Özel insanlar, geçmişle gelecek arasında bir zamanda yaşarlar

Sevgili Lev Nikolayeviç

Öncelikle Selamün aleyküm..

Umarım rahatın iyidir. Bende çok şükür ki iyiyim. Hayatın lüzumlu ve de lüzumsuz tüm telaşlarıyla verilen vakti en iyi şekilde kullanmaya çalışıyorum. Önemsediklerimin neden bu kadar kıymetli olduğunu her gün biraz daha iyi idrak ederek, mutlu olmaya çalışıyorum. İçimde rutin hale gelen etik- nefis savaşınada artık eskisi kadar kafa yormuyorum açıkçası. Bu haliyle de bu savaşı tatlı bir rekabete döndürmeye çalışıyorum sanırım.

Bilirsin tesadüf denilen şeyin olmadığına her zaman inanan bir adamdım ben. Yaşanan her olayın ve her insanın hayatlarımıza giriş ve çıkışlarının sebebini, ancak belli bir zamanı geçmişte bıraktığımızda  anlayabildiğimizi ise sen benden iyi bilirsin.

Bazen bir yaraya ilaç, bazen ibret, bazen de yalnızca derin temiz bir nefes almamızı sağlayan özel insanlar, hayatlarımızın belli dönemlerine damga vurdukları da yadsınamaz bir gerçek..

O insanları ve yaşanmışlıkları “özel” olarak tanımlamamızın sebebi, yalnızca bizim içimizde kıymetli bulduklarımıza dokunmalarından başka bir şey değil elbet.

Ve yine bu insanlar, zaman içinde bizde ki misyonlarını doldurup bizle kesişen yollarını ayırabiliyorlar. Ya da belki bizler onları edinecekleri yeni misyonlara uğurluyoruz. Fakat bu ayrılan yollar onları hayatlarımızdan sildiğimiz anlamına gelmiyor. Çünkü beynimiz ve ruhumuz hissettiği hiç bir duyguyu unutmaya muktedir değil. İşte bu sebeple ki dost dediğimiz ya da ruh eşi dediğimiz insanlar içimizde yaşamaya devam ediyor. Kıymetleri ve özel kimlikleri değerinden hiçbir şey kaybetmiyor.

Bu insanlar tüm zamanların yani geçmiş ve geleceğin tam ortasında kendilerine ait bir zaman diliminde yaşamaya devam ediyorlar. Hepsi de iyi ki vardılar ve iyiki de var olacaklar..

Hayatlarımıza giren tüm özel insanlara,ve hayatlarımıza girdikleri güne selam olsun diyerek bitireyim mektubumu..

Kendine iyi bak sevgili Lev Nikolayeviç..

Sembolik bir miladın arefesinde..

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Umarım keyfin iyidir dostum. İnsan, hayatının belirli dönemlerinde ciddi geçişler yaşar, bilirsin. Edindiği tüm bilgileri, inandığı değerleri ve tecrübeleri yeni yapay bir milat baz alarak yeni bir güncellemeyle yaşamak ister. Bu isteğinin altında yatan neden genellikle kendini yetersiz hissetmesidir. Ancak buradaki yetersizlik eldeki var olanlar değil, sahip olduğu imkânları doğru bir zamanda ve düzlemde yaşayamamasıdır. Bu yeni yapay milat, kendisi için kendini gerçekleştirme ve kanıtlama güdüsüyle var olur. Kişi, flulaşan hayatını daha net bir hale, daha doğrusu daha iyi bir görüşlülüğe tabi etmek ister. Ara renkleri bilmek yetmez olmuştur hayatta. Tüm renklerin ebeveyni hükmündeki siyah ve beyazın üstündeki tozları silkelemek, onlara tekrar eski canlılığını kazandırmak ister.

​Siyah ve beyaz bizi gerçekte çıkması zor bir çemberin içinde yaşatsa da yine de bir tür koruma işlevi görür. Bu koruma bize riski düşük ama tatsız bir yaşamda “Nasıl mutlu olurum?” sorusuna cevap aratır. Hâlbuki asıl mutluluk çemberin dışıdır. Fakat kişi doğduğu andan itibaren yakın çevresince o çembere alıştırılır. Bireyler zaman içinde bu çemberin içinde olduğunu fark eder ve sıkıntılar yaşamaya başlar. Çünkü her çember bir döngüdür. İnsan döngüler dünyasında zaman zaman bunalır ve çıkmak ister. Fakat bu istek arkasında sağlam bir kararlılık gerektirir. O kararlılığa sahip olmak için o çemberden dışarı çıkmış ve başarılı olmuş insanları arar. Fakat bunu başaran insan sayısı çok az olduğu için o kişilere ulaşması da oldukça zordur.

