Hayat bir gerçeklik ve biz onu anlayacak kadar sonsuzsuz..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bu sefer gerçekten ama gerçekten uzun zaman oldu sana yazmayalı. Sanırım deve yaptığım pireler beni bu sefer her zamankinden fazla yordu

Sana şimdi uzun uzun havadis yazacak değilim. Sadece aslında hep bildiğim ama ama içselleştiremediğim bir farkındalığımı, şu an itibariyle içselleştirdiğimi söylemek için yazıyorum. Ki biliyorum sen bunu belki benden çok daha önceki yaşlarda anlamıştın.

Ve diyorum ki;

Hayat kısa falan değil. Hayat sadece onu yaratanın istediği büyüklükte. Belki bir zerre, belki de sonsuz bir alan. Biz sadece onun gerçek olduğunu anlamak için yaşıyoruz. Hayatın bir bölümünde var olmuşsak aslında gerçekte sonsuzuna uzanacağımız kesindir.

Hepsi bu kadar sevgili dostum. Görüşürüz.

 

 

Senin için güç nedir? Tolstoy için sevgi ve ahlaktı..

Tolstoy başkadır benim için. O tam bir ahlakçıdır. İçindeki sevgi ve hakikat duygusunu hiç çekinmeden söyler ortaya. Alan alsın der. Almayana da bozulmaz yalnızca üzülür. İnsanın dünyada sürekli mutluluk arayışına da anlam veremez. Sevgi ve ahlakın olduğu her yer aslında mutluluktur der.

Güç dediğimiz şeyi ise sevgi ve ahlak olarak tanımlar Tolstoy. Güçlük ya da zorluk dediğimiz kavramın liste başına da zaman ve sabır’ı koyar. İnsan, asıl güce duruşu ile sahip olur. “Güçlü olmak sıçramak değil savrulmadan ayakta dimdik bir duruşa sahip olmaktır” sözü de, bu fikrini tamamlar.

 

Sevgi konusunda değil ama ahlakçı olma konusunda benzedigimi düşünürüm Tolstoy’a. Bazen bu doğruluk ve hakikat savunuculuğum, kendi menfaatlerimin bile önüne geçer. Savunduğum hakikat bana zarar verecek olsa bile, bir adım geriye atmam. Yani çuvaldızın batma sırası bana gelmişse, buyursun batsın derim.

İnsan,çevresindeki insanların sürdüğü hayatlardan her halükarda etkilenir. Çevrenizde sağlıklı ve kendini eğitmiş terbiye etmiş insan ne kadar çoksa, sizde o kadar huzurlu yaşarsınız. Bu çevre aynı zamanda sizin hata yapma ihtimallerinizin yüzdesini de oldukça aşağı çeker. Bizdeki ahlaçılığın kaynağı elbetteki islamdır. Tevhid ve tebliğ bizim toplumsal ve ruhsal ayakta kalışımızı destekler her zaman. Fakat son yüzyılda, bu destekçiyi bir yana bırakıp sözde evrensel medeniyetin tavsiyelerine uymaya çalışıyoruz. Oysa güzel ahlakın doğuşu, Allah’ın peygamberlerini eğitmesiyle başlar. Hz. Adem’den bu yana bizler bir ahlak ve hakikat zinciri oluşturmuş peygamberlere tabi olmuşuzdur. Şimdi bu tabiyeti bırakıp, dünyanın ekonomik medeniyetine sahip devletlerinin ahlak ve özgürlük nidalarına uyarak, ahlakı sanki ilk defa keşfetmeye çalışıyor gibiyiz.

Neyse..

Çok dağıtmayayım konuyu. Bugün Tolstoy’un bir kaç bomba tespitler içeren sözlerini karıştırdım. Bir çoğunu bilmeme rağmen, yine de her okuyuşta derinden etkilenmekten alamıyorum kendimi. Bakın, muhteşem tespitler ve tavsiyeler içeren o harika sözlerini,paylaşayım hemen şuracıkta..

  • Dikkat et, ahlak kurallarına basıp geçme! O intikamını çabuk alır.
  • İnsanlar nasıl olsa konuşmayı öğrenirler. En önemli ilim ise nerede ve ne zaman susacağını bilmektir.
  • Senin yanında başkalarının hakkında kötü, senin hakkında iyi konuşan adamı hiçbir zaman dinleme!
  • İnsanın gerçek gücü sıçrayışta değil, sarsılmaz duruşundadır.
  • Şayet konuşmadığın söz için bir defa üzülüyorsan susmadığın için yüz defa üzülebilirsin.
  • Kendi yapabileceğin iş için başkasını rahatsız etme!
  • Kaybettik çünkü kaybettiğimizi söyledik.

