Kalabalığın İçinde Kendini Bulmak: Anti-Tüketim Manifestosu

Züppe etkisi ve Veblen etkisi, tüketim alışkanlıklarını inceleyen önemli sosyo-ekonomik kavramlardır. Züppe etkisi, bir ürünün değeri herkesçe erişilebilir olmaması veya fiyatının çok yüksek olmasıyla alakalıdır; ürün popülerleştikçe üst gelir grubundaki tüketicilerin ona olan ilgisi azalır. Veblen etkisinde ise, fiyat arttıkça malın gösteriş yapma amacıyla daha çok talep görmesi söz konusudur.

​Hayatın her alanında—bir restorandaki lezzette, raftaki teknolojik eşyada, kütüphanemdeki kitapta—ben kalabalığa karışıp herkesleşmek istememişimdir. Mesela yıllar önce Matrix filmini vizyona girdikten yaklaşık beş yıl sonra izlediğimi, ya da Michael Jackson’ın lise yıllarımda çıkardığı albümü yaklaşık iki yıl sonra aldığımı hatırlıyorum. Herkesin aynı yöne aktığı bir nehirde yüzmek yerine, kendi akıntımı yaratmayı seçiyorum bi bakıma.

​Hatta diyorum ki ; insanlar benim gibi davranırsa, aslında fiyat politikaları inanın çok farklı olur. Bir ürün yeni çıktı diye, popüler bir markanın son modeli çıktı diye hemen o modele yönelmek o ürünün otomatikman fiyatını arttırır mesela. Bunun yerine biraz bekleyip satın alarak ya da belli bir süre satın almadığında orada üretici de şunu fark etmiş olacak: toplum artık çok bilinçli, fiyat yüksekken almıyor, ben de bunun fiyatını en son çıktı diye abartarak fahiş fiyatla artık satıp büyük karlar elde edemeyeceğim diye düşündürmek lazım. Bu bakış açısı, tüketici davranışları literatüründe anti-tüketim veya pragmatik tüketicilik olarak bilinir. Statü arayışından ziyade, daha bilinçli ve bağımsız bir tercihi temsil eder. Fiyatı markanın gücüyle değil, gerçek değeriyle ölçen, özgünlüğe ve kaliteye değer veren bir toplum olmayı bir gün be verebilecek miyiz acaba?

Kendimize yeni bir tür rakip yaratma çabası mı bu?

Yapay zeka rejimine geçişin başlangıcı bence bu yüzyıl…

İnsanlık, tarihinde görülmemiş bir teslimiyet, biat ve sonunu kestiremediği bir düzene bırakıyor kendini.

​Neden peki?

​Bir konfor arayışının sonucu mu bu?

Yoksa insan, kendine yeni bir tür rakip mi arıyor?

Bu rakip bir dost mu, yoksa düşman mı düşünmeden, her gün eliyle besliyor insan bu muamma zekayı. Maddi manevi zenginleştirdiği bu yeni idraka, vicdan, sevgi, merhamet, kin ve acı gibi insani melekeleri bile öğretmeye çalışıyor üstelik.

​Elektronik devrelere, akülere ve mikroçiplere bir şahsiyet, bir hüviyet kazandırma projesi bu belki de…

​Bildiği, becerdiği ve gayretiyle gerçekleştirdiği her eylemi sanal bir zekaya öğretme denemesi de olabilir.

Yoksa yapay zekayı, yeni bir köleleştirme anlayışının sonucunda, kendini her şeyin kontrolünü sağlayacak bir ilah olmaya mı hazırlıyor insan?

Minimum zahmetle ve emekle sürekli bir konfora sahip olmak fikrini, yeni dünya düzeni olarak tarif edilen dönemde, yeni bir tüketim ve ticaret aracı olarak tüm toplumlara pazarlayan bir ticari plan diyebilir miyiz buna?

​Rahatı için yaşayan, neredeyse zahmet kelimesini hiç hatırlamayacak insanlar yaratılırsa, insanlık bundan sonraki yüzyıllarda “insan olma” ihtiyacını ne kadar giderebilir?

​Robotlaşan insanların, insanlaşan yapay zekalı robotlar tarafından yönetilip yönetilmediğini ortaya koyacak birim ya da kurum kim olacak peki? Yönettiğimiz bu zeka, bizim ona olan ihtiyacımızın, onun bize ihtiyacından daha fazla olduğunu anlarsa, o zaman bu kullanma ihtimaline yüzde kaç veririz?