​Fakat kişi, çemberden çıkmış ve başarılı olmuş o insanı bulursa cesaretlenir. Daha özgür ve özgün bir hayat için tüyolar alır. Çember dışındaki kişinin telkinleri çok değerlidir malûm. Onlarca başarı hikayesi anlatır kendisine dair. Geçtiği zorlukları, pes edecek haldeyken, çökecekken nasıl yeniden doğrulduğunu anlatır. Çember dar, çemberin dışıysa sınırsızdır. Sınırsız bir yaşamı yaşamak için tüm tabuları, etikleri ve normları esnetebilecek bir beyne sahip olması gerekecektir. O esnemeden doğan boşlukları neyle dolduracaktır peki? Ya da tam tersi, doldurmalı mıdır? Çemberin içinde kaldığı süre içinde her türlü bilgiyle dolmuş ve hareket kabiliyeti azalmış beyni, bu yeni sürece ne kadar sürede adapte olabilir?

​Bu süreci yaşayıp başarılı olamama ve çembere geri dönme ihtimali de hiç azımsanmayacak ölçüde yüksekken, bireyin bu yola çıkma cesaretini kazanması da oldukça zordur.

​Şimdi sen diyeceksin ki: “Bunları bana niye anlattın?” Haklısın, bunları sana anlatmamın bir nedeni var. Çünkü bugün, o çemberden çıkma arzumun gayet kabardığı ve çıkarsam istediğim o yapay milada ulaşabilme güdümün tavan yaptığı bir gün. Bugün o milada inanmış bir adam olarak yazdım tüm bu tespitlerimi. Evet… Bugün o yapay ya da sembolik miladın bir gün öncesinden seslendim sana. Umarım başarılı olurum. Sen de bana muvaffakiyetler dile, o yattığın huzurlu mekândan.

​Nur içinde yat, sevgili Lev Nikolayeviç…

Ortadan ikiye bölünmüşken diğer yanıma sesleniyorum..

​Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Bugün çok daha iyi anladım ki insan, 40’lı yaşlarda hayatın “ne olmadığını” daha iyi anlıyor. “Ne olmadığını” cümlesini özellikle yazdım bu arada, senin dikkatini çekmiştir mutlaka… İnsanın, hayatın ne olduğunu bildiğini sandığı onca yılın üstüne ne olmadığını anlayan hâli ne zor ve acınacaklı bir durumdur. Bence insan 40’tan sonra türlü yanılgıların batağında debelenme sürecine çok ciddi bir başlangıç yapıyor, sevgili dostum.

​İşte ben de bu süreçte,

  • ​Ne istiyorum?
  • ​Neden istiyorum?
  • ​Nasıl istiyorum?
  • ​Ne zamana kadar istiyorum?

​Gibi soruların tüm ağırlığını beynimde, kemiklerimde, iliklerimde ve dahi hücrelerimde bile hissettiğim bu dönemde, bugüne kadar hiç aramadığım fakat bu süreçte birikmiş tüm çıkış yollarını gayet ısrarcı bir şekilde arıyorum. Huzurla karışık ufak bir mutluluğu, gelenekten gelen türlü ahlaki değerden sıyrılmış ve kalıplaşmış onlarca kuraldan arınmış bir şekilde istiyorum.

​Binlerce beklentiden sıyrılıp sadece huzurla karışık ufak bir mutluluğu elde edebilmek ne kadar zor olabilir ki? sorusunu kendime sorup verebileceğim en kestirme fakat en tatmin edici cevabın peşindeyken, bana yardım edebilecek tek gücün Yüce Allah olduğunu bildiğim hâlde, şu bedbaht hâlimin izahını yapamamaktan çok ciddi utanıyorum.

​Gidişatı kestirebilecek sezilerime her zaman aşırı güvenen ben, şimdi dışarıda huzurla karışık ufak bir mutluluğa erebilmiş herkesin bana verebileceği en küçük nasihatine bile koşulsuz sarılmaya hazırım.