Hepside müthiş öyle değil mi? Bence Tolstoy, Başta Rus halkı ardından da tüm toplumlar için Allah’tan bir hediyeydi. Fakat ne Ruslar ne de dünya onun kıymetini çok geç anladı. Onu yalnızca bir yazar ve edebiyatçı sanmak en büyük hatamızdı. O aslında bir âlim ve mütefekkirdi. Yazmak, onun için bir araçtı öğütlerini ve uyarılarını bizlere öğretmek için. Sürekli dolan ve sürekli boşalmak için didinen bir ihtiyar bilge.. Tolstoy..

Şimdi kafayı şu söze yoruyorum. “Kaybettik çünkü kaybettiğimizi söyledik” Muazzam derin bir söz bu. Dünyada yaşarken türlü statülerle inişli çıkışlı bir hayat sürdüren Tolstoy, hem bir toprak ağası, hem bir devrimci, hembir dindar, hem de bir ahlakçı olarak süper karışımdır görebilenler için.Kaybetmemizin sebebini,kabullenişimiz olduğunu üstüne basarak söyleyen Tolstoy’a buradan rahmet diliyorum.

Ne muradım varsa vermesin Allah. Hayırlı olanı sevdirsin

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Merhaba.

​Bugün, rutin bir pazar alışverişi sonrası, kulaklarımın neredeyse 30 senedir aşina olduğu fakat manasını ve derinliğini hiç irdelemediğim bir dua işittim. Aslında işittim denemez; çünkü bu duayı eden dilenci kadın, kelimeleri ağzında ticari bir slogan gibi geveleyerek söylüyordu gördüğü herkese. Dilenmek için açtığı sol eli ve “Allah ne muradınız varsa versin” ile “Allah razı olsun” duaları, bu meslek için gayet yeterli iki sermayeydi.

​Dilencinin ağzına sakız olmuş ve değerini artık tamamen kaybetmiş olsa da bu cümleler bana derinden felsefe yaptırdı o an, dostum. Allah, insana her muradını verir miydi? Biraz düşününce, “Neden olmasın?” dedim. Fakat kulun her muradı (isteği, arzusu) hayır mıdır? sorusunu sorunca kendime, aldığım cevap da “Olamaz” şeklinde geldi.

​İnsana kalsa, nefsinin elinde her şey bir murat görünümü kazanırdı. İnsanda bitmek tükenmek bilmez bir ihtiyaçlar listesi yok mudur? İnsan her şeyi sıkılmadan ve sınırsızca istemez mi?

​O zaman netice itibarıyla bu dua, dilencinin ettiği bir hayır duası da olamazdı. Sonra aklıma şöyle bir şey geldi: Acaba dilencinin önünden geçen kaç insan, Allah’tan kendisi ve çevresi için gerçekten hayır getirecek ne isterdi? Yani dünya malı ve konforu dışında, hakikat adına ne talep ederdi?

​Mesela şöyle dua eden kaç kişi olurdu:

“Allah’ım, sen beni ve ailemi kaza beladan koru.”

Ya da:

“Allah’ım, sen beni sana layık olan kullarından kıl.”

Veyahut şöyle bir dua:

“Allah’ım, sen tüm Müslümanları, özellikle de zulme uğramış kullarını koru, onlara sabırlar ihsan eyle ve yüzlerini güldür.”

​Sanırım bu tip duaları eden kul sayısı bir ikiyi geçmezdi.

​İnsan, çoğu şerri hayır diye sahiplenmeye bayılır. Açıkça felaketini getirecek arzu ve istekleri bir an düşünmeden Rabbinden isteyiverir. Zenginliği ve bu zenginliğin getireceği eşya ile keyfi, ahiretini yakma ihtimaline rağmen ister de ister…

​Sevgili dostum, ben bir dilenci olsam (Allah kimseyi kendisinden başka kimseye muhtaç ettirmesin) bu duaya ufak güncellemeler atardım. Ezbere ve artık klişe olmuş kalıpları bırakır; daha farklı, insanların kulaklarının değil ruhlarının duyacağı dualar ederdim.

​Şöyle derdim mesela:

“Allah size hayırlı olanı sevdirsin.”

Veya:

“Allah çoluk çocuğunuza iman versin.”

“Allah evinize haram lokma sokturmasın,” da olabilirdi 🙂

​Ben yolda bir dilencinin bu tip dualar ettiğini duysam, sanırım daha samimi bulur ve belki o dilenciyi memnun edecek bir miktar meblağı da eline sayabilirim. Dualar mühimdir dostum, bilirsin; özellikle de başkası ya da başkalarının hayrı için edilen dualar.

