Huyum Kurusun:İnsan Ölçme Sanatı Bende Şöyle İşliyor

Hayatta bazı anlar vardır, insanın içindeki o minik kurnazlık sesini susturması imkansızdır. Sosyal medyada karşıma çıkan neon bir tabeladaki “Cevabını bildiğim şeyleri sorarak insan ölçmeyi çok seviyorum” sözü tam olarak ruh halimi özetliyor. Evet, tam olarak bunu yapıyorum ve sanırım huyum kurusun, vazgeçemiyorum.

​Gelin itiraf edeyim; asıl eğlence tam burada başlıyor. Özellikle etrafta sıkça rastladığımız, hiçbir konuda gerçek bir bilgisi olmadığı halde her konuda söyleyecek iddialı bir fikri olan o “malumatfuruş” tipler var ya? İşte onlar bu oyunun en favori oyuncuları.

​Oltayı Atış: Bilmiyormuş Gibi Yapmak

​Peki, bu strateji nasıl işliyor? Aslında adımı çok net: Bilmiyormuş Gibi Yapmak. En basit, en temel meseleleri bile bilmiyormuş gibi onları dinlemeyi inanılmaz seviyorum. Karşısındaki kişinin o kendinden emin ve “sana bir şey öğretiyorum” hissiyatını yüzünde görmek o kadar eğlenceli oluyor ki…

  • ​Karşınızdaki kişi konudan bihaberken, ona son derece saf, meraklı ve “hiçbir şey bilmiyormuş” bir ifadeyle yaklaşırsınız.
  • ​Onun özgüvenini iyice tavan yaptırır, kendisini serbest hissetmesini ve tüm potansiyeliyle konuşmasını sağlarsınız.
  • ​O, hiç şüphelenmeden bildiğini sanarak ahkam keserken, siz içeride sessizce o oltayı yutuşunu izlersiniz.

​Şaşkınlık Anları ve Değişmeyen Son

​İşin en komik ve tatmin edici kısmı ise o “final” anı. Bazen o kadar büyük bir özgüvenle anlatırlar ki, gerçeği anladıklarında ya da durumu fark ettiklerinde gözlerindeki o saf şaşkınlığı görmek paha biçilmez oluyor: “Yahu abi, sen bunu nasıl bilmiyorsun?”

​Aslında asıl anlatmak istediğim, bu kişilerin eninde sonunda durumu çakması ve uyanması gerektiği ama maalesef anlayamıyorlar. O kadar kendi dünyalarında ve anlatma hevesinde oluyorlar ki, her defasından koşa koşa oltaya geliyorlar.

​Detaycı, analitik ve hiçbir şeyi şansa bırakmayan bir Başak burcu olarak bu tarz zihin oyunları, insan sarraflığının en keyifli ve en kurnaz hali

Kariyer Hedefim: Sessizce Çürümek ve Profesyonel Bir “Hayal Kırıklığı” Olmak

Merhaba sevgili okur. Veya “okumamayı tercih eden” sevgili okur, ya da bolca kitap alıp kütüphanesini doldurmayı amaç edinen sevgili sadece kitap seven insanlar.

​Bugünlerde herkes bir “kişisel gelişim”, bir “yenilenme”, bir “silkelenip kendine gelme” peşinde. Sosyal medyada sabahın 5’inde kalkanlar, buzlu suya girenler, “yeni ben” yüklemesi yapanlar.kendini karanlık odalarda izdivaya çekip insan detoksu yaptığına inananlar…

Hepsine bakıyorum ve içimden büyük bir Cioran klasiği yükseliyor: “Peki, ne olacak yani?”

​Geçenlerde tatil için gittiğim Edremit’te M. Cioran’ın o şahane eseri Çürümenin Kitabı’na denk geldim. Hemen aldım seyyar seyyar satış yapan bir abiden. Rastgele bir sayfasını açtım ve adam, ( Cioran) oturduğum çay bahçesinde daha kahvemi bile içmeden yüzüme gerçeği çarptı. Sanki hayatımın özetiydi okuduğum satırlar.

​Diyor ki beyefendi: “Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet… geçmişinde bunlardan hiçbiri yok…”

​Valla ne yalan söyleyeyim, okuyunca bir an durdum. Dönüp baktım geçmişime. Büyük bir macera mı? Yok. Firari bir cinnet mi? Nerdeee, en fazla faturaları ödemeyi unuttuğum, ya da geçim derdiyle birikim yapma hevesiyle dolu bir dönem oldu. Yani anlayacağınız, geriye dönüp baktığımda Hollywood filmi olacak bir malzeme yok. Sıradanlığın konforlu (ve biraz da sıkıcı) kucağında yuvarlanıp gitmişim. Cioran haklı; iz bırakmadan kayıp gitme konusunda bayağı yetenekliyim sanırım. Beceriksikliğin bolca yeteğine sahibim fikrimce…

​Hani o “yeni yıla yeni benle giriyorum” diyenler var ya, onlara da bir çift lafı var Cioran’ın:

“Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir ‘yeni’ hayat görmedim şimdiye kadar…”

​Ne kadar “yeni” bir işe başlasam, ne kadar “yeni” bir şehre taşınsam, hatta ne kadar “yeni” bir diyet denesem, sonuç hep aynı: Altı ay sonra yine aynı bunaltılı geviş getirmeyle, aynı iç sıkıntısıyla baş başa kalıyorum. Meğer insan kendi içinden kaçamıyormuş, sadece yer değiştiriyormuş. Yenilenme niyetim, hayatın o her zamanki “yüz buruşturmasıyla” karşılaşınca, balon gibi sönüp yine kendi içime düşüyorum.

​Yani sevgili okur, bu yazıyı okuduktan sonra hayatınızda büyük bir değişim yapmayı, kariyer basamaklarını hızla tırmanmayı veya dünyayı kurtarmayı planlıyorsanız, Cioran ve ben size sadece “hadi ordan! ” diyoruz.

​Belki de yapılacak en dürüst şey, bu büyük “yenilenme” yalanını kabul edip, sessizce çürümeyi kabullenmektir. Çürümek birlikte, özgürce 🙂

Ne demişler: Büyük umutlar büyük hayal kırıklıkları doğurur. Benim en büyük umudum artık, hayal kırıklığına uğramamayı öğrenmek.

​Şimdi izninizle, bu derin felsefi sorgulamanın ardından gidip bir çay daha koyacağım ve muhtemelen hiçbir şeyi değiştirmeden yaşamaya devam edeceğim.