​Yukarıda anlattığım her hezeyanın 40’lı yaşlarda kendini göstermesi ise en sıkıntılısı. Belki 30 yaşlarımda bu bocalamalarla uğraşmak daha kolay olurdu kim bilir? “Yeter!” diyerek ani bir kaçışa yapışıp her şeyi arkada bırakmak…

​Sevgili dostum, sanırım ruhumun suları durdurulamaz bir inançla akıp yoluna çıkan her engeli aşmaya niyetlendi. İhtiyacım olan zaman mı, yoksa zamanın dışında kalmayı başarmak mı, inan hiç bilemiyorum. Tüm değerlerimle yeni bir güne uyanmak için uyumak istiyorum şu an.

​Görünüşe göre geleceğim, daha önce hiç geçmediğim yollara düğümleniyor sevgili dostum Lev Nikolayeviç.

​Yola çıktım ve yürüyorum bak!

Bilgi ve kültürün yetemediği yerde..

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Merhaba.

​Bence şu hayatta huzurlu ve mutlu olmak için bilgi ve kültür dışında bir şeye daha ihtiyaç var:

​AHLÂK’A!

​Beni hayatta çok yoran şeylerden biri de bilgi ve kültür yönünden kendini geliştirmiş insanların kurnaz, kalbi sürekli fesatlığa çalışan ve ikiyüzlü olanların amellerine şahit olmaktı. Hele hele yaşları ilerlemiş olanları daha bir sinir bozucuydu…

​Böyle insanlar tanıdığımda “Böylesine karakter fakiri olmalarının bir sebebi olmalı mutlaka.” diye düşünüyordum ister istemez. Mutsuz bir çocukluk mu, yoksa çok şımartılmış bir çocuk olmaları mı onları bu hâle getirmişti?

​İşin güzel yanlarından biri de böyle insanların doğruluk ve dürüstlük adına her türlü erdemi bilip, hatta çevresindeki insanlara tavsiye ederken tam ters mantıkta doğruyu kendi hayatlarında yaşayamamalarıydı. Kendini, çevresine hep iyi bir vatandaş olarak tanıttığını zanneden bu tipler, aslında az bir yaşanmışlık sonrası ne denli zayıf bir karakter olduklarını hemen ortalığa saçiveriyorlardı fark etmeden. Başkasının dedikodusunu ballandıra ballandıra anlatan bu tipler, iki gün sonra sizin dedikodunuzu başkasına yapmayacağının garantisini veremezdi size hiçbir zaman. Rabbim, menfaat peşinde koşan bu tipleri her daim benden uzak tutsun inşallah.

​Sağlıcakla kal…

​Tevfik Sadi

Dünyayla sürekli iyi geçinenler, aslında kendine en çok yabancılaşanlar değil midir sevgili dostum?

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Bu sefer gerçekten çok uzun bir zaman geçti sana yazmayalı. Üzgünüm…

​Öncelikle umarım keyifle yatışa devam ediyorsundur. Ben genel manada iyiyim. Şu salgın muhabbeti de bitiyor gibi görünüyor, bakalım, hayırlısı…

​Şimdi geleyim bu mektubu yazma sebebime. Mevzu küsmek… Hani şu sevdiklerimizle aramıza belirsiz süreli bir mesafe koyuşumuza verdiğimiz isim olan küsmekten bahsediyorum. Küsme konusunda tarihte ismi ön plana çıkan birkaç düşünürden biri de sensin, biliyorum. Küsmenin kitabını kim yazabilir diye sorsalar, herhâlde ilk akla gelen de sen olurdun. Senin küsüşlerin malûm, tamamen insanlığa! Zaman denilen şeyin içinde kendini kaybetmiş, maksatsız ve sorgulamadan yaşadığını sanan herkese küsmüştün sen.

​Ve bu küskünlüğün seni tamamen yalnızlaştırmış ve oldukça da yormuştu. Ama sen bu hâlinde kendine küsmedin hiç. Yaşamı, dünyayı, ahlâkı, sevgiyi ve doğruluğu tüm insanlığın üstünde tutarak büyüttün içinde. İnsanlık boş işlerle vaktini çarçur ederken sen hiç yılmadan anlatmaya devam ettin ölümlü dünyayı ve insanın ne ile yaşaması gerektiğini.