Ne yalan söyleyeyim, ürkütücü bir durum bu!

Tanrılık rolüne bilim ve teknolojiyi kullanarak soyunan insanlık, bir gün kontrol etmeyi planladığı bu icadın esiri olursa, o zaman savaşmayı da göze alıp savaşabilecek mi?

İşte asıl cevaplanması gereken soru bu…

“Depresyonda falan değiliz aslında. Sadece yalnızız ve korkuyoruz”

“Depresyondayım” kelimesi artık söylemeye çok alışık olduğumuz bir kelime. Günlük stres, gelecek kaygılarımız, yalnızlık ve değersizlik hislerimiz, bizi bu halimizle ilgili bir tanım yapma eğilimine sokmaya başladığında, kendi kendimize koyduğumuz teşhisin tek adı oluyor ” depresyon ”

Oysaki depresyona içerik olarak baktığımızda, çok ağır üzüntü travmaların bizleri, günlük hayatında aşırı rahatsız ettiğine şahit olarak ciddi bir rahatsızlık görüyoruz. Yani bizde ki her stres hali ve problem, toplumun geneli ile mukayese edildiğinde bir depresyon değil aslında.

Depresyon kelimesi aynı diğer bir çok kelimenin anlamı değiştirdiğimiz sınıfa girmiş durumda. Herkesin her tanımlamayı aslına göre değil kendi algısına ve orjinal tanımına aykırı bir şekillendirme içine girdiğini görüyoruz.

Toplumda ciddi bir akademik eğitim almış psikolog ve sosyologların dönem dönem yaptığı araştırmalarda, yoğun stresin insanı nasıl etkilediğini hem istatistiki hem de ruhsal anlamda ortaya koydukları sonuçlarını okuyoruz medyadan.

Mesalâ yapılan araştırmalarda son on yılda anti deprasan kullanımının %27 oranında arttığını görüyoruz. ( Bu oran dünyada özellikle Avrupa’da %50 oranında ) Yani toplumlar artık yoğun stresin etkilerini genelde tavsiye usulü olmak üzere, eczaneden reçetesiz satılan ve kolayca ulaşılan hafif anti depresan ilaçlarla gidermeye çalışıyorlar. Yani beynin ve sinir sinir sistemini rahatlatan bu ilaçlar bizim en yakın dert ortaklarına dönüştü.

Bu ilaçların dışında bir psikolog ya da psikiyatrist’e gidebilme imkanımızın artmasıda insanın iç dünyasındaki gerilimin geldiği son durumu belgeliyor aslında. İstatistiki verilerde bunu kanıtlar mahiyette.

Meselâ yine Türkiye’de 2011’de 100 bin kişiye, 2.1 psikiyatrist düşerken bu oran günümüzde 3.5 seviyesine ulaşmış durumda. Gelişmiş ülkelerde her 100 kişiye 12 psikiyatr düşüyor.”

Ben tüm bu verilerden sonra konuyu belli yerlere bağlayacağım elbette. Öncelikle iletişimin teknolojik olarak kendini sürekli geliştirmesine rağmen, yaşadığımız iletişimlikten kaynaklanan bir sürü hezeyanlar taşıyoruz. Havadan sudan diye tabir ettiğim, iç dünyamızı ve ruhsal olumlamalarımıza uzak her konuyu, önemli olarak adlediyoruz beynimizde. Yani içsel dünyamız, duygularımız, insani melekelerimiz bizzat kendimiz tarafından bastırılıyor. Kendimizi sıkıntılı ve altından kalkamayacağımız bir yalnızlığın ortasına bırakıyoruz. Bu yalnızlığımıza aynı evi paylaştığımız anne, baba ve eşler bile dokunamıyor. Çünkü gereksiz bir mahremiyet barındırıyoruz. Duygusal ve manevi yaklaşımlar artık stabil ve ezbere bir davranış modeline dönüşüyor.

Korkularımızın, kaygılarımızın, hayallerimizin, sevinçlerimizin çok az bir bölümünü yansıtıyoruz sosyal çevremize. Bir herkesleşme dönemi yaşıyoruz fakat sanal bir herkese benzeme durumu bu.