​Çünkü ne demişler? Cioran okumak, depresyonun dibine vurmak ama yine de bundan tuhaf bir zevk almaktır. Çürürken bile yenilenme hevesinde olan varsa buyursun gelsin. Hiç bir şey sizi yeni ben’e götürecek kadar saf ve bakir değil anlayın.

Sıradan Bir Salı; Büyük Planlar, Küçük Çukurlar

Merhaba ey kırkevinkedisi takip edenleri, ya da denk gelenleri. Bugün yine nefes almayı başaran o seçkin azınlık olarak buradayız. Ayrıca ‘ben bu dünyaya neden geldim?’ diye ara ara, düşünenler siz de hoşgeldiniz. Hadi ama, yalan söylemeyin, hepimiz buradayız çünkü başka bir seçeneğimiz yoktu. Ve işte tam da bu noktada, o harika görsel ve felsefi yazı üzerinden konuşalım. O metin ki, size varoluşunuzun aslında ne kadar… sıradan olduğunu hatırlatmadı mı okuduğunuzda?

​Görüntüye bir bakın. Derin, karanlık, nemli toprağın içinde bir çukur. Ve içinde bir gökyüzü. Bu, bir mezarın içinde yattığınızda göreceğiniz son manzara değil; bu, sizin ve planlarınızın tam da yeridir. Ve metin… Aman tanrım, metin. O kadar doğru ki, acıtıyor. Ama acıyı biraz tatlılaştırıp üzerine krema niyetine bolca ironi serpelim.

​Metin ne diyor? “ÖLÜM SANA SIRADAN BİR GÜNDE, YARIM KALMIŞ PLANLARIN ORTASINDA GELECEK…” ( bu arada bu yazı Cins dergisinden alındı )

​Peki bu ölüm denilen şey kim ve bizden ne istiyor, orasına bakalım şimdi;

Ölümün bir ‘program’ı var ve çok dakik kendisi. Sanki bir ‘müdür’ gibi. ‘Tamam, Salı günü saat 10:00’da, senin o büyük sunumunun hemen öncesine bir ölüm randevusu yazıyorum.’ Hayır, hayır, o sadece geliyor. Sizin o çok önemli toplantınızı, o beklediğiniz terfiyi veya o yeni aldığınız televizyonu umursamıyor. O sadece… var. Ve sizin planlarınız? Onlar sadece… yarım. Ve bu harika! Çünkü planlarınız bittiğinde, o zaman gerçek bir problemle karşı karşıyasınız demektir: can sıkıntısı. Bu yüzden ölüm, size bir iyilik yapıyor. Sizi en meşgul olduğunuz anda yakalayarak, sonsuza kadar meşgul kalmanızı sağlıyor! Planlarınız asla bitmeyecek. Ne harika bir varoluşsal lütuf!

​”…VE DÜNYA SENSİZ DE YOLUNA DEVAM EDECEK.”

​Sizin ne kadar önemli olduğunuz, kendinizi ne kadar seksi ve güzel bulduğunuz, birikimleriniz, makam ve pozisyonunda feci önemsiz ve hiç bir anlam ifade etmiyor. Ah, o tatlı yanılgı. ‘Dünya bensiz dönemez.’ Aslında valla bal gibi döner. Ve muhtemelen daha hızlı döner. Sizin o çok önemli felsefi yazılarınız, o harika sanat eserleriniz, o ‘büyük’ fikirleriniz… hepsi sadece birer piksel veya birer kağıt parçası. Ve sizin o çok değerli ‘ben’iniz? O sadece bir kopyadan ibaret. Başkalarının fikirlerinin, başkalarının korkularının, başkalarının umutlarının bir karışımı. Ve dünya, bu kopyayı sildikten sonra, yeni kopyalar oluşturmaya devam edecek. Ve siz? Siz sadece bir ‘tıklama’ olacaksınız. Bir ‘beğeni’. Bir ‘yorum’. Ve sonra, sonsuza kadar unutulacaksınız. Ne kadar harika bir özgürlük!

​Peki, bu görsel ve bu metin bize ne anlatıyor? Bize, varoluşumuzun aslında ne kadar… saçma olduğunu anlatıyor. Ve bu harika! Çünkü saçmalık, bize bir hediye sunuyor: ironi. İroni, bize bu saçmalıkla başa çıkma ve onu kucaklama gücü veriyor. İroni, bize hayatın bir şaka olduğunu ve bizim de bu şakanın bir parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Ve eğer şakayı kucaklarsak, o zaman gerçek bir özgürlüğe kavuşuyoruz.

​Bu yüzden planlarınızı yapın. Ama onları bitirmeyi sakın ummayın. Yarım kalsınlar. Dünyayı kurtarmaya çalışın. Ama dünyanın sizi umursamadığını bilin. Felsefe yapın. Ama felsefenin de bir şaka olduğunu unutmayın. Ve en önemlisi, gülün. Gülün bu saçmalığa. Gülün kendinize. Ve gülün bu görseldeki o harika mezar manzarasına. Çünkü bu manzara, size aslında ne kadar… hiçbir şey olduğunuzu hatırlatıyor. Ve bu hiçlik, size her şeyi yapma gücü veriyor.

​Sonuç olarak, hayat bir şaka. Ve felsefe de bu şakanın en komik parçası. Hadi o zaman, gülmeye ve şakanın bir parçası olmaya devam edelim. Ve eğer ölüm gelirse, o zaman onunla birlikte gülmeye ve bu harika planlarımızı yarım bırakıp başka bir planın parçası olmaya devam edelim. Ne harika bir varoluş!

” Ölmeden önce ölünüz ” tavsiyesini küçümseyerek dinleyip dudak büken arkadaşın varsa, onada gönder birlikte gülün. Ağlamak zor gelir ya hani, gülmenin kolaylığını yaşayın.

Elli’li Yaşlar: Hayatın İkinci Perdesinde İstikamet Arayışı

Hayatımızın istikametleri, ergenlikten hemen sonraki o taze yetişkinlik dönemimizde çizilmeye başlıyor. Başta pek çaktırmıyoruz tabii; hayatımıza yön verme meselesi, pembe hayallerle dolu bir macera gibi ilerliyor. Önce hayalleri kuruyoruz, sonra o hayallerin peşinden koşacak fırsat avına çıkıyoruz.