​Yoksa günümüz insanlığının yaşadığı aptalca küskünlüklerini senin irdelediğin küsme ile kimse kıyaslayamaz.

​Fakat bir de işin kendine küsme ve yabancılaşma boyutu var, hocam. Çağımızın insanı, kendine yabancılaşmanın en büyük şovunu sergiliyor desem yanlış olmaz. Kendine yabancılaşan insan, ilk önce ruhuna küsüyor aslında hiç fark etmeden. Kendi kendine anlamsızca uzaklaşıyor, akabinde de kendi dışında ruhu olan her şeye ve herkese…

​İmkânlar, kolaylıklar ve arzularla tıka basa dolu olan insan, gerçekten ne büyük zararda! Fakat yine fark etmiyor… Fark etmiyor.

​”Kendine küsme nedir?” diye sorsalar bana, “Aslını inkâr etmektir.” derdim. Öyle ya… İnsan bu dünyaya çok sağlam bir gaye ile gönderilip sonra bomboş, ziyan olmuş bir hayatla dönmüyor mu yurduna?

​Ben, meselâ, bu inkârın ne kadar yanlış olduğunu bildiğim hâlde yine çoğu zaman karışıyor ve sapıtıyorum bu yolda. Allah’tan sonra toparlanıyorum. Ya peki gerçekle yüzleşmeye korkanlar? “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” sözüne tam biat edercesine hesapsız ve kitapsız yaşayanlar ne zaman uyanır?

​Ya da hiçbir kere uyanabilecek midir?

​Aslında şimdi şu muhabbeti seninle karşılıklı yapabilseydik kim bilir ne teşhisler, ne çözümlemeler yapardın sazı eline alıp…

​Ben kendine küsmeyenler sınıfında yaşamaya çalışıyorum her zaman. En azından niyetim hep halis. Ameller zayıf olsa da niyetim temiz ve bir şekilde ayakta kalmaya çalışıyor.

​Umarım her şeyi gören Rabbimiz benim bu niyetimin karşılığını üstüne rahmetini ekleyerek verir. Çünkü sadece “Hakkımı ver.” desem, biliyorum ki yüzümü yerden kaldırıp Allah’ın yüzüne bakmaya cesaret edemem. Rabbim bizi bizle yalnız bırakmasın inşallah.

​Benden bu kadar bu mektupla. Rahatın bol olsun, nurun tepende pırıl pırıl parlasın aziz dostum.

​Görüşmek üzere…

Yeni normalleşme diye bir şey yaşıyoruz..

Sevgili Lev Nikolayeviç…

En son mektubumdan sonra yine epey bir zaman geçti. Öncelikle sevindirici bir haberle başlayayım. Kovid denilen virüs, etkisini artık epeyce bir kaybetti. Tabi bunda virüs için geliştirilen ilaçların tedaviye olan katkısı da bir hayli fazla. Tüm dünya devletleri ve halkları artık yeni bir normalleşme içinde. Alınan sıkı tedbirlerse giderek gevşetiliyor. Tabi senin memleket virüsü tam olarak kontrol edemediğinden bir çok Avrupa devletinin gerisinde..

Haber kanallarının dediğine göre, aşı da tüm zamanlardan daha hızlı bir şekilde yıl bitmeden onaylanacak.Fakat bu süreçte ihtiyatlı davranmayı elden bırakmıyoruz. Maske ise bizim en güvendiğimiz eşyamız hatta aksesuarımız oldu.

Bizde ise biliyorsundur Ramazan ayı çok sönük bir şekilde yaşanıyor. Nerde o eski ramazanlar klişe cümlemizi artık hakkını vere vere kullanıyoruz öyle ya, Ne kalabalık iftar sofraları, ne teravihler bu Ramazan yok. Ramazan’ın ortasına geldigimiz bu günde, artık hepimiz bari bayramı biraz olsun keyifli geçireceğimiz umuyoruz. Baş belamız olan büyük AVM ler bile artık açılma sürecinde. Ama kovid sayesinde AVM siz bir yaşamın var olabileceğini test etmiş olduk çok şükür. Umarım bu eski AVM hapisliğimiz yeniden canlanmaz. Çevrenin ve doğanın az da olsa nefes aldığı sürecinde sonuna geliyoruz. Hava kirliliği, eksoz dumanları, deniz kirliliği gibi ve de Trafik çilelerininse tam arefesindeyiz.

