniyor.

​Olduğu yere çöküveren binalar; o enkaz yığınlarının altında can veren binlerce insanı düşünmek, ardından vefat edenlerin yakınlarının acısını hissetmek, en son da o büyük felaketten kurtulanların bu soğukta yaşadığı ve yaşayacağı türlü türlü travmalar…

​Saatler ilerledikçe enkazlardan çıkacak mucize kurtuluş haberlerine odaklanıyoruz. “Bir can, bir candır” diyerek dua ediyoruz. Zaten elimizden başka bir şey de gelmiyor; tabii AFAD, Kızılay ve benzeri yardım kuruluşlarına gönderdiğimiz SMS’leri, yolladığımız kıyafet ya da erzak malzemelerini saymazsak eğer.

​Şimdi gardırobumda elime kışlık ne geçerse bir kutuya dolduruyorum. Meğer ne çok kıyafetim varmış, onu anlıyorum şu an. Monttan atkıya, eldivenden kazağa kadar her şeyden ikişer, üçer adet… “Niye duruyor ki dolapta bu kadar şey? Neyi bekliyor, kimi?” diye düşünürken, cevabı anında o soruyla ilişkilendiriyorum: Elbette afetzede halk için. Bu sebeple biraz rahatlıyor içim. “İyi ki vermemişim birilerine” diyorum. En çok ihtiyacı olan insanların elinde, sırtında ve başında biraz sıcaklık oluşturmanın huzurunu hissediyorum.

​Allah’ım, sen büyüksün. Sen şimdi orada yarası sarılanın da, yara saran her kulunun da yardımcısı ol. Bizleri her türlü belâ ve musibetten muhafaza et.

Kargo / Birhan Keskin

Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun, Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun.
Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!
Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun.
Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun.
Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın.
Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse, sen osun.
Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun.
Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun.
Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun!
Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun.
Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun.
Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun.
Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.

Münacaat / İsmet Özel

Bu yaşa erdirdin beni,gençtim almadın canımı
ölmedim genç olarak, ölmedim beni leylak
büklümlerinin içten ve dışardan
sarmaladığı günlerde
bir zamandı
heves ettim gölgemi enginde yatan
o berrak sayfada gezindirsem diye
ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.
Vakti vardıysa aşkın, onu beklemeliydi
genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için
halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti
demedim dilimin ucuna gelen her ne ise
vay ki gençtim
ölümle paslanmış buldum sesimi.

Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ve ben neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

Çeşme var, kurnası murdar
yazgım kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.

Gençtim ya, ne farkeder deyip geçerdim
nehrin uğultusu da olur, dalların hışırtısı da
gözyaşı,çiğ tanesi, gizli dert veya verem
ne fark eder demişim
bilmeden farkı istemişim.
Vay beni leylak kokusundan çoban çevgenine
arastadan ırmaklara çarkettiren dargınlık!
Yola madem
çöllerdeki satrabı yalvartmak için çıkmıştım
hava bozar, yüzüm eğik giderdim yine
yaza doğru en kuduzuyla sürüngenlerin sabahlar
yola devam ederdim.

Gençtim işte şehrin o yatık raksından incinen yine bendim
gelip bana çatardı o ruh tutuşturucu yalgın
onunla ben
hep sevişecek gibi baktık birbirimize.
bir kez öpüşebilseydik dünyayı solduracaktık.

Oysa bu sürgün yeri, bu pıtraklı diyar
ne kadar korkulu yankı bulagelmiş gizlerimizde
hani yok burda yanlışı yoklayacak hiç aralık
bütün vadilere indik bir kez öpüşmek için
kalmadı hiç bir tepe çıkılmadık
eriyeydik nesteren köklerine sindiğimizce
alıcı kuş pençesiyle uçarak arınaydık
ah, bir olaydı diyorduk vakar da yoksanaydı
doğruydu böyle kan telef olmasın diye çabalamamız
ama kendi çeperlerimizi böyle kana buladık
gönendi dünya bundan istifade
dünya bayındırladı:
Bir yakış, bir yanış tasarımı beride
öte yakada bir benî adem
her gün küsülü kaldık.

Bunca yıl bu gücenik macera beni tutuklu kılan
artık bu yaşa erdirdin beni, anladım
gençken almadın canımı, bilmedim
demek gökten ağsa bile tohum yürekten düşecekmiş
çünkü hataya bağışık büyük hatadan beri nezaret yer
çiğ tanesi sanmak ne cüret,gözyaşıymış
insanın insana raptolduğu cevher.

Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?