​Yirmiler, otuzlar derken, her on yılda, hatta bazen beş yılda yeni bir döneme giriyoruz. Ve hayat, yaptığımız o küçük tercihlerle bizi bambaşka yönlere savuruyor.

​Yaptığımız hamlelerin doğruluğunu kesin olarak bilmek ise imkansız. Her hamlenin sonundaki sonuç, aslında nihai bir son değil; yeni bir başlangıca veya yeni bir sondan öteye giden bir evre. Doğrular ve yanlışlar hiç bitmiyor, ama vicdanınızı dinlerseniz neyi doğru neyi yanlış yaptığınızı zaten hep bilirsiniz.

​Elli’li yaşlar, hayatın gerçekten ikinci perdesi. Kırklarda hala ödemeler, ev hayalleri, çocukların okutulma dertleri ve bir sürü koşturmaca varken; elli’ye geldiğinizde, artık sizi çok şaşırtacak şeyler çıksa bile şaşırmıyor ya da belki de şaşırmak istemiyorsunuz. Çünkü o enerjiyi kimseyi kırmadan, dökmeden ve üzülmeden en az zararla atlatabileceğiniz bir dinginliğe saklıyorsunuz. Belki yalnız kalarak, belki yeni bir hobi bularak, belki yeni bir evlilikle,belki de emeklilikte sakin bir limana sığınarak. Sonuçta bu dünya, öteki aleme geçerken orada yaşayacaklarınızın tarlası. Bunu yapabilen gerçekten çok nasipli ve şanslı insanlar. Umarım o nasip bizde de olsun.

Sinemada Süt ve Saf Kötülük İlişkisi

Geçen gün sosyal medyada gezinirken karşıma çıkan bir Reels videosu sinemadaki harika bir detayı yüzüme vurdu: Kötü karakterlerin süt içmesi! Açıkçası bu detay o kadar ilgimi çekti ki, hemen biraz üzerine düşündüm ve sizinle de paylaşmak istedim.

​Sinemada süt evrensel olarak masumiyetin ve çocukluğun simgesi olarak görülür. Peki, tam da bu yüzden birçok yönetmen, en acımasız ve korkunç karakterlerine neden özellikle süt içirir?

​Masumiyet ile Vahşetin Çarpışması

​Yönetmenler, masum görünen bir davranışı acımasız bir karakterle yan yana getirdiklerinde izleyicide bilinçsiz bir rahatsızlık hissi uyandırırlar. Bu detay; karakterin empati eksikliğini, duygusal kopukluğunu ya da psikolojik dengesizliğini kelime kullanmadan anlatmanın en etkili yollarından biridir. Bir dahaki sefere ekranda süt içen bir kötü karakter görürseniz, bunun rastgele bir tercih olmadığını artık çok iyi biliyorsunuz.

​Sinemadan Çarpıcı Örnekler

​Bu psikolojik kontrastın beyaz perdedeki en ikonik yansımalarına baktığımızda şu efsanevi isimleri görüyoruz:

  • Anton Chigurh (No Country for Old Men): Sinemanın en soğukkanlı katillerinden biri olan Chigurh, sakinlikle süt içerken insan dışı, duygusuz bir saf kötülüğü temsil eder.
  • Hans Landa (Inglourious Basterds): Nazik görünümünün ardındaki korkunç yüzüyle tanınan SS albayı, çiftlik evinde büyük bir keyifle süt içer; bu sahne onun güler yüzlü vahşetini gözler önüne serer.
  • Alex DeLarge (A Clockwork Orange): Şiddet bağımlısı genç çetenin lideri Alex, vahşi eylemlerine girişmeden önce süt bazlı özel bir içecek tüketerek masumiyetle şiddet arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.

​Sinemada bu tarz gizli detaylar izleme deneyimini benim için her zaman çok daha heyecan verici kılıyor. Siz de filmlerde gözünüze çarpan böyle ilginç yönetmen tercihleri fark ediyor musunuz?

“Biz çıkalım kerevetine de ne zaman ve nerede?”

Çocukluğumuzda dinlediğimiz o en güzel masalların sonunu hatırlıyor musunuz? Hepimiz o sihirli kapanışı beklerdik: “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.”

​O cümleyi duyar duymaz içimiz bir hoş olur, bütün ejderhaların yenildiğini, iyilerin kazandığını ve derin bir “oh” çekileceğini bilmenin rahatlığıyla gülümserdik. Peki, bu yüzyıllık ezberi bugünün modern evlilik istatistikleriyle ve ekonomik gerçekliğiyle harmanladığımızda o kerevet masalı nasıl bir korku filmine dönüyor, hiç düşündünüz mü? Gelin masal perdesini yırtıp gerçeğin soğuk yüzüne bakalım.

​Günlük hayatta pek kullandığımız bir kelime değil aslında şu kerevet. Eskilerin evlerinde, sedir gibi kullanılan, tahtadan yapılan yüksekçe yataklara veya oturma yerlerine kerevet deniyormuş. Düşünsenize; o zamanın en rahat, en konforlu köşesi. Üzerine yün döşekler, kilimler serilmiş; günün yorgunluğunu atmak için bizzat sığınılan huzur alanı. Yani işin özü, kerevet eşittir rahatlık ve huzur. Tabii bugünün dünyasında o kereveti almak için üç asgari ücret falan harcamanız, üzerine de on yıllık icralık bir tüketici kredisi çekmeniz gerekiyor orası ayrı.

​Eski masallarda kahramanlar üç elma düşerdi başlarına, hemen muratlarına erer ve kerevete çıkarlardı. Günümüz evliliklerinde ise “murat”, düğün salonu kaporasını yatırdığınız an buharlaşıp uçuyor. Tüketim toplumunun körüklediği o devasa düğün bütçeleri, “wedding planner” adı altında insan soyuşturan organizatörler, “gelin çiçeğim pampas otu olmazsa ruh ikizimden ayrılırım” diyen nevrotik tripler derken, çiftler zaten nikah masasına morgdan çıkmış gibi oturuyor. Masal kahramanları yedi başlı ejderhayla savaşırdı; şimdikiler ise “düğüne niye gelmedi” diye kuzen gıybeti yapan halalarla, salonun klima parasını kime kitleyeceğini hesaplayan kayınpederle savaşıp kerevete değil, muhtemelen adliyedeki boşanma avukatının ofisine soluk soluğa varıyor.