Bana gelince.. Çok şükür ki iyiyim. Şu karantina günlerinin bana kattığı bir iki güzel şeyde oldu. Öncelikle mutfakta ne kadar iyi bir aşçı olduğumu anladım. İkincisi ise her zaman şikayet edip durduğum kitap okuyama sürecini yendim. Aynı an da okumaya çalıştığım 3 kitabım sürekli elimde. Kısmetse bayrama kadar bitirmiş olacağım. Bir aksilik olmazsa tabi. Bunun dışında çok uzun zaman önce içimde sönmüş olan yabancı dil öğrenme isteği yine kabardı çok şükür. Bu heves nasıl birden alevlendi diye sorarsan, bende bilmiyorum. Fakat iyi ki geldi diyorum. İngilizcesi gayet iyi olan bir arkadaşın tavsiyeleri de, sanki hızlı yol aldıracak gibi duruyor. Ama tabiki zamana ihtiyaç var. Bu süre en az bir yıl.. Bakalım bu heves aynı bundan öncekiler gibi 2 haftada sona mı erecek, yoksa süreç sonunda belli bir noktaya mı getirecek, hep beraber göreceğiz..

Bende haberler şimdilik bu kadar sevgili dostum. Sanada Allah rahatlık versin. Görüşmek üzere inşallah..

 

Dostum, sanırım yakında kazanacağız..

Sevgili Lev Nikolayeviç

Umarım keyfin iyidir. Biz hayattakiler yani yaklaşık 3 milyar insan, tüm zamanların en hızlı yayılan salgını olan Koronayla mücadele etmeye devam ediyoruz. Tabi güzel gelişmeler de var. Seninde haberim oluyordur. Bilim insanları ilaç ve aşı için harıl harıl uğraşmaya devam ediyor. Bu uğraşılar sonucunda ümmin plazma tedavisi,bir çok yönteme göre daha başarılı çıktı. Yani bu tedavi bizler için tam manasıyla bir umut ışığı.. Çok şükür bizimkiler de önemli sonuçlar almaya başladılar.

Dünyada bir çok devlet salgının önüne geçmek için mücadele ederken, salgının ekonomik sonuçlarını kimse şuan kestiremiyor. “Dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” iddiasına,toplumların %80 i katılıyor artık. Fakat yeni dünya sistemi ve bu düzeni kim kontrol edecek belli değil. Şuan bu konuda en çok adı geçen devlet, tabiki Çin devleti. Sana haberler ne kadar ulaşıyor bilmiyorum ama,Çin, halkı üzerinde yeni bir sistem kurmaya çalışıyor. Yani tek tip vatandaş profili yaratmak adına tüm insanlarını tek tek takip ediyor. Ülkede 200 milyon kamera sistemi var. Vatandaşına kurallara uyarsa iyi puan, kötü ve zararlı davranışlar gösterirse kötü puan vererek prototip vatandaş muamelesi çekiyor. İyileri mükâfatlandırma kötüleri cezalandırma gayreti içine girmiş senin anlayacağın. Yani tamamen kendine tabi robotlara dönüştürme derdinde insanlarını. Ne kadar acı değil mi? Üstelik Çin, bu sistemi önce kendi ülkesinde sonra da tüm dünyada yayarak uygulatmak istiyor. Bilmem tanırmısın, bizim rahmetli Mısıroğlu hoca 2015 te şöyle bir iddia ortaya atmıştı. ( Allah rahmet eylesin ) “2020’de Amerika gerilemeye başlayacak. Küresel sermayenin sahipleri Evangelistler, Çin’i yeni süper güç yapacaklar” Valla ne yalan söyliyim Çin’in sadece 10 yılda böyle büyümesi bana muazzam korkutucu geliyor dostum. Ve sanırım Mısıroğlu hakkı çıkacak. Çin Dünya’nın yeni sahibi olma hevesine çoktan kapılmış. Allah sonumuzu hayretsin..

Bir mevzu daha var havadislerimin içinde. O da Eski ünlü bir mankenin 8 yaşındaki oğlunu kaybetmesi. Eee ne var bunda? diyeceksin şimdi sen. Ama bir dur! gerisini anlatayım.Cennet’e yani sizin oraya gelen yavrucağa toplumca çok üzüldük. Tabi bu üzüntünün kaynağının içinde,vefat eden meleğin annesinin ve babasının ünlü olması da yatıyor. İnsan tanıdığı bildiği insanları kaybedince çok daha fazla üzülüyor. Hele bu bir çocuk olursa..

