Beşiktaş’ın bu sezonki dirilişini ve yakaladığı başarıyı konuşurken, işin mutfağındaki iki kilit isme mutlaka değinmemiz gerekiyor. Yorumculuk kariyerinde ve teknik ekibin içinde bulunduğu yıllarda futbolu ne kadar derinlemesine okuduğunu uzun süredir takip ettiğim Önder Özen, Fenerbahçe’de yardımcı antrenörlükten edindiği saha içi tecrübesini, bugün sportif direktörlükle birleştirerek adeta rüştünü ispatlıyor. Doğru oyuncu seçimi, vizyonu ve ciddiyeti, kurulan bu yeni ve güçlü kadronun en büyük teminatı. Tabii bu tablonun diğer önemli parçasında ise teknik direktör Vincenzo var. Açıkçası ben Vincenzo’yu daha önce hiç tanımıyordum. Futbolculuk kariyerinde Fiorentina gibi İtalya’nın köklü takımlarında orta sahada ter dökmüş bir isimmiş. Sıfırdan kurulan bir takıma bu kadar kısa sürede bu denli etkili bir oyun kimliği kazandırmak, onun da saha içindeki başarısını ve oyun planındaki ustalığını gösteriyor. Belki konuşmak için henüz erken ama bu Beşiktaş, zamanın meşhur Metin-Ali-Feyyaz’lı efsane kadrosunun bir alt versiyonu olabilir. Eğer olursa da Galatasaray’dan sonra Avrupa’da başarı getirecek ikinci takım olur kesinlikle..
O sene bu sene” tuzağı: Acıdan beslenen sadakat
Maçın hemen ardından, Kadıköy’ün o gri ve puslu akşamında, kalabalığın arasından sıyrılan genç bir kız. Yanaklarından süzülen yaşlar, atkısının sarı lacivert çizgilerine karışıyor. Kameraların ışığı altında, sesi titreyerek isyan ediyor; her kelimesinde sadece bir yenilginin değil, yıllardır biriken o tükenmişliğin çığlığı var. Etrafını saran mikrofonlar ve kameralar onun bu saf acısını bir gösteriye dönüştürürken, o sadece içindekileri dökmenin, o bitmek bilmeyen döngüden bir an olsun kurtulmanın çaresizliğini yaşıyor. Beşiktaş derbisi bitiyor, Kadıköy’ün sokaklarında gözyaşları sel oluyor. Maç bitiminde sosyal medyada içerik üretmeye başlayanlar, bu paylaşımları Fenerbahçe’nin iyiliği için mi, yoksa etkileşim alıp beğenilmek için mi yapıyorlar, muamma. Mikrofonu tutanlar, o kederli anları yakalayıp servis ederek, bizi ekran başında kendi dertlerimizden bir nebze olsun uzaklaştırıyor belki. Asıl mesele şu; Fenerbahçeliler bu travmaya bağımlı hale mi getirildi ?
Galatasaraylı, on dört yıl şampiyon olamadığı o uzun dönemi bir anı gibi hatırlayıp hayatına devam edebiliyor; çünkü ortada süreçleri körükleyen mekanizmalar yok.
Ama Fenerbahçe’de durum farklı; bu lanetin sürmesinin sebebi dışarıdan gelen darbeler değil, bizzat kendi içindekiler. Köşe yazarları, eski futbolcular, yani o camiayı yönlendiren, fanatizmi uç noktada yaşayan o kitle, her başarısızlıkta yangına körükle gidiyor. Fenerbahçelilerin kendi içlerinde, o acıyı bir trajediye dönüştürüp büyütmesi, dışarıdaki her türlü dalgadan daha tehlikeli.
Asıl merak konusu şu; Fenerbahçe şampiyon olduğunda, bu travmaya bağımlı hale gelenler, o şampiyonluktan, acıdan aldıkları hazzı alıp alamayacakları. Çünkü galiba biz acıyı seviyoruz; daha doğrusu, acıyı bir varoluş kanıtı haline getirdik. O lanet bitmiyor, çünkü o biterse, elimizde ne kalacak?