​Masalda anlatıcı ne diyordu: “Onlar başlarına gelen onca maceradan sonra huzuru buldu, hadi şimdi de biz kalkalım, o en rahat köşeye, kerevete kurulup bu mutluluğun keyfini çıkaralım.” Eskiden bu bir umuttu. Bugünün evliliklerinde ise “biz çıkalım kerevetine” demek, “Eyvah, beş yıllık ev kredisi bitti ama şimdi de çocukların özel okul taksiti başladı, bari azıcık borçsuz ölsek” demenin fiyakalı ve biraz da trajikomik bir yolu. O eski masallardaki rahat kerevetler yerini, IKEA’dan alınma, üçüncü ayda gıcırdamaya başlayan, taksiti bitmeden yüzeyi soyulan modüler yatak odası takımlarına bıraktı. Kerevete çıkmak ne kelime, millet 30 yaşında bel fıtığı olup fizik tedavi koltuğuna demir atıyor.

​Ben yine de bu cümleyi seviyorum, çünkü insana acı acı gülme yeteneği veriyor. Hayatın o bitmek bilmeyen faturaları, enflasyon canavarı, “akşam ne yiyeceğiz” kâbusu ve evlilik terapisti seansları arasında insan bazen masallardaki gibi derin bir nefes alıp, “Nihayet bu ay da battık, hadi çıkalım kerevetine” deyip karanlığa gülmek istiyor.

Kerevet artık ulaşılması çok zor bir yerin adı.Sürekli  ertelenen ve nerede bulacagımızı bilmediğimiz bir konfor alanı..

Hakikate Açılan Kapı: Bilme, Bulma ve Olma Sanatı

Modern dünyanın koşturmacasında, ruhunuzun derinliklerinde bir sızı hissediyorsanız, yalnız değilsiniz. O bitmek bilmeyen isteklerin ve koşturmaların arasında, bazen durup “Ben neredeyim, nereye gidiyorum?” diye sormak gerekir. İşte tam bu noktada, gönüllerin sultanı merhum Muzaffer Özak Efendi’nin o kadim öğretisi imdadımıza yetişiyor: “Bilmek lâzım, bulmak lâzım, olmak lâzımdır.”

​Bu bilgelik, pek çok kalbi arayışta olan insana ışık tuttuğu gibi, müziğimizin ve kültürümüzün önemli isimlerinden Mazhar Alanson ve ekibinin de maneviyatla köklerin inmesine vesile olmuş. Onlar da bu kadim yoldabeslenerek sanatlarını şekillendirmişler.

​Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, idünyadaki varlığımız, ne olduğumuz, ne olacağımız ve nereye gideceğimizle ilgili düşünmektir. Doğru ahlakın temeli de aslında Allah’ı bilmekte yatar. Allah’ı ne kadar çok bilip güvenip teslim olursak, o kadar fazla huzur, iman ve rahatlık elde etmiş oluruz.

​Ancak günümüz insanının bunu keşfetmesi için çok ciddiaraştırması ve bir mürşide ulaşması lazım. Çünkü insan çoğu zaman tek başına hakikati bulmak için uzun, engebeli yollardan geçer ve kaybolabilir. Günümüzde dokunduğun bir çok cemaat, tarikat artık seni yanlış bir yola her an sürükleyebilir, bu yüzden çok dikkatli olmak gerekir. Ama ruhumuzu özümüzde maddeden, nefisten, teknolojiden ve sosyal medyadan arındırmanın tek yolu iç arınmadır. Yogayla, pilatesle veya—meditasyonla yapılsa da, hepsinin merkezinde aslında Allah vardır. Yani Allah ile iaranı iyi tuttuğunda, O’na güvenip teslim olduğunda, ve isyanı bırakarak hatalarından pişman olduğunda, zaten Allah seni yanına çekecektir. Tabii bu arınma biraz cesaret ve disiplin istiyor. Ben Allah’a artık teslim oluyorum demekle olacak bir iş değil. Önce adım atmak gerekiyor. Bir adımı sen atacaksın, önce adımı kulun atmasu gerekiyor ki Allah da sana koşarak gelsin, Zor bir yol, çetrefilli bir yol. Zaman zaman tökezleyip düşmek, hata yapıp başa dönmek de çok muhtemel. Ama ilerlediğinde öğrendiğin her yol, her rahatlık seni bir sonraki evreye yüksek bir mertebeye taşıyacaktır diye düşünüyorum.

​Peki siz şimdi diyeceksiniz ki, sen o doğru yolu buldun da mı bize akıl veriyorsun? Hayır, estağfurullah, hiç öyle bir şey söylemiyorum; ama zaman zaman içimdeki bu vicdani sesler beni bunları yazmaya itiyor. Belki bana, belki size vesile olur, belki bu ışık bizi harekete geçirir diye düşündüğüm için paylaşıyorum. Umarım hepimiz o yolu buluruz.

Bir Takımın Başında İkizler Burcu Varsa..

Bir süredir gözlemlediğim kadarıyla, İsmail Kartal ile Marco Asensio arasındaki gerilimin temelinde bence burçların getirdiği karakter özellikleri yatıyor. İkizler burcunun o değişken yapısı ile Oğlak burcunun disiplinli, planlı doğası bir araya geldiğinde, yıldızların pek de tutmadığını görüyorum. Tabi bu sadece bir tahmin.

​Yalnız bu sadece bir ikili meselesi değil. Takımdaki diğer oyunculara baktığımda, uyum sağlamakta zorlanabilecek isimler de var. Mesela, Boğa burcu Vedat Muriqi ve Akrep burcu Nélson Semedo gibi oyuncular, iletişim tarzları sebebiyle İkizler ile bazı sürtüşmeler yaşayabilir.

​Tabii diğer taraftan, Terazi burcundaki Mason Greenwood ve Kerem Aktürkoğlu, Kova burcundaki Nathan Aké ve Škriniar, Koç burcundaki Matteo Guendouzi ve N’Golo Kanté gibi isimler İkizler burcuyla çok daha rahat anlaşan, zihinsel olarak birbirini destekleyen oyuncular.

​İleride İkizler’in bu değişken yapısına uyum sağlamakta zorlanan başka isimler de çıkabilir. Bakalım tahminlerim sahada ne kadar tutacak.

Dip not : Astrolog falan değilim Galataraylıyım 🙂

Teşkilat’ta Kartlar Yeniden Dağıtılıyor: Yeni Oyuncular, Derin Sırlar!