Tabi sanat, sosyete camiası bu ünlü anneye baş sağlığı dileklerini sunuyor sosyal medyadan. Biz halkta bu üzüntüye daha fazla ortak oluyoruz doğal olarak. Başkasının derdiyle dertleniyoruz bu şekilde. Sen halâ merakla bekliyorsun mevzuyu nereye getireceğim konusunda değil mi? Bekle az kaldı..

İşte bu vefattan sonra aklıma, anası babası ünlü ve saygın olmayan sıradan insanların çeşitli sebeplerden ölen ya da öldürülen çocukları geliyor. Sonrada onlar için bu çocuktan daha fazla üzülmediğimi farkediyorum. Yani demek istediğim dünyanın dört bir tarafında her gün açlıktan,savaşlardan, bakımsızlıktan, hastalıktan binlerce çocuk ölmesini çok kanıksamışım. Tabi bir tek ben değil tüm toplum bu halde.. Bir şekilde düzenli olan herşeye alışıyor ya da alıştırılıyoruz biz insanlık. Tabi sen ve senin döneminde yaşayan hiç kimse, bu sosyal medya denilen, insanı asosyal hale getiren medya ile tanışmadınız. Bu konuda çok şanslısınız ne yalan söyleyeyim. Sürü psikolojinin altını çağını yaşayan günümüz insanlığı,artık çok hazırcı ve önüne koysan tüketen bir canavara dönüştü. Sorgulama, hayatın sırlarını aramak gibi erdemler falan, artık sizin dönemlerinizde kalan nostaljik güzel gayretlerdi. Toplumları kontrol eden güçlerin bile artık kontrolü sağlamakta yetersiz kaldığı dönemler bu dönemler.

Başkasının derdiyle dertlenmemiz için yönlendirilmeye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü artık bunu tek başına yapabilecek bir kalbe ve şuura sahip değiliz.

Neyse.. Daha fazla anlatıp canını sıkmayayım. Sen bu dünya için yeterince kafa patlatmış olan bir adam olarak, görevini zaten bu dünyada yaşadığın anlarda hakkını vererek yapmıştın. Allah razı olsun dostum. Umarım cennettesindir. Ve keyfin yerindedir. Ben kendi adıma, arkanda bıraktığın çok anlamlı ve değerli hikâyelerle,gönül zenginliğimize yaptığın tespit ve ettiğin tavsiyeler için teşekkür ediyorum. Oradaki tüm değerli büyüklerime çok selamlarımı ilet lütfen. Görüşmek üzere..

Nur içinde yat Lev Nikolayeviç..

Korona günlüklerine devam..

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç

Keşke kalkıp şu dünyanın içine düştüğü aciz hali görebilseydin! Sana bir önceki mektubumda bahsetmiştim korona virüsünden. Son iki haftada bilim insanları epey fikir sahibi oldular bu illet hakkında. Ortaya 4 madde koydular. Dediler ki: Lüzumsuz gereksiz evden dışarı çıkmayın. Çıkarsanız da kalabalık yerlerde dolaşmayıp, insanlarla en 1mt uzakta kalın. Ve hapşırma ve öksürme sırasında etrafa damlacık ve tükürük saçmayın. En önemlisi elinizi sık sık dezenfekte edin. Su,sabun,kolonya vs..

Gel gör ki bu üç madde cağımız insanına öylesine zulüm, öylesine zor geldi ki inanamazsın.

E haliyle vaka sayısı ve buna bağlı gelişen ölümlerde pik yaptı. Dünyada 15 bin. Bizde ise 75 varandaş bu virüs nedeniyle hayatını kaybetti. Avrupayı hele hiç anlatmayayım! Önünü alamadıkları virüsün etkilerini 2.dünya savaşından beri hiç bir olayda, böylesine derinden hissetmemişlerdi. Teknoloji de ve teknikte muazzam yol kateden Avrupa, sağlık hizmetlerine hiç yatırım yapmamalarının bedelini çok ağır ödüyorlar. Tüm dünya bu virüse etkili bir aşı bulundu haberini bekliyor her gece Tv’de, haber bültenlerinde..

