Mehmet Rauf’un dilinden Eylül..

Haydi biz de şu meşhur Eylül paylaşımlarına uyalım madem azıcık…

​Eylül!.. Henüz renkler ve güzel kokular bitmemişti, fakat baharın bol renkleri, hissedilmez şekilde kaybolup gitmişti. Bu kayboluşta geri gelmek ister gibi bir eda vardı ama bu, boş, acı ve hırçın bir edaydı; buna karşın baharın rengi soluverdi. Artık uyanmış, doğanın ruhunu görüyordu; yaprakların nasıl sararmış, birçoğunun düşüp çamurlarda çürümüş olduğunu fark ediyor ve şimdi, hava ne kadar güzel olursa olsun, bu renk ve güzel kokuların ne kadar geçici ve vefasız, eldeyken değeri bilinmemiş, öylece harcanmış bir hazine olduğunu acı acı anlıyordu.

​İşte artık ne bir çiçek kalmıştı ne de güzel bir koku… Artık dayanma gücü de kalmamıştı, hepsi çürümüştü. Önceleri yağmur yağsa umursamazlardı, yağmurdan sonra yeni bir hayat, yeni bir tazelik gelirdi; şimdiyse… İşte yağmur, işte kış, her şeyi çürütüyordu. Her şeyi. Evet, her şey çürüyor, her şey. İnsanlar çürümeyecekler mi? Eylülde, sanki bahara özlem çeken üzgün bir tazelik, üzerine çöken kışın düşüncesiyle üstüne çöken ıssızlığın ve yasın altında ezilerek durur. Doğa da bunu anlamış gibi, her umudun bittiğini, buna dayanmak gerektiğini anlamaktan doğan bir güçsüzlükle ağlar. Ne renk ne de sonbahara karşın devam etmek, yine bahar olmak mücadelesi vardır; fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden yoksundur ve kendisini yok etmek isteyen kışın üstün geleceğini, artık her şeyin bittiğini çok iyi bilir. Ne renk ne de güzel koku… İşte yapraklar ölüyor. Rüzgâr insafsız, yağmur inatçı; her şey çürüyor, oh!.. Her şey çürüyor…

​O zaman eylül, kendisine doğada ilk yılgınlık ayı, ölümlülüğü ilk duyma ayı, ilk yararsız ve acı mücadele arzusu gibi, hayatın ne olduğunu anlayıp farkına varılmadan geçen güzel geçmişin özlemiyle ilk boynu bükülen ay gibi göründü.

​Ayaklarının altında çamurlanmış çürük yapraklara bakarak, “Evet, her şey çürüyor, demek biz de çürüyeceğiz,” diye düşündü.