Maaşlar ödeniyor, uçaklar kalkıyor, pilotlar dönüş yolunda Montella ve takımla gurur duyuyor; peki ya sahadaki gerçekler? Son dört maç, dört mağlubiyet ve koca bir hayal kırıklığı. İtalyan teknik direktör Mancini’nin Montella için “çok güzel iş çıkardığını düşünüyorum” demesiyle, Montella’nın uçaktaki iyimserliği, koca bir milletin sabrını artık tamamen tüketmiş durumda. Yerli bir hoca olsa çoktan kapının önüne konulacakken, bu ayrıcalıklı kredinin nedeni ne ve bu gidişata daha ne kadar seyirci kalınacak? Herhalde sıfır galibiyetle döndüğümüz zaman istifa edecek inşallah.
Rams Park’ta İmkânsızın Kıyısında: Bir Hayal, Bin Umut!
Hansi Flick Barcelona’yı alıp resmen makineye çevirmiş! Adamlar 7 maçta 150 şut çekmiş, 33’ünü atmış. Raphinha’yla Yamal zaten ayrı bir hava katıyor.
Takımda doğru dürüst forvet yok ama Flick Raphinha’yı ileriye koymuş, sistem tıkır tıkır işliyor. 1,5 milyar borçla transfer yapamayacak durumdalar ama Avrupa’nın en tehlikeli takımı olmuşlar bile.
Şimdi sıra bizde, Rams Park’ta! 13 Ekim gecesi Şampiyonlar Ligi’nde o atmosferi düşünsene. En az 2 gol yeriz belki ama bizim de en az gol atmımız lazım. Barcelona’dan 1 puan almak bile bizim için büyük zafer. Sahada o forma aşkıyla oynarsak, atacağımız her gol bizi daha da ateşler, haydi Cimbom!
Beni asıl heyecanlandıran şey şu: 13 Ekim’de bu maç oynandıktan sonra, galibiyet zor ama beraberlik bile alsak, vallahi dünya basını bizi konuşur. Düşünsene, Barcelona’yı tek durduran takım Galatasaray deniyor! Sporting’den 4 yiyip üstüne kalkıp Barcelona’yı yenmek ya da berabere kalmak Galatasaray’ı ciddi anlamda korkulu hale getirir, yer yerinden oynar!
Mütevazı duruşu, sarsılmaz zekası: Aklı olan Arda’yla uğraşmaz
Real Madrid’de Arda Güler’i izlerken içimde her zaman çift taraflı bir duygu var. Bir yanda muazzam bir gurur: Henüz gencecik bir Türk futbolcusunun dünyanın en büyük kulübünde yıllardır kadroda yer alması, attığı o akıl dolu goller, adrese teslim paslar… Diğer yanda ise derin bir üzüntü ve hırs. Çünkü bu çocuk sadece yeteneğiyle değil; kibirden, kapristen uzak, son derece mütevazı ve terbiyeli duruşuyla da orada. Ama ne yazık ki hala hak ettiği değeri tam anlamıyla göremiyor.
Ancelotti döneminden sonra takım içinde yer edinmek daha karmaşık bir hal aldı. Xabi Alonso ve Alvaro Arbeloa yönetiminde orta sahada kendini kanıtlamaya çalışan Arda, şimdi de Jose Mourinho’nun yeni sisteminde kilit bir figür haline gelmeye çalışıyor. Takımda Mbappé, Bellingham, Vinícius gibi dev isimler varken, Arda hiçbir zaman büyüklük taslamadı.
Tam şans bulup her hafta gollerini atmaya, kendini herkese hayran bırakmaya başlamışken, bu sefer de takım içindeki çekememezlikler baş gösterdi. Maç bitiyor, Arda herkesle tek tek tokalaşmaya gidiyor; bakıyorsunuz Bellingham gibi isimler yüz vermiyor, pasını bile kestiği oluyor. Ne yani, Arda oturup buna ağlayacak mı sanıyorsunuz?
Arda üç yıldır her türlü yedek kalmaya, küçük görülmeye, yıldız isimlerin surat asmasına rağmen motivasyonunu tek bir gün bile kaybetmedi. Çünkü o bir makine gibi; sadece işine odaklanıyor ve sahada cevabını veriyor. Onlar Arda’nın üstüne geldikçe Arda tevazusunu bozmayacak, şımarmayacak. Çünkü doğru yolda olduğunun farkında.
Açıkçası, saha içindeki bu kibirli tavırlarıyla Bellingham’ın Real Madrid’de çok uzun süre barınabileceğini sanmıyorum. Çünkü Arda gibi karakterli ve azimli bir çocuğu bu ucuz hareketlerle sindiremezsiniz. Arda yoluna devam edecek, biz de onunla gurur duymaya devam edeceğiz. Öyle inanıyorum ki, Arda’nın bu kulüpteki başarıları o kadar çok olacak ki Mourinho’lu yılların ardından Real Madrid’den emekli olan ve başka hiçbir takıma gitmeden kariyerini bu dev kulüpte noktalayan birkaç efsane futbolcudan biri olabilir Arda.
O sene bu sene” tuzağı: Acıdan beslenen sadakat
Maçın hemen ardından, Kadıköy’ün o gri ve puslu akşamında, kalabalığın arasından sıyrılan genç bir kız. Yanaklarından süzülen yaşlar, atkısının sarı lacivert çizgilerine karışıyor. Kameraların ışığı altında, sesi titreyerek isyan ediyor; her kelimesinde sadece bir yenilginin değil, yıllardır biriken o tükenmişliğin çığlığı var. Etrafını saran mikrofonlar ve kameralar onun bu saf acısını bir gösteriye dönüştürürken, o sadece içindekileri dökmenin, o bitmek bilmeyen döngüden bir an olsun kurtulmanın çaresizliğini yaşıyor. Beşiktaş derbisi bitiyor, Kadıköy’ün sokaklarında gözyaşları sel oluyor. Maç bitiminde sosyal medyada içerik üretmeye başlayanlar, bu paylaşımları Fenerbahçe’nin iyiliği için mi, yoksa etkileşim alıp beğenilmek için mi yapıyorlar, muamma. Mikrofonu tutanlar, o kederli anları yakalayıp servis ederek, bizi ekran başında kendi dertlerimizden bir nebze olsun uzaklaştırıyor belki. Asıl mesele şu; Fenerbahçeliler bu travmaya bağımlı hale mi getirildi ?
Galatasaraylı, on dört yıl şampiyon olamadığı o uzun dönemi bir anı gibi hatırlayıp hayatına devam edebiliyor; çünkü ortada süreçleri körükleyen mekanizmalar yok.
Ama Fenerbahçe’de durum farklı; bu lanetin sürmesinin sebebi dışarıdan gelen darbeler değil, bizzat kendi içindekiler. Köşe yazarları, eski futbolcular, yani o camiayı yönlendiren, fanatizmi uç noktada yaşayan o kitle, her başarısızlıkta yangına körükle gidiyor. Fenerbahçelilerin kendi içlerinde, o acıyı bir trajediye dönüştürüp büyütmesi, dışarıdaki her türlü dalgadan daha tehlikeli.
Asıl merak konusu şu; Fenerbahçe şampiyon olduğunda, bu travmaya bağımlı hale gelenler, o şampiyonluktan, acıdan aldıkları hazzı alıp alamayacakları. Çünkü galiba biz acıyı seviyoruz; daha doğrusu, acıyı bir varoluş kanıtı haline getirdik. O lanet bitmiyor, çünkü o biterse, elimizde ne kalacak?