​Hazır duadan açılmışken, senin için de küçük bir dua edeceğim mektubumun sonunda, sevgili Lev Nikolayeviç.

​Görüşmek üzere dostum, Allah’a emanetsin…

Özel insanlar, geçmişle gelecek arasında bir zamanda yaşarlar

Sevgili Lev Nikolayeviç

Öncelikle Selamün aleyküm..

Umarım rahatın iyidir. Bende çok şükür ki iyiyim. Hayatın lüzumlu ve de lüzumsuz tüm telaşlarıyla verilen vakti en iyi şekilde kullanmaya çalışıyorum. Önemsediklerimin neden bu kadar kıymetli olduğunu her gün biraz daha iyi idrak ederek, mutlu olmaya çalışıyorum. İçimde rutin hale gelen etik- nefis savaşınada artık eskisi kadar kafa yormuyorum açıkçası. Bu haliyle de bu savaşı tatlı bir rekabete döndürmeye çalışıyorum sanırım.

Bilirsin tesadüf denilen şeyin olmadığına her zaman inanan bir adamdım ben. Yaşanan her olayın ve her insanın hayatlarımıza giriş ve çıkışlarının sebebini, ancak belli bir zamanı geçmişte bıraktığımızda  anlayabildiğimizi ise sen benden iyi bilirsin.

Bazen bir yaraya ilaç, bazen ibret, bazen de yalnızca derin temiz bir nefes almamızı sağlayan özel insanlar, hayatlarımızın belli dönemlerine damga vurdukları da yadsınamaz bir gerçek..

O insanları ve yaşanmışlıkları “özel” olarak tanımlamamızın sebebi, yalnızca bizim içimizde kıymetli bulduklarımıza dokunmalarından başka bir şey değil elbet.

Ve yine bu insanlar, zaman içinde bizde ki misyonlarını doldurup bizle kesişen yollarını ayırabiliyorlar. Ya da belki bizler onları edinecekleri yeni misyonlara uğurluyoruz. Fakat bu ayrılan yollar onları hayatlarımızdan sildiğimiz anlamına gelmiyor. Çünkü beynimiz ve ruhumuz hissettiği hiç bir duyguyu unutmaya muktedir değil. İşte bu sebeple ki dost dediğimiz ya da ruh eşi dediğimiz insanlar içimizde yaşamaya devam ediyor. Kıymetleri ve özel kimlikleri değerinden hiçbir şey kaybetmiyor.

Bu insanlar tüm zamanların yani geçmiş ve geleceğin tam ortasında kendilerine ait bir zaman diliminde yaşamaya devam ediyorlar. Hepsi de iyi ki vardılar ve iyiki de var olacaklar..

Hayatlarımıza giren tüm özel insanlara,ve hayatlarımıza girdikleri güne selam olsun diyerek bitireyim mektubumu..

Kendine iyi bak sevgili Lev Nikolayeviç..

Dirilişten bir bölüm.. / Lev Nikolayeviç Tolstoy

“Küçük bir yerde birkaç yüz bini bir araya gelmiş insanlar, üzerinde toplandıkları toprağı ne kadar bozmaya çalışmış, hiçbir şey yetişmesin diye taşlarla doldurmuş, taşların arasından uç veren otları yolmuş, ortalığı kömür ve petrol dumanına boğmuş, ağaçların orasını burasını kesmiş, tüm hayvanları ve kuşları kaçırmış olsalar da bahar, kentte bile yine bahardı. Güneş ısıtıyordu. Kökünden sökülmemiş otlar, yalnızca bulvarlardaki çimenliklerde değil, kaldırım taşlarının arasında da canlanarak büyüyor ve yeşeriyordu, akağaçlar, kavaklar, kuşkirazları yapışkan ve kokulu yapraklarını çıkarıyordu, ıhlamurların tomurcukları patlamak üzereydi; alacakargalar, serçeler ve güvercinler, bahar sevinciyle yuvalarını kurmuşlardı. Karasinekler güneşin ısıttığı duvarların önünde vızıldıyorlardı. Bitkiler de, kuşlar da, böcekler de, çocuklar da neşeliydi. Fakat insanlar, büyük, yetişkin insanlar, kendilerini ve birbirlerini aldatmaktan vazgeçmiyorlardı. insanlar, bu ilkbahar sabahını, tüm canlıların iyiliği için yaratılmış olan dünyanın bu güzelliğini, barış, dirlik düzenlik ve sevgi çağrıları yapan bu güzelliği değil, birbirlerine üstün gelmek için kendi uydurdukları şeyleri kutsal ve önemli sayıyorlardı.”

Diriliş, Tolstoy