Uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi “12 Kızgın Adam”. Sonunda dün akşam izledim. Evet, film övüldüğü kadar var; özellikle içerdiği tema ve kavramlar bakımından çok zengindi. Filmde aile, suç, toplum, önyargılar, kalıp yargılar, mantık ve sezgi sarmalıyla çevrelenmiş kurgu, izleyenleri hiç sıkmadan filmi sonuna kadar izletiyor.
Filmin konusuna gelince…
Film, kasten cinayetle suçlanan 18 yaşındaki bir gencin davasındaki jürinin karar alma sürecini anlatıyor. Davada, babasını bıçaklayarak öldürmekle suçlanan bir genç ve olaya tanıklık eden iki kişinin ifadesi bulunmaktadır. Birbirini tanımayan 12 jüri üyesinin kararıyla dava sonuçlanacaktır. Jürinin kararı sonucunda çocuk suçlu bulunursa elektrikli sandalye ile idam edilecektir. (Filmi izleyin ki benim incelememe katılıp katılmayacağınızı görelim.)
Öncelikle filmde bir tane bile kadın oyuncu yok. Bu size ilginç gelebilir ama hiç ilginç gelmesin; çünkü o yıllarda Amerika’da kadınlar hak ettikleri yerde değillerdi. Bu sebeple kadının jüriliğine güven yoktu.
Filmin kilit jürisi elbette 8 numaralı jüri. Çünkü odaya girdikleri andan son ana kadar cinayetle suçlanan gencin suçsuz olduğunu savunup, zor olsa da herkesi ikna ediyor. Filmdeki ikinci kilit jüri de 9 numaralı jüri. Bu “ihtiyar kurt”un dikkati ve gözlem yeteneği odadaki herkesten yüksek. Bu sebeple 8 numaralı jüriye desteği veren o oluyor. Filmde kalıp yargı ve önyargıyı destekleyen iki jüri var; bunlar 3 ve 10 numaralı jüriler. İkisi de suç, toplum, gelenek ve karakter konusunda çok katı bir mizaca sahip. Özellikle 3 numaralı jürinin oğluyla olan kopukluğu, bu jürinin tüm genç adamların suçlu olduğuna dair bir genelleme yapmasına neden olmuş.
Burada benim dikkatimi çeken bir şey var; o da o dönemdeki jüri üyelerinin sadece ceza ve savunma avukatının performansına ve delillere bakarak karar vermeleri. Yani sadece seyirci kalıyorlar. Kendi başlarına bir mantık, sezgi ve şüpheci bir sorgulama yapamıyorlar. Durum böyle olduktan sonra jüriye ne gerek var ki? Hâkimler bu işi zaten yapabilecek meziyete sahip. Burada jüriden beklenen daha derin bir sorgulama yapmaları; fakat seçilen jüriler bu konuda ne adaleti ne de insan hayatını pek gözetecek tipler değil. Özellikle 7 numaralı jürinin maça yetişme telaşı filmin tamamına yayılıyor.
Filmin 8 numaralı jürisi, ilk etapta çekimser olduğunu söylese de bir zaman sonra çocuğun suçsuz olduğuna dair bir tavır geliştirip diğer jüriler üzerinde ciddi psikolojik baskı kurdu. Öyle ki yine 8. jüri, kesin olarak görülen fikirlerin doğruluğunu sorgulayarak, “Seni öldüreceğim” sözünün bir tehdit değil durumsal söylenmiş bir cümle olabileceğini ispatlamak için 3. jüriyi kışkırttı ve istediği sonuca ulaştı.
Sonuç olarak 8 numaralı jüri, zaman içinde diğer jürileri tek tek etkileyerek çocuğun ölüm cezasından kurtulmasını sağladı. Film, çocuğun cinayeti gerçekten işleyip işlemediğini gösteren hiçbir sonuca götürmedi seyirciyi. Jüriler verdikleri karar sonucunda belki masum bir çocuğun hayatını kurtardı, belki de bir suçlunun hatta bir katilin cezalandırılmadan topluma geri dönmesine neden oldu. Ne kadar ince bir çizgi, değil mi? Çocuğun yetişme tarzına ve suç trafiğine bakınca, bu bireyin hayatı boyunca suça yakın olacağı belli. Belki de hayatı boyunca kim bilir kaç kişiye zarar verecek! Ama işte mevzu bu değil. Babasını öldürmediğine dair oluşan kanaat, onu hayatta bırakıyor.
Valla bana gelince; ben o jürinin içinde olan biri olsaydım fikrim “suçlu” olurdu. Neden mi? Ben çocukluğumdan beri sürekli dayak yemiş, şiddet görmüş bir çocuğun topluma verebileceği zararı ve faydayı hesaplardım. Ortada kararsız kalsaydım da fikrim yine suçlu olurdu. O çocuğu o hâle getiren baba zaten hak ettiğini bulmuş. Topluma arkasında bırakacağı kötü bir veliahta da milletin ihtiyacı yok!
İyi ki hâkim ya da ceza avukatı olmamışım. Peki, filmi izleyenler; sizin fikriniz ne olurdu? Suçlu mu yoksa suçsuz mu?








