Kalabalığın Gürültüsünde Kendi Hakikatini Bulmak

Geçenlerde Lev Tolstoy’un İtiraflarım eserinden bir söze denk geldim ve beni uzun uzun düşündürdü: “İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.”

​Günümüz dünyasında, bir davranışın veya düşüncenin “doğru” kabul edilmesindeki en büyük kriter ne yazık ki popülerlik oldu. Sosyal medyada ne kadar çok beğeni alırsa, çevremizde ne kadar çok insan aynı şeyi yaparsa, o davranış gözümüzde meşrulaşıyor. Adeta “Herkes yapıyorsa bir bildikleri vardır” mantığıyla bireysel süzgeçlerimizi devreden çıkarıyoruz. Oysa Tolstoy tam da bu noktada bizi sert bir gerçekle yüzleştiriyor: Doğru, çoğunluğun oyuyla belirlenen bir şey değildir.

​Bir yanlışı 10 kişinin yapmasıyla 10 milyon kişinin yapması arasında özünde hiçbir fark yoktur. Yanlış, popülerleştiğinde “norm” haline gelebilir ama asla “doğru” olamaz. Tarih, sırf çoğunluk benimsedi diye doğru sanılan ama sonradan büyük yıkımlara yol açan hatalarla doludur. Toplumun akışına kapılmak, akıntıya karşı yüzmekten her zaman daha kolaydır. Kalabalığa uymak insana sahte bir güvence verir; çünkü yalnız kalma ve eleştirilme korkusunu bastırır. Ancak insanı ve toplumu gerçekten ileriye taşıyan şey, çoğunluğun arkasından körü körüne gitmek değil; kendi aklını ve vicdanını pusula edinebilmektir.

​Bazen doğru olanı yapmak, kalabalığa sırtını dönmeyi ve tek başına durabilme cesaretini gerektirir. Bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu: “Ben bu adımı gerçekten doğru olduğuna inandığım için mi atıyorum, yoksa sadece herkes öyle yapıyor diye mi?” Kendi değerlerimize ve vicdanımıza sadık kalabildiğimiz sürece, çoğunluğun gürültüsü içinde kendi hakikatimizi koruyabiliriz. Çünkü günün sonunda bizi biz yapan şey, kalabalıkların ne yaptığı değil, bizim neyi seçtiğimizdir.

Ah ü vah notları..

Bu arada zaman çok hızlı akıyor. Bilinmesi,idrak edilmesi ve hayata geçirilmesi gereken başta toplumumuz, sonrasında da tüm insanlık için temel teşkil eden insani tüm etikleri anlatma zamanımız da daralıyor. Daralan bu zamana rağmen bir takım güçler,tek tip toplum yaratma hedeflerinden bir an olsun geri durmuyor.
Bazen binlerce yıl önce Dinazorları vuran yok olmalarını sağlayan o devasa göktaşları şimdinin dünyasına çarpıp bizleri,herşeye sıfırdan başlatsa diyorum içimden. Böyle bir dönemde umutlanmak,inanmak ve kendini bir gayrete,bir davaya teslim etmekten daha zor ne olabilir? Uluslar,toplumlar,insanlık aynı boşlukların ićini dolduran dolgu taşları gibi. Fakat bu doluluk hiç birine bir şey kazandırmıyor. Ağırlık basan ama hiç bir estetiği olmayan taşlar gibi ruhsuz bir yıgına dönmüş insanlık.. Kişisel gelişimimizi tamamlama derdinden bizim dışımızda kalan her şeye yabancılaşmamız, yüksek bir ego ve “yalnız ben” felsefesini dibine kadar yediriyor bize. Başkası olmadan başkalarının olduğu şeye dönüşmek sonumuz olacak gibi görünüyor. Sosyal görünümlü kişiselleştirilmiş kültür cinayetleri..