“Buruk acı” şarkısını bilirsiniz. Ya sözlerinin kime ait olduğunu?

Sonradan bestelenip şarkı haline getirilen yüzlerce şiir vardır. Hatta bu şiirlerin birçoğu, sadece şiir formundayken çok değer görmemişken, şarkı haline gelince çok daha popüler ve bilinir olmuştur.

​”Buruk Acı” isimli şarkı, benim hafızamda Belkıs Özener’in o harika yorumuyla yer etmiştir. Türk sanat müziği formundaki bu şarkı, eski Yeşilçam filmlerinde kendine güzel bir yer edinmiş; hatta başrolünde Türkan Şoray’ın oynadığı bir filme ismini vermiştir. Peki, bu şarkının sözlerinin kime ait olduğunu hiç düşündünüz mü? Bu soruya cevabınız muhtemelen “hayır” olacaktır çünkü çok merak edilen bir mevzu değildir. Diğer sanat dallarında eserin sahibi doğrudan bilinirken, bir müzik eserinde söz yazarı, besteci ve yorumcu farklı isimler olabilir. İşte bu yüzden söz yazarı (belki de şair) adını pek duyuramaz.

​Asıl mevzuya dönecek olursak; “Buruk Acı”nın söz yazarı aslında bir şairdir: Sennur Sezer. İsmini hiç duymadınız değil mi? İnanın ben de daha önce duymamıştım. Bu bilgiyi bir edebiyat sitesinde tesadüfen öğrendim. Oysa kendisi, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının çok kıymetli ve bilinir şairlerinden biriymiş.

​Şimdi bir düşünün; bir şiir yazıyorsunuz ve o şiir öyle seviliyor ki bir şarkının kaynağı oluveriyor. Milyonlar, sizin dizelerinizi bir şarkıyla nesilden nesile beğenip söylemeye devam ediyor. Ancak işin üzüntü verici kısmı, sizi kimse tanımıyor. Hatta bir dost meclisinde bu şarkı çalarken sözlerin size ait olduğunu söylediğinizde, oradakilerin tepkisi anında “Hadi canım sen de!” ya da “Ciddi misin?” oluyor. İnsanları ikna edeceğim diye gerçekten göbeğiniz çatlıyor; zor bir durum!

​Sennur Hanım 2015 yılında aramızdan ayrıldı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Eseri ise hâlâ dillerde yaşamaya devam ediyor.

 

Zor bir durum yaa. Sennur hanım 2015 yılında aramızdan ayrılmış. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

Mehmet Rauf’un dilinden Eylül..

Haydi biz de şu meşhur Eylül paylaşımlarına uyalım madem azıcık…

​Eylül!.. Henüz renkler ve güzel kokular bitmemişti, fakat baharın bol renkleri, hissedilmez şekilde kaybolup gitmişti. Bu kayboluşta geri gelmek ister gibi bir eda vardı ama bu, boş, acı ve hırçın bir edaydı; buna karşın baharın rengi soluverdi. Artık uyanmış, doğanın ruhunu görüyordu; yaprakların nasıl sararmış, birçoğunun düşüp çamurlarda çürümüş olduğunu fark ediyor ve şimdi, hava ne kadar güzel olursa olsun, bu renk ve güzel kokuların ne kadar geçici ve vefasız, eldeyken değeri bilinmemiş, öylece harcanmış bir hazine olduğunu acı acı anlıyordu.

​İşte artık ne bir çiçek kalmıştı ne de güzel bir koku… Artık dayanma gücü de kalmamıştı, hepsi çürümüştü. Önceleri yağmur yağsa umursamazlardı, yağmurdan sonra yeni bir hayat, yeni bir tazelik gelirdi; şimdiyse… İşte yağmur, işte kış, her şeyi çürütüyordu. Her şeyi. Evet, her şey çürüyor, her şey. İnsanlar çürümeyecekler mi? Eylülde, sanki bahara özlem çeken üzgün bir tazelik, üzerine çöken kışın düşüncesiyle üstüne çöken ıssızlığın ve yasın altında ezilerek durur. Doğa da bunu anlamış gibi, her umudun bittiğini, buna dayanmak gerektiğini anlamaktan doğan bir güçsüzlükle ağlar. Ne renk ne de sonbahara karşın devam etmek, yine bahar olmak mücadelesi vardır; fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden yoksundur ve kendisini yok etmek isteyen kışın üstün geleceğini, artık her şeyin bittiğini çok iyi bilir. Ne renk ne de güzel koku… İşte yapraklar ölüyor. Rüzgâr insafsız, yağmur inatçı; her şey çürüyor, oh!.. Her şey çürüyor…

​O zaman eylül, kendisine doğada ilk yılgınlık ayı, ölümlülüğü ilk duyma ayı, ilk yararsız ve acı mücadele arzusu gibi, hayatın ne olduğunu anlayıp farkına varılmadan geçen güzel geçmişin özlemiyle ilk boynu bükülen ay gibi göründü.

​Ayaklarının altında çamurlanmış çürük yapraklara bakarak, “Evet, her şey çürüyor, demek biz de çürüyeceğiz,” diye düşündü.

Sığmasam , Nesimi

Mende sığar iki cahan, men bu cahâna sığmazam,
Gövher-i lâmekan menem, kövn ü mekâna sığmazam.

(İki cihan (dünya ve ahiret) benim içime sığar, ancak ben bu dünyaya sığmam. Mekandışı olma cevheri benim, ancak yine de varlığa ve mekana sığmam.)

