Hakikate Açılan Kapı: Bilme, Bulma ve Olma Sanatı

Modern dünyanın koşturmacasında, ruhunuzun derinliklerinde bir sızı hissediyorsanız, yalnız değilsiniz. O bitmek bilmeyen isteklerin ve koşturmaların arasında, bazen durup “Ben neredeyim, nereye gidiyorum?” diye sormak gerekir. İşte tam bu noktada, gönüllerin sultanı merhum Muzaffer Özak Efendi’nin o kadim öğretisi imdadımıza yetişiyor: “Bilmek lâzım, bulmak lâzım, olmak lâzımdır.”

​Bu bilgelik, pek çok kalbi arayışta olan insana ışık tuttuğu gibi, müziğimizin ve kültürümüzün önemli isimlerinden Mazhar Alanson ve ekibinin de maneviyatla köklerin inmesine vesile olmuş. Onlar da bu kadim yoldabeslenerek sanatlarını şekillendirmişler.

​Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, idünyadaki varlığımız, ne olduğumuz, ne olacağımız ve nereye gideceğimizle ilgili düşünmektir. Doğru ahlakın temeli de aslında Allah’ı bilmekte yatar. Allah’ı ne kadar çok bilip güvenip teslim olursak, o kadar fazla huzur, iman ve rahatlık elde etmiş oluruz.

​Ancak günümüz insanının bunu keşfetmesi için çok ciddiaraştırması ve bir mürşide ulaşması lazım. Çünkü insan çoğu zaman tek başına hakikati bulmak için uzun, engebeli yollardan geçer ve kaybolabilir. Günümüzde dokunduğun bir çok cemaat, tarikat artık seni yanlış bir yola her an sürükleyebilir, bu yüzden çok dikkatli olmak gerekir. Ama ruhumuzu özümüzde maddeden, nefisten, teknolojiden ve sosyal medyadan arındırmanın tek yolu iç arınmadır. Yogayla, pilatesle veya—meditasyonla yapılsa da, hepsinin merkezinde aslında Allah vardır. Yani Allah ile iaranı iyi tuttuğunda, O’na güvenip teslim olduğunda, ve isyanı bırakarak hatalarından pişman olduğunda, zaten Allah seni yanına çekecektir. Tabii bu arınma biraz cesaret ve disiplin istiyor. Ben Allah’a artık teslim oluyorum demekle olacak bir iş değil. Önce adım atmak gerekiyor. Bir adımı sen atacaksın, önce adımı kulun atmasu gerekiyor ki Allah da sana koşarak gelsin, Zor bir yol, çetrefilli bir yol. Zaman zaman tökezleyip düşmek, hata yapıp başa dönmek de çok muhtemel. Ama ilerlediğinde öğrendiğin her yol, her rahatlık seni bir sonraki evreye yüksek bir mertebeye taşıyacaktır diye düşünüyorum.

​Peki siz şimdi diyeceksiniz ki, sen o doğru yolu buldun da mı bize akıl veriyorsun? Hayır, estağfurullah, hiç öyle bir şey söylemiyorum; ama zaman zaman içimdeki bu vicdani sesler beni bunları yazmaya itiyor. Belki bana, belki size vesile olur, belki bu ışık bizi harekete geçirir diye düşündüğüm için paylaşıyorum. Umarım hepimiz o yolu buluruz.

Kalabalığın Gürültüsünde Kendi Hakikatini Bulmak

Geçenlerde Lev Tolstoy’un İtiraflarım eserinden bir söze denk geldim ve beni uzun uzun düşündürdü: “İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.”

​Günümüz dünyasında, bir davranışın veya düşüncenin “doğru” kabul edilmesindeki en büyük kriter ne yazık ki popülerlik oldu. Sosyal medyada ne kadar çok beğeni alırsa, çevremizde ne kadar çok insan aynı şeyi yaparsa, o davranış gözümüzde meşrulaşıyor. Adeta “Herkes yapıyorsa bir bildikleri vardır” mantığıyla bireysel süzgeçlerimizi devreden çıkarıyoruz. Oysa Tolstoy tam da bu noktada bizi sert bir gerçekle yüzleştiriyor: Doğru, çoğunluğun oyuyla belirlenen bir şey değildir.

​Bir yanlışı 10 kişinin yapmasıyla 10 milyon kişinin yapması arasında özünde hiçbir fark yoktur. Yanlış, popülerleştiğinde “norm” haline gelebilir ama asla “doğru” olamaz. Tarih, sırf çoğunluk benimsedi diye doğru sanılan ama sonradan büyük yıkımlara yol açan hatalarla doludur. Toplumun akışına kapılmak, akıntıya karşı yüzmekten her zaman daha kolaydır. Kalabalığa uymak insana sahte bir güvence verir; çünkü yalnız kalma ve eleştirilme korkusunu bastırır. Ancak insanı ve toplumu gerçekten ileriye taşıyan şey, çoğunluğun arkasından körü körüne gitmek değil; kendi aklını ve vicdanını pusula edinebilmektir.

​Bazen doğru olanı yapmak, kalabalığa sırtını dönmeyi ve tek başına durabilme cesaretini gerektirir. Bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu: “Ben bu adımı gerçekten doğru olduğuna inandığım için mi atıyorum, yoksa sadece herkes öyle yapıyor diye mi?” Kendi değerlerimize ve vicdanımıza sadık kalabildiğimiz sürece, çoğunluğun gürültüsü içinde kendi hakikatimizi koruyabiliriz. Çünkü günün sonunda bizi biz yapan şey, kalabalıkların ne yaptığı değil, bizim neyi seçtiğimizdir.