Kasa Kumarı: Bim ve A101’de Tahmin Edilemeyenler

Bim ya da A101 fark etmez; o tanıdık reyonlar arasında kaybolur, gözün fiyatlarda, gönlün sepetinde bir tur atarsın. Her şey güzel, ta ki o büyük finale, yani kasaya gelene kadar.

​İşte o an, stratejik zekânın tavan yaptığı andır. İki kasa da boş, etrafta kimseler yok. Başlarsın içinden hesap yapmaya; acaba hangi kasa daha aktif? Acaba kasiyer arkadaş şu an reyonlardan birinde ürün mü diziyor, yoksa depoda gizli kahramanlık mı yapıyor?

​Büyük bir kararlılıkla sağdakine yönelirsin. Sen tam ürünleri banda dizecekken, o beklenen ses duyulur:

​”Diğer kasadan alayım!”

​İşte o an, yıkımın başladığı andır. Elindeki yirmi parça eşyayla, sanki olimpiyatlarda bayrak yarışı yapıyormuş gibi apar topar diğer kasaya koşarsın. Kasiyerle göz göze gelirsin, o hafif tebessümle gerçeği yüzüne vurur kasiyer: “Hiçbir zaman bilemiyorsunuz, değil mi?”

​Sende dersin ki, “Ya Hu keşke aktif olan kasada yanan küçük bir lamba, bir uyarı olsa. Hani ‘Buradayım’ diyen bir işaret… En azından o kadar erzakla yanlış kasaya yığılıp, sonra onları tekrar toplamak zorunda kalmayız.”

​Ama bilirsin ki, o kasa bilmecesi Bim’in ya da A101’in değişmez felsefesidir. Biz söylenir, üşenir, ama yine de o kasaya doğru süzülmeye devam ederiz. Çünkü ne de olsa, o gizemi çözememe ihtimali bile, hayatın küçük bir ironisi işte!

Kalabalığın İçinde Kendini Bulmak: Anti-Tüketim Manifestosu

Züppe etkisi ve Veblen etkisi, tüketim alışkanlıklarını inceleyen önemli sosyo-ekonomik kavramlardır. Züppe etkisi, bir ürünün değeri herkesçe erişilebilir olmaması veya fiyatının çok yüksek olmasıyla alakalıdır; ürün popülerleştikçe üst gelir grubundaki tüketicilerin ona olan ilgisi azalır. Veblen etkisinde ise, fiyat arttıkça malın gösteriş yapma amacıyla daha çok talep görmesi söz konusudur.

​Hayatın her alanında—bir restorandaki lezzette, raftaki teknolojik eşyada, kütüphanemdeki kitapta—ben kalabalığa karışıp herkesleşmek istememişimdir. Mesela yıllar önce Matrix filmini vizyona girdikten yaklaşık beş yıl sonra izlediğimi, ya da Michael Jackson’ın lise yıllarımda çıkardığı albümü yaklaşık iki yıl sonra aldığımı hatırlıyorum. Herkesin aynı yöne aktığı bir nehirde yüzmek yerine, kendi akıntımı yaratmayı seçiyorum bi bakıma.

​Hatta diyorum ki ; insanlar benim gibi davranırsa, aslında fiyat politikaları inanın çok farklı olur. Bir ürün yeni çıktı diye, popüler bir markanın son modeli çıktı diye hemen o modele yönelmek o ürünün otomatikman fiyatını arttırır mesela. Bunun yerine biraz bekleyip satın alarak ya da belli bir süre satın almadığında orada üretici de şunu fark etmiş olacak: toplum artık çok bilinçli, fiyat yüksekken almıyor, ben de bunun fiyatını en son çıktı diye abartarak fahiş fiyatla artık satıp büyük karlar elde edemeyeceğim diye düşündürmek lazım. Bu bakış açısı, tüketici davranışları literatüründe anti-tüketim veya pragmatik tüketicilik olarak bilinir. Statü arayışından ziyade, daha bilinçli ve bağımsız bir tercihi temsil eder. Fiyatı markanın gücüyle değil, gerçek değeriyle ölçen, özgünlüğe ve kaliteye değer veren bir toplum olmayı bir gün be verebilecek miyiz acaba?