Erşle ferş ü kâf u nun mende bulundu cümle çün,
Kes sözünü vü ebsem ol, şerh ü beyâne sığmazam.

(Yeryüzü ile gökyüzü ve “kâf” ile “nun”*gibi bütün her şey bende bulunduğu için, ey bana akıl vermeye kalkışan kişi sesini kes. Çünkü ben, sözlere ve açıklamalara sığmam.
* “Kaf” ve “nun” harfleri Allah’ın “Kün” yani “Var ol” emrini ve bütün varlığı işaret etmektedir.)

Kövn ü mekandır âyetim zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil meni, bil ki, nîşâne sığmazam.

(Bütün varlıklar ve mekan benim delilimdir. Başlangıcım varlık sahibi olan Zat’la başlar. Sen beni bu işaretle tanı, ama ben bu işarete de sığmam.)

Kimse güman ü zenn ile olmadı Heqq ile biliş,
Heqqi bilen bilir ki, men zenn ü gümâne sığmazam.

(Hiç kimse zanla, kuşkuyla Hakk’ı bilenlerden olmadı. Hakk’ı bilen, benim zanna, kuşkuya sığmayacağımı da bilir.)

Surete bax u me’nini suret içinde tanı kim,
Cism ile can menem, velî cism ile câne sığmazam.

(Dış görünüşe bakıp bu dış görünüş içinde ger-çek manayı, iç görünüşü tanı. Çünkü beden de, ruh da benim. Ancak ben ruha da, bedene de sığmam.)

Hem sedefem, hem inciyem, Heşr ü Sîrat esenciyem,
Bunca qumaş u rext ile men bu dükkâne sığmazam.

(Hem inci, yani iç; hem de inci kabuğu, yani dışım. Haşir, yani öldükten sonra ruhların dirileceği meydanın ve Sırat’ın, yani Cennet veya Cehenneme gidecek yolun başına buyruk kişisi benim. Bunca kumaş ve binek takımıyla ben bu dükkâna sığmam.)

Genc-i nihan menem men uş, eyn-i eyan menem, men uş,
Gövher-i kan menem, men uş, behre ve kâne sığmazam.

(İşte gizli hazine benim. Görünenin aynısı işte benim. Bu hazine kaynağının incisi de işte benim. Ancak ben ne inci çıkan denize, ne de sustası çıkan kaynağa sığarım. )

Gerçi mühît-i e’zemem, adım âdemdir, âdemem,
Dar ile künfekan menem, men bu mekâne sığmazam.

(Gerçi her tarafı kaplayan ulu varlık benim, ancak bana insan adı verdikleri için görünüşte insanım. Yapı da, “ol” denilince olan da benim. Ancak ben bu mekana da sığmam.)

Cân ile hem cahan menem, dehr ile hem zaman menem,
Gör bu letîfeyi ki, men dehr ü zamane sığmazam.

(Ruhla aynı cihanı paylaşan, âlemle aynı zamanı yaşayan benim. Ancak şu komik duruma bak ki, ben ne bu âleme, ne de bu zamana sığarım.)

Encüm ile felek menem, vehy ile hem melek menem,
Çek dilinü ve ebsem ol, men bu lisâne sığmazam.

(Yıldızlarla felek benim. Vahiy de, onu getiren melek de benim. Ey benim hakkımda konuşan kişi! Dilini tut ve konuşma, çünkü ben senin diline de sığmam.)

Zerre menem, güneş menem, çar ile penc ü şeş menem.
Sureti gör beyân ile, çünki beyâne sığmazam.

(En küçük varlık da, güneş de benim. Dört (dört unsur: toprak, su, rüzgâr, ateş), beş (beş duyu) ile altı (altı yön: sağ, sol, ön, arka, üst, alt) da benim. Sözle anlatılan görünüşe bak, ancak ben anlatmaya da sığmam.)

Zat ileyem sifat ile, qedr ileyem berat ile,
Gülşekerem nebat ile beste dehâne sığmazam.

(Sıfat ve Zât ile birlikteyim. Kadir ve Berat gecesi ile beraberim. Şeker kamışıyla birlikte gül tatlısıyım. Bu yüzden kapalı ağızlara da sığmam.)

Nâr menem, şecer menem, erse çıxan hecer menem,
Gör bu odun zebânesin, men bu zebâne sığmazam.

(Ateş (Tur Dağı’nda Hz.Musa’nm gördüğü ateş) ile ağaç (Hz.Meryem’in hamileyken tutunduğu ağaç) benim. Göğün son katma çıkan taş da benim. Bu ateşin zebanisini, yani cehennem meleğini gör. Çünkü ben bu dile de sığmam.)

Şems menem, qemer menem, şehd menem, şeker menem,
Rûh-i revân bağışlaram, rûh-i revana sığmazam.

(Güneş benim, ay benim, bal benim, şeker benim. Herkese akıcı bir ruh bağışlarım, ancak kendim bu akıcı ruha sığmam.)

Gerçi bu gün Nesîmiyem, Hâşimîyem, Qureyşiyem,
Bundan uludur âyetim, âyet ü şâne sığmazam.

(Her ne kadar bugün Nesîmî diye anılmaktaysam da Haşimî sülalesinin Kureyşî boyundanım. Bunun için delilim uludur, fakat bu yüzden şana ve delile sığmam.)

Nesimi