Dünya yeniden şekilleniyor sevgili dostum. Savunma sanayi,eğitim sağlık ve iletişim stratejileri yeniden belirleniyor. İnsanlık gelecekle ilgili beklentilerini azaltmaya hazırlanıyor. Evet belki sizin zamanlarınızda da yine salgınlar vardı. Fakat böylesine hızlı yayılmıyordu. Tabi ki ulaşım koşulları bunda etkili en başta. Bugün dünyanın bir noktasında bulaşıcı virüs kapan x vatandaş, bu hastalığı 4 ay’da tüm dünyaya bulaştırabiliyor. Bu hastalık konusunda Çin,dünya için en büyük tehdit durumunda. Bu ufak tefek insanların bulduğu her b*ku yemesi sebebiyle tüm dünya bu milletten korkar oldu. Bir de öyle böyle değil bit gibi üremeye devam ediyorlar. Sayıları neredeyse 2 milyar! Olacakları var sen düşün! ( Bu arada Çin ve Hindistan dünyanın neredeyse yarısını oluşturuyorlar. Dünya nüfusuysa 8 milyar oldu. )

İşte böyle sevgili Lev Nikolayeviç. Gündem her saat başı Korona virüs,ve tüm insanlık hayatta kalmanın hesabını günde en az bir kere yapıyor.Anlayacağın herkes Korona günlüklerine devam ediyor. Umarım sen orada rahatsındır. Sağlıcakla kal sevgili dostum..

 

Biz de evdeyiz işte..Naapcan?

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç

Biliyorum bana kızıyorsun. Uzun zamandır yazamayışıma ifrit oluyorsun. Ama inan bilerek ihmal etmedim seni. Web sayfamı teslim ettiğim el değişti. O değişim sırasında da ufak tefek sorunlar sebebiyle de yazamadım.

Neyse..

Kardeşim, bir bilsen ne haldeyiz. Panik havası etiketiyle Kovid-19 adında tüm dünyada toplumları kendine esir eden bir virüs’le uğraşıyoruz. Yalnız enteresandır bu salgının yaygarası virüsten daha hızlı ilerliyor. Dolasıyla tüm devletler virüsten çok bu panik atakla uğraşıyor. Bir de şu aşı meselesi var tabi. Bir aşı’yı bulmak zor değil dostum. Aşı’yı dünyaya yettirmek zor. Çünkü üretim aşaması uzun sürüyor. Bu bulaşıcı hastalıkların en babalarıyla sizin toplumlarınız uğraşmıştı biliyorum. Ki senin validen de tüberküloz’dan vefat etmişti yanılmıyorsam. Sonra sende ciğerlerinle ilgili sorun yaşayıp, ayrılmıştın aramızdan. İşte bu Kovid-19 sizin dönemdeki virüsler kadar kuvvetli olmasa da, yaratılan korku iklimi ve bilinçsizlikle, tüm hayatı olumsuz etkiliyor.

Bu arada seninkiler de bu korona virüsle mücadele konusunda fena sayılmaz dostum. Ama kimse kusura bakmasın bizim devlet, dünyada bu virüsle en iyi mücadele eden örnek devlet konumunda..

Ama gel gör ki, Avrupa’da ki bir kaç devlet bu salgını hafife aldığı için ciddi bedeller ödüyor dostum. Başta İtalya ve İspanya bundan nasibini aldı. Bir de Ortadoğu’da İran var tabi. İran neredeyse İtalya’yı yakalayacak, ölüm konusunda..

Başka anlatacak ne var? diye soracak olursan valla bi halt yok dostum. Mektubumun en başında da belirttiğim gibi, TV ve sosyal medya bu salgını koca bir yaratığa dönüştürme derdinde. Sanki Korona karımız/kocamız olmuş, beraber yatıyor beraber kalkıyoruz.

Daha detaylı bilgilere, Korona sebebiyle sizin oraya intikal etmiş yaklaşık 8 bin merhum’dan ulaşırsın artık..

 

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

 

 

Sevgili Lev Nikolayeviç.

