Bazen hayatın koşturmacası içinde durup etrafımıza baktığımızda, içinde yaşadığımız kalabalığın aslında ne kadar ıssız olduğunu fark ederiz. Bir binanın gri duvarına düşen şu dizeler, tam da bu sessiz yabancılaşmanın en yalın tanımı gibi:
“Bence biz artık biz, biz değiliz.
Ben dilinden başka dil bilmeyen yığınlarız.
Dünya ise kendi yamacında yuvarlanan yapayalnız bir küre.
Ve fesleğenler artık sinekleri kovamıyor…”
–Osman Erim
Kendi Kabuğumuza Çekildiğimiz O Yığınlar
Göz göze gelmenin, aynı dili konuşmaktan öte bir gönül köprüsü kurmak olduğunu unuttuk belki de. Şehirlerin büyümesi, sokakların kalabalıklaşması bizi birbirimize yaklaştıracağına daha da soyutladı. Herkesin sadece kendi “ben” sesini yükselttiği, başkasının cümlesine sağır olduğu dev bir yankı odasındayız sanki. Karşımızdakini anlamaya çalışmak yerine kendi haklılığımızın surlarına kapanıyor, kelimeleri birer silaha ya da aşılmaz duvarlara çeviriyoruz.
Solan Fesleğenler ve Unutulan Hassasiyetler
Eskiden evlerin başköşesini süsleyen, kokusuyla huzur veren fesleğenler olurdu; en küçük bir esintide ya da dokunuşta narinliğini belli eden, hayatın o saf detayları… Şimdi ise ne o narinlik kaldı ne de o koruyucu koku. Hayatın sert rüzgarları karşısında fesleğenler bile sinekleri kovamayacak kadar yorgun, tükenmiş ve savunmasız.
Bu yazı; belki de içerideki o küf kokulu odaları havalandırma vakti geldiğinin, birbirimize ördüğümüz duvarları fark etmenin bir çağrısı. Ne dersiniz, rüzgârı biraz olsun başka bir yöne çevirmenin zamanı gelmedi mi?