Yıllar önce heyecanla izlediğim, ilk başladığı dönemlerden beri büyük övgülerle takip ettiğim Teşkilat, kendi yolunu bulma konusunda şaşırtıcı bir başarıya sahip. Neredeyse her sezon yenilenen kadrosuna rağmen seyircisini ekranda tutmayı bildi; demek ki kemikleşmiş ve sadık bir kitlesi var.

​Bu oyuncu değişiklikleri diziyi sürekli taze tuttuğu gibi, işlenen konuların da milli ve yerli duygularla çevrilmesi, kanalın hitap ettiği kitle için diziyi cazip kılan diğer unsurlar. Serhat Kılıç, Gökberk Demirci, Uğur Yücel, Duygu Sarışın ve Bensu Soral gibi isimlerin katılımıyla kadro daha da genişletip güçlendirmiş.

​Ana karakter olan Altay’a hayat veren Tolga Sarıtaş ise bu değişimin merkezinde dizinin istikrarını sağlıyor; malum, jön kolay kolay değişmiyor. İçerik ve reytingler nereye evrilir bilemem ama görünüşe göre bu yeni kadroyla Teşkilat çok konuşulacak gibi duruyor.

Yani Teşkilat çok sağlam bu sefer..

Öte Dünyaya Pencere Açın: Kentsel Dönüşümde Yeni Ufuklar.

Yaşayanlara saygısı kalmayanın ölenlere saygı duymasını beklemek hayalden öteye geçmiyor sanırım. İstanbul Avcılar’da kentsel dönüşüm rüzgarları öylesine şiddetli esmiş ki, Ambarlı Mezarlığı ile sıfır mesafede yükselen yeni binalar herkes beni de hayrete düşürdü. Bir müteahhit mezar taşlarına birkaç adım mesafede nasıl apartman dikebilir, belediye bu imarı nasıl onaylar?  Orada dairelerden birinde oturuyorsunuz diyelim. Her pencereyi açtığınızda ya da balkona çıktığınızda gördüğünüz o manzara, belki de ölümü hissedin mesajını verecektir size 🙂 Ya haydi o bina bi 5-10 metre mesafede kalsa mezarlığa, belki bir nebze anlaşılabilir, ancak mezarlığın dibine kurulmuş bir yaşam alanı, ahir zamanın en enteresan gelişmelerinden biri olarak tarihe geçiyor. Peki mezarlığın sakinlerini ziyaret edenlerin yaşayacağı şoku düşünebiliyor musunuz? Tam dua ederken karşı camdan birinin don atlet,çayını yudumlayarak onları izlemesi, herhalde kara mizahın zirvesi olurdu. Mezarlık bakımını yapmak ya da belediyenin oraya ulaşıp günlük işleri yürütmesi nasıl bir lojistik absürtlüğe yol açacak, orası da ayrı bir merak konusu. Hele bir de bayram arefelerini düşünün. Herkes mezarlığa akın etmiş, dualar ediliyor, gözler yaşlı. Ama tam o sırada, balkondaki apartman sakini çayını ya da alkollü içeceğini yudumlayarak sizi izliyor. Mezar başında huşu içinde dururken, bir yabancıyla göz göze kalmanın verdiği o tarifi imkansız utançla ve dua karmaşasıyla baş başasınız artık. Ahir zamanın komedisi, işte tam da bu absürt buluşmada gizli.

Maşa’nın Başörtüsünden Anadolu Köylerine: Kültür Mü, Gericilik Mi?

Çocukluğumuzdan ya da kardeşlerimizden, yeğenlerimizden aşina olduğumuz o afacan kız: Maşa. Yaramazlıkları, Koca Ayı’yı çileden çıkarmaları derken ekran başında keyifle izlediğimiz Maşa ile Koca Ayı, aslında küçük ama çoğumuzun kafasını kurcalayan bir detay barındırıyor: Küçücük bir kız çocuğu neden başörtüsü takar?

​İtiraf edeyim, bu soru benim de zaman zaman aklıma takılıyordu. İşin içinde yöresel bir dokunuş olduğunu tahmin ediyordum ama aslını yakın zamanda tam olarak öğrendim.

​Meğer Maşa’nın giydiği o sevimli pembe kıyafet, Rus kültürünün en köklü simgelerinden biri olan sarafanmış. Çizgi film geleneksel bir Rus masalına dayandığı için Maşa da tam anlamıyla Rus folklorundan fırlamış, ormanda koşturan geleneksel bir köy kızını temsil ediyor. Yani orada kimse “Küçücük çocuğa niye başörtüsü giydirdiniz?” diye sormuyor; çünkü bu sadece kültürel bir kimlik ve pratik bir kır kıyafeti.

​İşin en düşündürücü kısmı da tam olarak burada başlıyor.

​Dünyanın bir yerinde tamamen kültürel bir öğe olarak bakılan ve çizgi filmlere konu olan bu durum, bizim ülkemizde hemen bambaşka bir tartışmanın fitilini ateşleyebiliyor. Türkiye’de benzer bir görsel gördüğümüzde mesele hızla dini bir boyuta çekiliyor, kulaktan kulağa “gericilik” etiketleri yapıştırılabiliyor.

​Oysaki biraz kafamızı kaldırıp kendi coğrafyamıza baksak, tablo hiç de farklı değil. Bizim Anadolu köylerimizde de kadınlar ve küçük kızlar başörtüsünü, tülbendi ya da yazmayı tarlada, güneşte, günlük yaşamda bir gelenek ve ihtiyaç olarak takarlar. Kültürel bir mirası, modern dünyada sırf siyasi ve zihinsel bagajlarımız yüzünden yanlış okumaya o kadar alışmışız ki… İlginç bir ülkeyiz gerçekten; kendi kültürümüzde var olanı bile başkası yaptığında anlamakta zorlanabiliyoruz.

​Kısacası, Maşa bize sadece eğlenceli bir çizgi film sunmuyor; bazen bir kumaş parçasının arkasında yatan kültürel zenginliği ve bizim o kumaşa yüklediğimiz önyargıları da yüzümüze vuruyor.

​Siz de ilk gördüğünüzde Maşa’nın tarzına şaşıranlardan mıydınız, yoksa Rus kültürüne aşina olanlardan mı? Yorumlarda buluşalım!

Bir Telefon Kaç Hayat Eder?

