
Sevgili Lev Nikolayeviç,
Bugün yine boş boş oturduğum bir anda, insanlığın kendini boş beleş meşguliyetlere adamış olduğu kanaatimi iyice pekiştirdim. Sonrasında bu yazıyı, tek oturuşta döküverdim. Büyük sorulara ne zaman geçeceğimizi pek düşünmüyoruz insan nesli olarak. Çünkü büyük sorular sormak için büyük cevapları arayıp bulmak gerekir; hâlbuki bize o çok zor gelir. İnsan, bu yüzden cevabı çoktandır bilinen yerleşik küçük soruları sorar kendine ve çevresine. Alacağı küçük cevapların sağlamasını yapar durur. İki kere ikinin sonucunun dört çıkmasını olumlar. Ancak dört, sonuç olarak çok tatmin edici gelmez; evveliyatında türlü defalar bu cevabı bulunmuş, sabit, stabil, kesin bir sonucu ifade eder.
Sebep-sonuç ilişkileri üzerine çok ciddi efor sarf eden beyin, kalbin kendisine acımasızca tahakküm kurmasıyla, küçük sorulara çok gereksiz büyük cevaplar üretmeye çalışır. Şöyle der kalp: “İki kere ikinin cevabı artık dört olmamalı ya!”
Oysa asıl mevzu, insanın objektif düşünselliğinin yoğunluğu sebebiyle mantığın işini duygulara yaptırmaya çalışmasıdır. Duygular; sistematik ve belirli bir disiplini olmayan yönetici ya da yönlendiricilerdir. Olayların her bir anına ayrı ve farklı tepkiler verirler. Beynin savunma stratejisinden ziyade duygular, kaotizmi bol senaryolar kurarlar. Ve yine her bir duygumuz, kendini ortaya koymak ve göstermek için sıraya girer. Öfke, mutluluk, korku, tiksinme, şaşkınlık ve üzüntü gibi temel altı duygumuz, mevzunun içinde kendine sürekli yer kapma telaşı içindedir. İnsanın duygularını kontrol edemeyişinin temel sebebi, mantığının ona bir heyecan katamamasıdır.
Çayı şekerli içmeyi 30 yıldır seven bir insanın, şeker bulamadığı için şekersiz bir bardak çayı içmekte zorlanışını hayal edin. Burada temel istek çay içmektir. Mantık, çayın içilmesini öngörür çünkü bu istek zaman içinde hem bir alışkanlık hem de bir zaruret halini almıştır. Fakat duygular genelde hazdan beslendiği için şekeri, çaya görünmez bir pranga ile bağlamıştır. Yani aslında başrolde olan aktör çay, ikinci roldeymiş gibi görünen şekerle aynı eşdeğere sahiptir. Ortada bir başrol vardır, o da şekerli çaydır. O gün çay içememek insanda çok büyük bir stres yaratmaz, sadece bir eksiklik ve memnuniyetsizlik durumu hissedilir. Fakat şekersiz bir bardak çay tam bir işkencedir. Çayı şekersiz içmeye çalışmak, insanın klasik bir çay içme rutini kazanmak için şekersizliğin tüm keyif kaçırıcılığına katlanması demektir.
Mesela evlilik kurumuyla ilgili de bir örnekleme yapalım şimdi…
Evliliğin temel sebebi, iki ayrı cinsin bir arada yaşama isteği ile partnerlerin birbirine resmi olarak söz vermesidir. Akabinde üreme ve geçim konularında ortak sorumluluk almak gelir. Yani mantık budur. Fakat hiçbir evlilik (mantık temelli olanlar hariç), duygu içermeden sağlıklı sürdürülemez. Evlilikleri güzel yapan şey, mantığın üstüne inşa edilen duygu üretimi ve aktarımıdır. Olumlu duygular gücünü bol paradan, zenginlikten ya da sorumluluklardan almaz. Olumlu duygu ancak çiftlerin birbirlerine karşı gösterdikleri ilgiden doğar ve yenilenir. Fakat olumsuz duygular çok büyük oranda maddi yoksunluklar ve az eşyaya sahip olmakla hortlar; yani mantığın da desteğini alarak çok daha güçlenir. İşte size, küçük sorulara verilen küçük cevapları beğenmediğimiz o kısır döngünün asıl varoluş sebebi!
İnsan bu döngüdeyken, asıl büyük soruları sormayı nasıl akıl edebilir? İnsan nedir, varlığın sebebi, sağlam bir dava sahibi olmanın önemi, sevginin ve yaratıcının bizler üzerindeki hükmünün gücü ve buna benzer birçok felsefi paradigmayı nasıl günceline alabilir? Üstelik bu sorulara verilecek cevapların tüm doğru ve yanlış yaklaşımların üstünde olması gerektiğine hiç girmiyorum bile!
Ezcümle; büyük sorulara geçemeyen insanlık, küçük sorulara daha afili, yeni cevaplar bulmak için kendini kandırır durur. Aklıma Yunus’un sözü geldi. Ne demişti Yunus: “Mal da yalan mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.” E o zaman ilk büyük sorunu sor kendine, hiç cevap aramadan…
Selâmetle, Lev Nikolayeviç.