Aynı yönlendirmelere, aynı paradigmalara, aynı zevklere, aynı polpüler kültüre ve aynı yaşam tarzlarına benzeşik yaşam tarzlarına yönlendirilmemizin sonucu aslında bu yalnızlığımız.

Bizi mutlu edecek farklıları, içinde yaşadığımız toplumun tarzına karşı bir başkaldırış gibi değerlendirip uzak duruyoruz. Hakbuki ihtiyacımız olan şeylerin içinde bu var. Yani kendiyle tanışık, kendiyle barışık bir yaşam anlayışına ihtiyacımız var. Beklentilerimizin belki de %80 i aynı paralelikte toplumla ( iç dünyamızın beklentileri kastım ) Bu etkileşimin bizi tek tip insana dönüştürdüğünün farkındayız fakat,içimizdeki ben’i ortaya koymaya ya üşeniyor ya da çekinir bir halde devam ediyoruz.

İnsanın kendine ait dar alandaki problerine, toplumun gidişatının sıkıntılı bir yerlere kaydığını, Tv kanallarında, sosyal medya haberlerinde görmekte bize ayrı bir umutsuzluk ve keyifsizlik ekliyor.Toplumsal çatışmalarımız da maalesef artarak devam ediyor. Çocuğa, kadına, hayvana yönelik şiddet, sağlık çalışanına yönelik şiddet, cinsel şiddet, aile içindeki şiddet,savaşlar, ekolojik dengenin bozulması ve siyasi çekişmeleri sanki bizim bireysel, kişisel sorunlarımız gibi kabul ediyoruz artık. Adelet sistemine güvensizlik de herkesleştiğimiz toplumda en baş problemlerimizden. Üstelik her hangi bir mağduriyet başımıza gelmemiş bile olsa, toplumla aynı tepkileri veriyoruz. Tamam empati yapamıyoruz fakat mantıkal olan bir tepkimede daha çok birleşiyoruz. Tüm bunlar psikiyatrik hastalıklarımızın artmasına ve ilaç tüketimine neden oluyor.

Ben çok şükür ki bugüne kadar kşisel anlamda bir psikolog yardımı görmemiş olsamda içimde kendimin görmediği dışarıdan akademik eğitim almış bir uzmanın beni incelemesini istiyorum aslında. Bir arkadaşın ve dostun size sizi anlatmasına kırılmaktan korkacağınız ya da sizi eleştirmesine açık olmayacağınız için, bir psikolog desteği eksiklik ya da artılarınızın oranını öğrenmek için mantıklıca geliyor bana. Yine psikolog ya da psikiyatri desteği alan bir çok arkadaşınız sizinde destek almanızı söylüyordur aslında.

İlaçlar çözüm gibi görünsede aslında değil. Geçici bir dönem sizi uyuşturması ve sakinleştirmesi bir çözüm değil bir geçiştirme aslında. Saf bir idrakla, kendinle objektif bir yüzleşmeyle, kendini ve başkalarının hatalarını daha kabul edilebilir ve affedilebilir bir anlayışa sahip olmakla ve iç dünyanıza dokunacak kaynaklara ulaşıp sahiplenmenizle aşırı stresten, depresyondan ve takıntılarınızdan kurtulabilmeniz mümkün bence.

Bu yukarıda saydıklarıma bir de tevekkül’ü ekleyebilirseniz yıkılmaz bir içten dünyasına sahip olursunuz.

Bana “peki tüm bunları sağlayabildin mi” diye soranlara “tabiki sağlayamadım” diyorum. Sağlama ve farkında olma gayretimse hiç azalmıyor çok şükür. Çünkü ben bu durumumu, sorunların çözüme giden yolları bularak, isteyere ve inanarak yoluma devam ediyorum. Sağlıklı bir kafa yapısına sürekli olarak sahip olmak çok zor olduğu bu böyle bir zamanda başka yapılabilecek eylemde yok zaten. Yardıma hem alma hem de verme anlamında değer veren insanlar bulup, onlara sıkı sıkı sarıldığınızda (ama en önce ve en başta yaratıcımıza tabi ) hayatın karışık ve her sapağı çok bilinmeyenli denklemlerini çözmek işimizi daha bir kolaylaştırıcak gibi duruyor bence..