Bilirsin ben günlük tutmayı hiç beceremedim ömrü hayatımda. Bir kaç kere denedim. Ama her defasında ya çok etraflıca yazdım. Ya da çok kısa. Ayrıca günlüğün ikinci kişiler tarafından okunması ihtimali de bana hep geri adım attırdı. Şimdi sen diyeceksin ki, “ya hu kilitli ajandalardan kullansaydın” Doğru söylüyorsun. Tabi ben onu da düşündüm ama ne bileyim, hevesim kaçtı herhalde o zamanda.. 

Neyse.. 

Aslında şimdi aklıma geldi. Ben niye bu günlük olayını sana bir mektup şeklinde tutmuyorum? Hem bu sayede ben şu beceremediğim günlük tutma alışkanlığını kazanırım. Hem de sen bir zamanlar çok ciddi sıkıntılar içinde yaşadığın bu dünyadan haberdar olursun.

Nasıl fikir?

Tabi sen bu önerimden sonra içinden : “Eyvah b*ku yedik. Bu taraftada huzur yok be kardeşim” demişsindir kesin. 🙂 Ama samimi söylüyorum niyetim seni  üzmek değil. Belki merak ediyorsundur dünya ve insanlık ne halde diye..

Anlaştıysak biraz anlatayım sana buraları. Öncelikle memleketim zor süreçlerden geçiyor. Senin zamanında Ortadoğu bu kadar kaos içinde değildi tabi. Şimdiyse Başta Amerika sonra İsrail akabinde Avrupa ve senin  Rusya’da yer kapma savaşında bu coğrafyada. Üstelik İki Ortadoğu ve bir asya ülkesiyle ittifak halinde. Elbette ki Amerika’ya karşı..

Şu anda dünya,kavimler göçünden sonraki en büyük savaş göçlerini yaşıyor. Milyonlarca insan kimyasal silahlar sebebiyle ya öldü ya da göç’e zorlandı. Şu anda benim ülkem 4 milyon Suriyeli mülteciye bakıyor. Üstelik tek başına. Sınırımıza biriken Suriyeli ise 2 milyon tahminen. Herşeyden kötüsü ülkem oradaki savaşı ve zulmü durdurmak adına büyük bir mücadele veriyor. Son 2-3 yılda 100 e yakın askerimizi şehit verdik. Fakat kararlılığımız sürüyor. Sizinkilerle yeni bir mutabakat yaptık bu akşam. Putin diye bir lideriniz var şu anda sizin. Yaklaşık 20 yıldır halkın ondan vazgeçmiyor. Gerçi haberin vardır senin 🙂 Senin memleketin sonuçta. 

Yine dünyanın savaşlar dışında bir sorunu daha var. O da hastalıklar.. Çin’de doğan yeni bir virüs var. Adı Korona. Ya da diğer adıyla Kovid 19. Sadece Çin’de ölen insan sayısı 3 bin’i buldu. Üstelik bir de hemen hemen heryere sıçradı. Avrupa’da nasibini aldı bu virüsten. Çok şükür ki bizim sağlık bakanlığı çok tedbirli bu konuda. O sebepten tek bir vatandaşımızı bile bu hastalıktan kaybetmedik. Hatta bu bölgede hastalığın görülmediği tek ülkeyiz diyebilirim sana. Umarım böyle devam eder. 

Bunun dışında öyle çok büyük sorunu yok dünyanın. Yani senin anlayacağın Dünya’da en büyük sıkıntıyı son yüz senedir yalnızca müslümanlar çekiyor. Senin zamanında birbiriyle sürekli kavgalı olan Avrupa, artık birbirine bulaşmıyor. 

Hah! bir de biz geçen hafta 4 yıldır yine tek başına baktığımız yaklaşık 130 bin sığınmacıya sınır kapılarını açtık. Yani artık ne gidene kal, ne de kalana git demiyoruz. Tabi bu hamlemizle Avrupa’nın huzuru kaçtı sevgili dostum Fyodor. Hele Yunanistan 3.5 atıyor desem yeridir. Bu korkuyla 3-5 mülteciye de kurşun sıkıp öldürmekten geri durmadılar. Biber gazları,ses bombaları, dayak atma gibi tüm insanlık dışı davranışları göstermekten ve insanlık suçu işlemektende korkmuyorlar. Ne de olsa arkalarında ki destek Avrupa! 

Valla sevgili dostum. Bu sana İlk mektubum. Seni çok baymadan mektubuma son vereyim. Oraya intikal etmiş tüm değerli âlimlere, filozoflara ve değerli isimlere de çok selâm..