Hindistan’da, bir telefon tartışması yüzünden bir gencin ve ardından anne babasının da uçurumdan atladığı o akıl almaz haberi gördüğümde, içimdeki derin üzüntü ve isyanı tarif etmek çok güç. Dünyadaki hiçbir şey, tek bir can için bile feda edilemezken, üç hayatın böylesine anlık bir cinnetle yok olması kalbimi sızlatıyor.

​Bu trajedi; marka takıntısının, lüks tüketim arzusunun ve “sahip olma” hırsının gençlerin zihnini nasıl bir çıkmaza sürüklediğini acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Aslında sahip olmak dediğimiz şey koca bir illüzyon. Bir şeye sahip olduğumuz zannıyla ömrümüzden, maddi gücümüzden ve psikolojimizden o kadar çok şeyi tüketiyoruz ki… Oysa hayat, bir nesneye sahip olmaktan çok, anı yaşamak ve huzurlu hissetmekle ilgili.

​Peki bu girdaptan gençliği nasıl koruyacağız? Aileler ne kadar çabalarsa çabalasın, sosyal medya ve çevre baskısı karşısında tek başlarına yetersiz kalabiliyorlar. Tam da bu noktada devletin güçlü adımlar atması şart. Müfredata erken yaşta dijital okuryazarlık ve medya bilinci dersleri eklenmeli, sosyal medyadaki “mükemmel hayat” illüzyonunun gerçekliği gençlere öğretilmeli. Çocukların değerini sahip oldukları markalarla değil; sanat, spor ve bilimle ölçebilmeleri için ücretsiz sosyal alanlar ile yetenek atölyeleri yaygınlaştırılmalı. Ayrıca okullarda ve gençlik merkezlerinde ruh sağlığı rehberliği güçlendirilerek anlık krizlerin felakete dönüşmesi engellenmeli.

​Maddi nesneler gelip geçer, ama giden canlar geri gelmez. Gençlerimize “var olmanın” bir şeylere “sahip olmaktan” çok daha değerli olduğunu öğretmek zorundayız.

“Biz çıkalım kerevetine de, ne zaman ve nereye?”

Çocukluğumuzda dinlediğimiz o en güzel masalların sonunu hatırlıyor musunuz? Hepimiz o sihirli kapanışı beklerdik: “Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.”

​O cümleyi duyar duymaz içimiz bir hoş olur, bütün ejderhaların yenildiğini, iyilerin kazandığını ve derin bir “oh” çekileceğini bilmenin rahatlığıyla gülümserdik. Peki, bu yüzyıllık ezberi bugünün modern evlilik istatistikleriyle ve ekonomik gerçekliğiyle harmanladığımızda o kerevet masalı nasıl bir korku filmine dönüyor, hiç düşündünüz mü? Gelin masal perdesini yırtıp gerçeğin soğuk yüzüne bakalım.

​Günlük hayatta pek kullandığımız bir kelime değil aslında şu kerevet. Eskilerin evlerinde, sedir gibi kullanılan, tahtadan yapılan yüksekçe yataklara veya oturma yerlerine kerevet deniyormuş. Düşünsenize; o zamanın en rahat, en konforlu köşesi. Üzerine yün döşekler, kilimler serilmiş; günün yorgunluğunu atmak için bizzat sığınılan huzur alanı. Yani işin özü, kerevet eşittir rahatlık ve huzur. Tabii bugünün dünyasında o kereveti almak için üç asgari ücret falan harcamanız, üzerine de on yıllık icralık bir tüketici kredisi çekmeniz gerekiyor orası ayrı.

​Eski masallarda kahramanlar üç elma düşerdi başlarına, hemen muratlarına erer ve kerevete çıkarlardı. Günümüz evliliklerinde ise “murat”, düğün salonu kaporasını yatırdığınız an buharlaşıp uçuyor. Tüketim toplumunun körüklediği o devasa düğün bütçeleri, “wedding planner” adı altında insan soyuşturan organizatörler, “gelin çiçeğim pampas otu olmazsa ruh ikizimden ayrılırım” diyen nevrotik tripler derken, çiftler zaten nikah masasına morgdan çıkmış gibi oturuyor. Masal kahramanları yedi başlı ejderhayla savaşırdı; şimdikiler ise “düğüne niye gelmedi” diye kuzen gıybeti yapan halalarla, salonun klima parasını kime kitleyeceğini hesaplayan kayınpederle savaşıp kerevete değil, muhtemelen adliyedeki boşanma avukatının ofisine soluk soluğa varıyor.

​Masalda anlatıcı ne diyordu: “Onlar başlarına gelen onca maceradan sonra huzuru buldu, hadi şimdi de biz kalkalım, o en rahat köşeye, kerevete kurulup bu mutluluğun keyfini çıkaralım.” Eskiden bu bir umuttu. Bugünün evliliklerinde ise “biz çıkalım kerevetine” demek, “Eyvah, beş yıllık ev kredisi bitti ama şimdi de çocukların özel okul taksiti başladı, bari azıcık borçsuz ölsek” demenin fiyakalı ve biraz da trajikomik bir yolu. O eski masallardaki rahat kerevetler yerini, IKEA’dan alınma, üçüncü ayda gıcırdamaya başlayan, taksiti bitmeden yüzeyi soyulan modüler yatak odası takımlarına bıraktı. Kerevete çıkmak ne kelime, millet 30 yaşında bel fıtığı olup fizik tedavi koltuğuna demir atıyor.

​Ben yine de bu cümleyi seviyorum, çünkü insana acı acı gülme yeteneği veriyor. Hayatın o bitmek bilmeyen faturaları, enflasyon canavarı, “akşam ne yiyeceğiz” kâbusu ve evlilik terapisti seansları arasında insan bazen masallardaki gibi derin bir nefes alıp, “Nihayet bu ay da battık, hadi çıkalım kerevetine” deyip karanlığa gülmek istiyor.

Kerevet artık ulaşılması çok zor bir yerin adı.Sürekli  ertelenen ve nerede bulacagımızı bilmediğimiz bir konfor alanı..

Sinemada Süt ve Saf Kötülük İlişkisi

Geçen gün sosyal medyada gezinirken karşıma çıkan bir Reels videosu sinemadaki harika bir detayı yüzüme vurdu: Kötü karakterlerin süt içmesi! Açıkçası bu detay o kadar ilgimi çekti ki, hemen biraz üzerine düşündüm ve sizinle de paylaşmak istedim.

