Yıldızların Evrimi ve Geleceğin Duayenleri: DiCaprio, Gosling ve Pattinson.

Bu aralar Robert Pattinson’ın ne kadar çok filmde oynadığını farkettiniz mi sizde? Gerçekten bu yıl inanılmaz hareketli bir dönemi var Pattinson’un. “The Drama” ve “The Odyssey” filmlerinden sonra, Eylül ayında vizyona girecek olan “Primetime” ve merakla beklenen “Dune: Part Three” ile birlikte bu yıl dört büyük yapımda yer almış olacak.

​Açıkçası bu adamın Twilight sonrasındaki gelişimini, Leonardo DiCaprio’nun Titanic’ten sonraki o muazzam dönüşümüne çok benzetiyorum.

Ama arada unutmadan Ryan Gosling’i de saymam lazım; farklı karakterleri oynayabilme cesareti ile.

​Ryan Gosling’in “The Notebook”tan sonraki çıkışı ve o günden bugüne “Drive” ve “La La Land” gibi bambaşka rollerde ne kadar çok yönlü bir oyuncu olduğunu kanıtlaması harika!

​Üçünü kıyaslarsak, bana göre bu işin bir numarası kesinlikle DiCaprio. Adamın rolleri birbirinden o kadar alakasız ki, Titanic’i nasıl unutturduysa, “The Aviator” ve “The Departed” gibi filmlerle de zirveye çıktı.

​Pattinson’a gelirsek, onu üçüncü sıraya oturtuyorum. Cünkü en arkadan cesareti ile Caprio ve Gosling in yolundan gitmesi ile. Yoksa oyunculuk olarak kötü değil tam tersi üstüne her yapımda yeni birşeyler ekliyor. Tip’i çok yakışıklı değil ama o köşeli yüzü ve soğuk duruşu, “Twilight”tan sonra “Cosmopolis,” “Good Time,” “The Lighthouse” gibi cesur ve bağımsız filmlerde, hatta “The Batman” gibi dev yapımlarda bile etkileyici bir hissiyat yaratıyor.

​Bence bu üç isim de önümüzdeki 15 yılın kesinlikle duayen yıldızları olacak. Al Pacino, Robie wiiliams, Dustin Hoffman, Mel Gibson, Denzel Washington, Brad Pitt ve Robert De Niro gibi isimler nasıl Hollywood kültüründe kalıcı bir yer edindiyse, bunlar da aynı şekilde duayen oyuncular listesine girecekler.

Dirilişten bir bölüm.. / Lev Nikolayeviç Tolstoy

“Küçük bir yerde birkaç yüz bini bir araya gelmiş insanlar, üzerinde toplandıkları toprağı ne kadar bozmaya çalışmış, hiçbir şey yetişmesin diye taşlarla doldurmuş, taşların arasından uç veren otları yolmuş, ortalığı kömür ve petrol dumanına boğmuş, ağaçların orasını burasını kesmiş, tüm hayvanları ve kuşları kaçırmış olsalar da bahar, kentte bile yine bahardı. Güneş ısıtıyordu. Kökünden sökülmemiş otlar, yalnızca bulvarlardaki çimenliklerde değil, kaldırım taşlarının arasında da canlanarak büyüyor ve yeşeriyordu, akağaçlar, kavaklar, kuşkirazları yapışkan ve kokulu yapraklarını çıkarıyordu, ıhlamurların tomurcukları patlamak üzereydi; alacakargalar, serçeler ve güvercinler, bahar sevinciyle yuvalarını kurmuşlardı. Karasinekler güneşin ısıttığı duvarların önünde vızıldıyorlardı. Bitkiler de, kuşlar da, böcekler de, çocuklar da neşeliydi. Fakat insanlar, büyük, yetişkin insanlar, kendilerini ve birbirlerini aldatmaktan vazgeçmiyorlardı. insanlar, bu ilkbahar sabahını, tüm canlıların iyiliği için yaratılmış olan dünyanın bu güzelliğini, barış, dirlik düzenlik ve sevgi çağrıları yapan bu güzelliği değil, birbirlerine üstün gelmek için kendi uydurdukları şeyleri kutsal ve önemli sayıyorlardı.”

Diriliş, Tolstoy