Delilik ve Nankörlük üzerine/ Pablo Neruda
Büyük resme bir bakın şimdi/ Tevfik Sadi
Aslında bizler büyük resme baktığımızda, önce kendimiz sonra da başkaları için sürekli güncellediğimiz beklentilerimizi görürüz. Bizi yoran en büyük sıkıntı, beklentiler ve bunların muhtemel sonuçlarıdır. Hep olumlu olumlamalara teslim olmak ve gerçekleşeceğine körü körüne inanmaya çalışmak, bizi kendi beklentilerimizin altında eziyor. Kaderin hayır ve şer üçgenini göz ardı etmeye çalıştıkça; her türlü doyumsuzluk ve yetersizlik hissiyatı, bizi kendi kendimize mahkûm ediyor. Hayatın temeli, türlü çözümlemelerde vakit kaybetmekte değil; sağlam ve tatminkâr deneyimlemelerde yatar.
İkna, bir kılavuzluk hizmeti arayışı mı?
İkna gücünüz ne kadar kuvvetli? Yani birini ya da birilerini olumlu veya olumsuz yönde ne kadar yönlendirebiliyorsunuz?
Ben bu konuda iyiyimdir meselâ. Çünkü karşımdaki insanın söz konusu mevzuyla ilgili beklentilerini, rahatsızlıklarını ve kaygılarını çok rahat görebilirim. Sanırım bu “görebilme” işinin kaynağında, empati dediğimiz anlayış yatıyor. “O kişinin yerinde ben olsaydım ne yapardım ya da ne yapmazdım?” sorusunu samimi bir şekilde kendinize sormanız; akabinde de bu soruyu yöneltirken objektif ve fayda odaklı cevaplar bulmanız gerekiyor.
İkna, literatürde bir toplumsal etkileme biçimi olarak tanımlanır. İnsanlara akılcı ve simgesel (ki her zaman mantıklı olması gerekmez) yollarla bir fikir, tutum veya eylemin benimsetilmesine doğru kılavuzluk etme sürecidir. Bu sürecin başlangıç noktası, bahsettiğim gibi önce empatiye, sonrasında da “çekiciliğe” yaslanır. Yani karşınızdaki kişinin menfaatlerine odaklanmalı veya zarardan kaçma olasılıklarına uygun davranmalısınız.
Günlük hayatta ikna etme becerisini birçok farklı amaçla kullanırız. İkna, hem karşı tarafı hem de kendimizi eyleme geçmeye zorlayan, duygusal ve mantıksal karışım içeren bir yaklaşım modelidir. Bu sebeple sonunda ikna edilemeyecek insan sayısı çok azdır. İkna edilememenin temelinde ise “kesin bir reddediş” vardır. Kişi mevzu bahis konuyla ilgili ya hiçbir istek duymuyordur ya da daha önce deneyimleyip kötü sonuçlarla karşılaştığı için tekrar ikna edilmesi zordur. Buna örnek olarak, iki yakın arkadaşın aralarının açılması sonucu, içlerinde bulundukları arkadaş grubunun onları barıştırma gayretini verebiliriz. Bu gayretler çoğu zaman olumlu sonuçlanacak, dargın arkadaşlar tekrar bir araya gelecektir.
Aslına bakarsak hayatımızın büyük bölümünü ikna etme ve edilme dürtüleriyle geçiririz. Bir ergenin, akşam saatlerinde arkadaşlarıyla sinemaya gitmek için anne babasını ikna etmeye çalışması veya işten geç gelen evli bir adamın, kıskançlık krizindeki eşine mantıklı ve samimi bir yaklaşımla yanlış bir şey yapmadığını anlatması… Alışverişte, yatırım girişimlerinde, eş seçimlerinde, siyasi tercihlerde hep biri ya da birileri tarafından ikna edilmek isteriz. Çünkü kendi mantığımız ve deneyimlerimiz bizi birçok konuda yetersiz hissettirir. İşte bu yüzden tecrübe ve liyakat bizim için önem ihtiva eder; birinin bizi yönlendirmesi, kendimizi değerli hissetmemizi sağlar.
Brembeck ve Howell’e göre ikna, “önceden belirlenmiş sonuçlara ulaşmak amacıyla, bilinçli olarak insan güdülerinin manipülasyonu yoluyla düşünce ve eylemlerin değiştirilmesi girişimidir.” Bu iki bilim insanı, iknanın düşünce ve eylem paralelinde hareket ettiğini vurgular. Günlük hayatımızda düşünceler sürekli bizimle hareket eder ancak ortaya koyduğumuz her eylem, sağlıklı kurulmuş bir düşünceden doğmaz. Mantık ve duygu arasında kalarak attığımız adımlar zayıftır.
