
Bir insanın ardından edilen dualar inançların, kültürel bağların ve kişisel derinliklerin net bir yansımasıdır. Serhat Kılıç’ın vefatı sonrası sinema ve sanat dünyasından gelen bazı seküler taziyeler, zannedersiniz ki kıyameti koparttı. Kimi çevreler klasik İslami ritüellerin dışındaki temennileri hoşgörüyle karşılayıp herkesin kendi inancınca anma hakkı olduğunu savunurken, bazıları ise dini muhafaza kalkanını hemen kuşanıp adeta bir sorgu memuru edasıyla devreye girdi.
Acaba bu seküler taziyeleri eleştirenlerin, ölen kişinin inancını tek tek teyit etme zorunluluğu mu var? Tabii ki yok. Ancak bu eleştirilerin arkasında, toplumsal kutuplaşmanın ve “biz daha güçlüyüz” algısının devam etmesi için çabalayanların, buradan nemalanmak isteyenlerin parmağı olmasın? Farklılıklara saygı duymak yerine, kutuplaşmayı körükleyen bu sözde dindar entelektüeller, aslında kendi duruşlarını sorgulamalı.
Gerçekten bir Müslüman kötülüğe kötülükle mi karşılık vermeli, yoksa karşısındakini küçük düşürmeden, yargılamadan hakikati ve inancın özünü sabırla anlatmalı? Ne yazık ki, sosyal medyada sürekli bir savunucu kalkanı giymiş sözde entelektüeller, bu ayrımı yapmadan doğrudan suçlu ilan etmeyi tercih ediyor. Hâlbuki asıl mesele, hakikati yargısız infazla değil, anlayışla ve sevgiyle yansıtabilmektir.
Bu entelektüel Müslüman arkadaşlar, eğer bu ayrımı yaparlarsa, iki kutup arasında kalan ve hakikati arayan geniş bir kitleye hitap etmiş olurlar. Kitlelerini yanlarına almak istiyorlarsa, bu arafta kalmış insanların kafasındaki soru işaretlerini giderecek doğru yolu anlatmaları gerekir. Seküler kesim kendi yolunda bildiğini yapıyorsa, Müslümanlar buna uyarak aynı hataya düşmemeli; aksine, araftaki objektif arayışları hakikat tarafına çekebilmelidir. Bu noktada, dindar entelektüeller aslında kendi duruşlarını sorgulamalıdır.