​Sinemada süt evrensel olarak masumiyetin ve çocukluğun simgesi olarak görülür. Peki, tam da bu yüzden birçok yönetmen, en acımasız ve korkunç karakterlerine neden özellikle süt içirir?

​Masumiyet ile Vahşetin Çarpışması

​Yönetmenler, masum görünen bir davranışı acımasız bir karakterle yan yana getirdiklerinde izleyicide bilinçsiz bir rahatsızlık hissi uyandırırlar. Bu detay; karakterin empati eksikliğini, duygusal kopukluğunu ya da psikolojik dengesizliğini kelime kullanmadan anlatmanın en etkili yollarından biridir. Bir dahaki sefere ekranda süt içen bir kötü karakter görürseniz, bunun rastgele bir tercih olmadığını artık çok iyi biliyorsunuz.

​Sinemadan Çarpıcı Örnekler

​Bu psikolojik kontrastın beyaz perdedeki en ikonik yansımalarına baktığımızda şu efsanevi isimleri görüyoruz:

  • Anton Chigurh (No Country for Old Men): Sinemanın en soğukkanlı katillerinden biri olan Chigurh, sakinlikle süt içerken insan dışı, duygusuz bir saf kötülüğü temsil eder.
  • Hans Landa (Inglourious Basterds): Nazik görünümünün ardındaki korkunç yüzüyle tanınan SS albayı, çiftlik evinde büyük bir keyifle süt içer; bu sahne onun güler yüzlü vahşetini gözler önüne serer.
  • Alex DeLarge (A Clockwork Orange): Şiddet bağımlısı genç çetenin lideri Alex, vahşi eylemlerine girişmeden önce süt bazlı özel bir içecek tüketerek masumiyetle şiddet arasındaki çizgiyi bulanıklaştırır.

​Sinemada bu tarz gizli detaylar izleme deneyimini benim için her zaman çok daha heyecan verici kılıyor. Siz de filmlerde gözünüze çarpan böyle ilginç yönetmen tercihleri fark ediyor musunuz?

Görünmeyen Kuklacılar

Siz de hissediyor musunuz? Telefonumuzun ekranında akan o bitmek bilmeyen akış aslında bizi birbirine bağlamıyor, tam tersine kendi odalarımızda yalnızlaştırıyor. O görünmez algoritmalar sadece ne izleyeceğimizi seçmiyor, gizliden gizliye nasıl hissedeceğimizi de fısıldıyor.

​Shoshana Zuboff’un tabiriyle, bu hayatımızın “gözetim kapitalizmi” çarklarında tamamen birer kâr kalemine dönüştüğü bir sistem. Korkularımız, zayıflıklarımız, en insani zaaflarımız analiz ediliyor ve sessiz veri yığınları olarak satılıyor.

​Üstelik, Byung-Chul Han’ın da dediği gibi, bu dijital tempo bizi sürekli daha fazlasını yapmaya, daha çok üretmeye zorlayarak içten içe tüketiyor. Ruhumuz derin bir yorgunluk içinde.

​Belki de artık bu dijital kuklacıların iplerini biraz gevşetip, kendi hayatımızın gerçek kontrolünü elimize almanın zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?

Leibniz, Adem ve Özgür İrade: Bu Dünya Gerçekten “En İyisi” mi?

Diyelim ki elinizde dünyanın en akıllı telefon oyununun kodları var. Bu oyunu öyle bir tasarlıyorsunuz ki, kusursuz işliyor, grafikleri harika, hikayesi mükemmel. Ama oyunda ufak bir detay var: Ana karakter ilk bölümde gidip yasak bir tuşa basıyor ve ortalık karışıyor.

​Şimdi soruyorum: O tuşa basılmasını engellemek için karakteri elinden tutup durdurmak mı mantıklı olurdu, yoksa o hatayı yapmasına izin verip oyunun geri kalanındaki o büyük heyecanı, macerayı ve özgürlüğü ondan esirgememek mi?

  1. ​yüzyılın dahi filozofu Gottfried Wilhelm Leibniz tam olarak bu kafadaydı. Gelin, felsefenin bu en kafa karıştırıcı konusunu—Adem’i, özgür iradeyi ve kötülük problemini—bolca metaforla kahve sohbeti kıvamında masaya yatıralım.
​ Tanrı’nın Lego Kutusu: Mümkün Dünyaların En İyisi

​Hayal edin ki Tanrı’nın elinde devasa bir Lego kutusu var. Bu kutunun içinde sonsuz sayıda farklı evren tasarımı var. Tanrı sonsuz iyi ve akıllı olduğu için, bu sonsuz ihtimal arasından en kusursuz, en uyumlu, en harika olanını seçip inşa etmek istiyor.

​İşte bizim yaşadığımız bu evren, o Lego kutusundan çıkabilecek en mükemmel tablo. Ama burası çok önemli: Bu tablo öyle ince bir çark mekanizmasıyla örülü ki, içinden tek bir parçayı bile çekip çıkaramazsınız.

​ Adem ve Elma: Kusursuz Tablonun Fırça Darbesi

​Hani şu cennetteki Adem ile elma hikayesi var ya? Leibniz der ki; bizim içinde yaşadığımız bu “en kusursuz dünya”, tam olarak Adem’in o elmayı yiyeceği dünyadır.

​Şimdi “İllaki o elmayı yemesi mi gerekiyordu?” diye soruyorsunuz, duyuyorum. Leibniz’in cevabı net: Evet.

Çünkü evren devasa bir domino taşı zinciri gibidir. Adem o gün o elmayı yemeseydi, tarihin akışı tamamen değişirdi. Adem elmayı yemediği bir dünya tasarlamaya kalktığınızda, elinizde bugünkünden çok daha kötü, çok daha uyumsuz bir evren kalır. Adem’in o hatası, bu dev tablonun en kritik fırça darbelerinden biridir.

​”Madem Öyle, Adem Özgür müydü?” (Yani Kukla mıyız?)

​İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Şöyle düşünebilirsiniz: “Tanrı her şeyi baştan biliyorsa ve bu dünya böyle kurulduysa, Adem o elmayı yerken elleri kolları bağlı bir kukla değil miydi?”

