Geçmişin İncisi, Bugünü İnşa Etmek: Sankofa ve Özüne Dönüş Yolculuğu

Hayat bazen bize hep önümüze bakmamızı, arkamıza asla takılı kalmamamızı söyler değil mi? “Geçmiş geçmişte kaldı, önüne bak!” ezberiyle büyürüz. Oysa Gana’nın Twi dilinde öyle bir kelime var ki, bu ezberi nazikçe ama derinden sarsıyor: Sankofa.

​Görselde de görebileceğiniz gibi Sankofa, başını geriye çevirmiş, sırtındaki yumurtayı gagasıyla alan zarif bir kuş figürüyle temsil edilir. Kelime anlamı olarak da “Geri dön, ara, bul ve al” demektir. Bu, geçmişe takılıp kalmak ya da orada hapsolmak değil; aksine geçmişin omuzlarımızda bıraktığı tozlu raflardan, bugüne ve yarınımıza lazım olacak cevherleri toparlayıp yola devam etmektir.

​Düşünsenize, elinizde çok kıymetli bir yumurta var. O yumurta, geçmişte yaşadığınız acı-tatlı tecrübeleriniz, hatalarınız, başarılarınız ve öğrendikleriniz… Hani bazen “Keşke o hatayı hiç yapmasaydım” deriz ya, işte o hata bile aslında bugünkü bilgeliğimizin yumurtası. Günlük koşturmacalar içinde hepimiz bir şeyleri arkamızda bıraktığımızı zannederiz. Üniversitede yaptığınız o büyük sunum heyecanını hatırlayın; ilk başta ne kadar korkunç gelmişti değil mi? Ya da kalbinizin ilk kez kırıldığı o anı… O zamanlar dünya başına yıkılmış gibi hissedersin ama zamanla o acının seni nasıl da dönüştürdüğünü, bugünkü güçlü duruşuna ne kadar harç koyduğunu fark edersin. İşte Sankofa kuşu tam da bunu yapar: Başını eskiye çevirir, o tecrübeyi oradan nazikçe alır ve bugünkü yuvasına taşır.

​Geçmişi bir nehir gibi düşünebiliriz. Nehir sürekli akar gider, aynı suda iki kez yıkanılmaz. Fakat nehrin getirdiği tortular, kıyıda bıraktığı izler vardır. Eğer kıyıya vurmuş o sedefli taşları toplamazsak, ellerimiz bomboş yürürüz. Sankofa, bize zamanın tek yönlü akıp gitmesine rağmen bilincimizin çift yönlü çalışabileceğini fısıldar. Bazen durup arkaya bakmak bir zayıflık değil, yola daha sağlam basmak için bir “es” vermektir. Tıpkı mutfakta eski bir tarifi hatırlamak gibi; nerede hata yaptığını bilirsen, bu seferki kek kabartma tozunu tam kıvamında koyarsın. Hayat da böyle değil mi?

​Sankofa’nın o geriye dönüp bakan narin duruşu, insana istemsizce tasavvuftaki derin kavramları hatırlatıyor. Tasavvufta da insanın kemâle erme yolculuğu hep bir “özüne dönme” hikayesidir. Mesela “Nefsini bilen Rabbini bilir” düsturu tam da böyledir. İnsan dışarıda, gelecekte ya da sürekli koştuğu yarınlarda bir şey ararken kaybolur. Oysa tasavvufi bakışta “geri dönmek”, kişinin kendi içindeki âleme seyahat etmesidir. Tıpkı Sankofa kuşunun sırtındaki yumurtayı gagalaması gibi, derviş de kendi iç dünyasının katmanlarını aralar; geçmişteki hatalarını, nefsani oyunlarını ve yaşanmışlıklarını gözden geçirerek oradaki bilgeliğe ulaşır.

​Bir diğer derin öğreti ise “Elest Bezmi” ve vuslat anlayışıdır. Tasavvufta ruhlar, “Elestü bi-Rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değilim?) sorusuna “Belâ” (Evet, Rabbimizsin) diyerek cevap verdikleri o ezelî ahit anını unutmamakla yükümlüdür. Dünya gürültüsü içinde bu ahit unutulur gibi olur ama insan ömrü boyunca aslında hep o kökene, o aslî vatanına geri dönmeye çalışır. Sankofa’nın “Geri dön, ara, bul ve al” çağrısı, tasavvuttaki bu aslına rücu etme (özüne dönme) haliyle ne kadar da güzel örtüşüyor. Hani Yunus Emre “Bir ben vardır bende, benden içeri” der ya; işte sırtımızda taşıdığımız o geçmiş tecrübeleri toplamak, o içerdeki “benden içeri” olan hazineyi fark etmektir.

​Bugün, bu yazıyı okurken kendi hayatına şöyle bir başını çevirip bakmanı dilerim Sankofa gibi. Sırtında taşıdığın, belki de unuttuğunu sandığın hangi tecrübe seni bugünkü sen yaptı? Belki yıllar önce kaybettiğin bir iş, belki vazgeçtiğin toksik bir ilişki, belki de sabretmeyi öğrendiğin zorlu bir dönem… Geçmişten korkmayın, ondan kaçmayın. Onu küçümsemeyin de. Başınızı hafifçe geriye çevirin, oradaki kıymetli yumurtayı alın ve bugünün sepetine koyun. Nereye gidersen git, hangi yoldan yürürsen yürü; ne geçmişini unut ne de aslından kop. Çünkü yarın yola devam etmek için o tecrübeye, dünden çok daha fazla ihtiyacımız var.

“Görünenin Ötesi: Tehlikenin Anatomisi.”

“Aslan ve panter zararsızdır; oysa tavuklar ve ördekler çok tehlikeli hayvanlardır,” dedi bir solucan çocuklarına.”

–Bertrand Russell

Bir solucanın gözünden dünyaya bakmak ya da Bertrand Russell’ın o meşhur hikayesindeki gibi, hayatta tehlike dediğimiz şeyin aslında tamamen koltuğumuzdan baktığımız yere göre değiştiğini fark etmekle başladı her şey.

​Düşünsenize, bir solucan için aslan ya da panter nedir ki? Ama tavuklar ve ördekler, işte onlar yerin altındaki o sessiz dünyada doğrudan ölümcül birer avcı!

​Hayat da böyle, değil mi? Karşımıza çıkabilecek on binlerce kötü olasılık var, ama önemli olan hangisinin bizim doğrudan kapımızı çalınacağını bilip ona göre tetikte kalmak. Bu noktada ölçülülük ilkesi devreye giriyor; herkese hak ettiği kadar güven vermek ve zaaflarımızı herkese göstermemek, bizi çoğu zaman koruyan ve savunmasız bırakmayan bir kalkan gibidir.

​Önyargıların koruyucu bir kalkan olarak işlev görebileceği fikri de bana çok zaman güven verir. Deneyimlerin ve öğrenilmişliklerin oluşturduğu bu filtre, potansiyel tehditlere karşı daha hızlı tepki vermemizi sağlayabilir. Dengeyi korumak ve önyargıları doğru dozda kullanmak, kaygıdan uzak, ancak korunaklı bir yaşam sürmek için kritik bir öneme sahiptir benim gözümde.

​Sonuç olarak, aslanların ve panterlerin dünyasında tavukların ve ördeklerin çıkardığı gürültüyü duymak bir uyanıklık meselesidir. Kendi bahçemizde neyin tehlikeli olduğunu bilmek, işte gerçek bilgelik budur.