Harvard, Sarıkaya ve Popülerlik Algısı

Dünyanın en çok araştırma yapan üniversitelerinden biri olan Harvard’ın adını duyunca akan sular duruyor. Hatırlar mısınız? Bundan 15-20 yıl önce Türkiye’deki sakız firmalarında ya da temizlik ürünlerinde hep Zürih Üniversitesi onayı verilirdi. Ama Harvard, Zürih’ten farklı olarak her türlü araştırmayı yapıyor. Hangi denekler üzerinde yapıldığı belli olmayan araştırmalar, sırf o mühürlü etiketle sunulduğu için sorgusuzca kabul ediliyor.

​İşte tam da bu noktada, Serenay Sarıkaya’nın L’Oréal defilesindeki o çok ünlü yürüyüşüyle bilimin o popüler kılıfları birleşiveriyor. Harvard’ın, dik duruşla uzun adım atmayı hormonal değişimle ilişkilendirip sahneyi doldurmayı sağladığı iddiası, bizim yorumcuların dilinde hemen ona bağlanıyor.

​Doğru dürüst bir dizi veya film projesi yokken, sadece güzelliği ve aurasıyla sosyal medyayı parselleyen bir ismin, adeta dünyadaki en etkileyici yürüyüşü sergiliyormuş gibi sunulması tesadüf değil. Sonsuz başarıları olmasa da, sırf o enerjiyle sosyal medyada bir numara olmak çok kolay bizim ülkemizde. Herhalde “Serenay, milli gururumuzsun,” “Türkiye seninle gurur duyuyor” nidaları bir hafta daha gündemi oyalamaya devam edecek.

Kalabalığın Gürültüsünde Kendi Hakikatini Bulmak

Geçenlerde Lev Tolstoy’un İtiraflarım eserinden bir söze denk geldim ve beni uzun uzun düşündürdü: “İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.”

​Günümüz dünyasında, bir davranışın veya düşüncenin “doğru” kabul edilmesindeki en büyük kriter ne yazık ki popülerlik oldu. Sosyal medyada ne kadar çok beğeni alırsa, çevremizde ne kadar çok insan aynı şeyi yaparsa, o davranış gözümüzde meşrulaşıyor. Adeta “Herkes yapıyorsa bir bildikleri vardır” mantığıyla bireysel süzgeçlerimizi devreden çıkarıyoruz. Oysa Tolstoy tam da bu noktada bizi sert bir gerçekle yüzleştiriyor: Doğru, çoğunluğun oyuyla belirlenen bir şey değildir.

​Bir yanlışı 10 kişinin yapmasıyla 10 milyon kişinin yapması arasında özünde hiçbir fark yoktur. Yanlış, popülerleştiğinde “norm” haline gelebilir ama asla “doğru” olamaz. Tarih, sırf çoğunluk benimsedi diye doğru sanılan ama sonradan büyük yıkımlara yol açan hatalarla doludur. Toplumun akışına kapılmak, akıntıya karşı yüzmekten her zaman daha kolaydır. Kalabalığa uymak insana sahte bir güvence verir; çünkü yalnız kalma ve eleştirilme korkusunu bastırır. Ancak insanı ve toplumu gerçekten ileriye taşıyan şey, çoğunluğun arkasından körü körüne gitmek değil; kendi aklını ve vicdanını pusula edinebilmektir.

​Bazen doğru olanı yapmak, kalabalığa sırtını dönmeyi ve tek başına durabilme cesaretini gerektirir. Bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu: “Ben bu adımı gerçekten doğru olduğuna inandığım için mi atıyorum, yoksa sadece herkes öyle yapıyor diye mi?” Kendi değerlerimize ve vicdanımıza sadık kalabildiğimiz sürece, çoğunluğun gürültüsü içinde kendi hakikatimizi koruyabiliriz. Çünkü günün sonunda bizi biz yapan şey, kalabalıkların ne yaptığı değil, bizim neyi seçtiğimizdir.