​Leibniz burada muazzam bir ayrım yapar. Şöyle düşünün: Sevdiğiniz bir arkadaşınızı çok iyi tanıyorsunuz. Onun doğum gününde hangi hediyeyi seçeceğini, kutuyu açtığında yapacağı yüz ifadesini şimdiden adınız gibi biliyorsunuz. Arkadaşınız kutuyu açıp çığlık atıyor. Şimdi, siz onun o sevineceğini önceden bildiniz diye, o sevinci yaşarken elini kolunu bağlayıp zorla mı sevindirdiniz? Hayır! O, kendi içinden geldiği için öyle davrandı.

​Tanrı da geleceği bilir, çünkü Tanrı için zaman tek bir andan ibarettir. Ama Adem o elmayı yerken kafasına silah dayandığı için değil, kendi canı öyle istediği için, kendi iradesiyle yedi. Seçim yine onundu.

​Peki Ya Kötülükler? (Oto-pilot Fabrikası vs. Gerçek İnsan)

​Diyelim ki bir araba fabrikası kuruyorsunuz. İki seçeneğiniz var:

  • Seçenek A: Kusursuz yapay zekalı arabalar üretirsiniz. Hiç kaza yapmazlar, asla yoldan çıkmazlar. Ama içeride direksiyonu tutan bir insan, rüzgarı hisseden bir sürücü yoktur; sadece tıkır tıkır çalışan robotlar vardır.
  • Seçenek B: İnsanlara gerçek birer direksiyon verirsiniz. Özgürce istedikleri yere sürebilirler. Ama bunun bedeli olarak bazıları hız yapıp kaza yapabilir, duvara çarpabilir.

​Tanrı, insanı bir otomat (robot) gibi kusursuz ama iradesiz yaratabilirdi. Ama o zaman dünyada ne gerçek sevgi kalırdı, ne cesaret, ne de erdem. Tanrı, irade özgürlüğünün getireceği bütün o tehlikelerle ve risklerle birlikte insanı serbest bırakmayı seçti. Çünkü özgürlüğün olmadığı yerde iyilik de bir anlam taşımaz.

​Toparlarsak…

​Leibniz’e göre yaşadığımız dünya, acısıyla tatlısıyla mümkün dünyaların en iyisidir. Adem elmayı kendi iradesiyle ısırdı, biz bugün kararlarımızı kendimiz alıyoruz ve evren bu devasa uyum içinde tıkır tıkır dönmeye devam ediyor.

​Siz ne dersiniz? Hayatın bu “mümkün olan en iyi senaryo” olduğuna inanmak size güven mi veriyor, yoksa Voltaire gibi “Yok artık, bu dünyada hâlâ çok fazla hata var!” mı diyorsunuz? Yorumlarda buluşalım!

İlişkinin Gizli Rakibi: Partnerimiz Yerine Neden Sığınak Ararız?

Zorlu geçen bir günün ardından evimize, sevgilimize veya kendimize sığınma biçimimiz bazen kalbimizin pusulasını şaşırtabilir. Mesai bitiminde kendimizi hemen telefon ekranlarının ışıltılı dünyasına, bitmek bilmeyen alışveriş sepetlerine ya da yalnızlığımızı örten oyunlara kaptırırız; oysa bunlar tek başına ilişkimiz için birer tehlike çanı değildir. Asıl mesele, o yorgun akşamda ya da kırgın bir tartışmanın ortasında duygusal liman olarak partnerimizin sıcacık kolları yerine, bu dijital ya da alternatif kaçış alanlarını sığınak bellememizdir. Psikolojide “rakip bağlanma” olarak adlandırılan bu sessiz dinamik, aramızdaki o görünmez bağı yavaşça esnetip bizi birbirimize yabancılaştırabilir.

​Peki, bizi ortak bir hayatı paylaştığımız insandan uzaklaştırıp bu yapay sığınaklara iten görünmez el nedir? Bazen bireysel alan yaratmak ve nefes almak hayati önem taşır; ancak bu alan, partnerimizle kurduğumuz bağın yerini alıp duygusal yalnızlığımızın birer protezi haline geldiğinde ilişkinin en büyük rakibine dönüşür. Oysa ilişki, fırtınalı denizlerde sığındığımız ortak bir limandır; biz o limanı terk edip her sarsıntıda başka kıyılara demir attığımızda, aradaki o sıcak köprüler yavaşça yıkılmaya başlar. Köprüleri tamir edecek gücümüz varsa vakit kaybetmeden harekete geçeriz. Yok ama güç bitme noktalarındaysa, o zaman en iyi yol, yolun güzergahını değiştirme vaktinin geldiğini sorgulamaktır.

Yürü oğlum ben cimer miyim?

Müzik dünyasında bazı şarkılar vardır ki, sadece kulakla dinlenmez; adeta ruhun derinliklerinde bir yerlere dokunur, sizi alır ve bambaşka bir zaman dilimine ışınlar. İşte Ezhel’in seslendirdiği “Bana Ne Bu Sevdalardan” tam olarak böyle bir başyapıt.

Sözleri şöyle şarkının;

Bana da bu sevdalardan

Bir yer verin göçeyim

Bana ne bu sevdalardan

Bir enayi ben miyim?

​Yara dolu ruhum mevlam

Göğe sıkılan bi’ mermiyim

Tam denize girecekken

Suya kapılan bi’ terliğim

Herkesin bir şikâyeti var

İyi de oğlum ben CİMER miyim?

​Bugüne dek yedi beni sevda

Her insanın derdine bulmak istedim deva ama

Sonucunda kaldı ruhum paramparça

Hep en sevdiklerin deşer, açık bi’ yaran varsa kapa

​Seni senden ötürü değil de

Faydalanmak istiyorlar sakın ola kanma

Anlamayacaklar nasılsa, boş yere anlatma

Aşkın olur karma affet hata yapsalar da

Ezhel’in vokalindeki o hafif arabesk nameler ve doğuştan gelen dertli, buğulu tını, şarkıya kelimenin tam anlamıyla başka bir boyut kazandırıyor. Sokakların o ham enerjisiyle Anadolu’nun o köklü melodileri öyle kusursuz bir uyumla harmanlanmış ki, hayran kalmamak elde değil gerçekten.

​Modern ritimlerin üstünde ustalıkla gezinirken vokalindeki o doğaçlama tonlar resmen insanın içine işliyor. Bana hissettirdiği o yoğun melankoli ve samimiyet, parçayı müzikal anlamda tam anlamıyla nokta atışı bir konuma taşıyor benim gözümde.

Bence bir kaç kez dinleyin üst üste. Ben şarkıyı kaçıncıya baş’a aldığımı hatırlamıyorum…