Özellikle son yirmi yıldır başta psikologlar ve satış uzmanları, ikna üzerine ciddi çalışmalar yapıyorlar. Bu konuyla ilgili birçok teknik ortaya kondu ancak benim bu teknikler arasında beğendiğim, “çok iş gören” dört yöntem var:
- Bozmak ve Tekrar Kurmak: Anahtar nokta, kelimeler veya cümle yapılarıyla oynayarak alışılagelmiş düşünme örüntüsünü istediğiniz yönde bozmaktır. Yani biraz kafa karışıklığı ve biraz kelime oyunuyla ikna sürecini yönetmek. Örnek: “Gelin kan verin” demek yerine, “Kan hayattır, onu ancak sen verebilirsin” demek daha etkilidir.
- Ufak İyiliklerin Makul Hale Getirilmesi: “On saniyenizi ayırmanız bile çok işime yarayacak”, “Bir liralık bağışla bile ne büyük iyilikler yapacağınızı hayal bile edemezsiniz” gibi cümleler… Burada bir muhtaç olma hâli vardır ve bu, insanların içindeki merhamet duygusunu yükseltir.
- Kapıdaki Ayak Tekniği: Tekniğin ismi pazarlamacılardan geliyor. Satıcının suratına kapıyı kapatmak üzereyken aralığa ayağını sokması gibi… İşin sırrı, küçük isteklerle başlayıp daha büyük isteklerin kabulünü sağlamaktır. Anahtar nokta, isteklerin birbirine benzer olmasıdır.
- Suratına Kapı Çarpmak: Bu teknikte, en büyük istek en önden gider. Kabul edilmeyince daha küçük alternatiflere geçilir. Örneğin çiçekçinin önce gül satmak istemesi, sonra fal bakmak, sonra “çocuğa süt parası” istemesi ve en son bir sigara talep etmesi. Amaç, karşı tarafın “başımızdan gitsin de ne verirse verelim” diyerek vereceği en ufak şeyi almaktır.
Kandırmadığınız ve kandırılmadığınız iknalarınız bol olsun!
Hayat bir gerçeklik ve biz onu anlayacak kadar sonsuzsuz..
Sevgili dostum Lev Nikolayeviç
Bu sefer gerçekten ama gerçekten uzun zaman oldu sana yazmayalı. Sanırım deve yaptığım pireler beni bu sefer her zamankinden fazla yordu
Sana şimdi uzun uzun havadis yazacak değilim. Sadece aslında hep bildiğim ama ama içselleştiremediğim bir farkındalığımı, şu an itibariyle içselleştirdiğimi söylemek için yazıyorum. Ki biliyorum sen bunu belki benden çok daha önceki yaşlarda anlamıştın.
Ve diyorum ki;
Hayat kısa falan değil. Hayat sadece onu yaratanın istediği büyüklükte. Belki bir zerre, belki de sonsuz bir alan. Biz sadece onun gerçek olduğunu anlamak için yaşıyoruz. Hayatın bir bölümünde var olmuşsak aslında gerçekte sonsuzuna uzanacağımız kesindir.
Hepsi bu kadar sevgili dostum. Görüşürüz.
Elon yaparım diyorsa yapar. Biz öyle bildik
Sosyal medyada hemen her gün Elon’un Twitter sürecini sürekli işleyen haberlere denk geliyorum. İşte efendim Elon Twitter’dan para kazanabilecek mi? Kaç bin kişiyi işten çıkaracak? Mavi tık için kullanıcı başı 8 doları cidden alacak mı? gibi gibi..

Parayla cidden oynayan bir kaç adamdan biri olan Elon, bu satınalmayla birlikte büyük bir risk’in içine de girmiş oldu. Geriye dönüp bakıldığında son 10 yılda sadece iki sene kâr yapabilmiş bir şirkete 44 milyar dolar basmak hiç akıl işi değil gerçekten. Ancak Musk’ın geçmiş ticari kariyerine bakınca bir tane bile başarısız bir yatırımı olmadığı aşikar. Bu durumda Elon her yeni atıldığı işte, geçmişten aldığı başarıyla batma korkularını minimize edebiliyor. Beni öldürmeyen şey güçlendirir felsefesi tam Elon’un taşıyabileceği bir felsefe. Kârlılık esas alındığında bir ticaret adamı için o yatırımın içeriğinin ne olduğu, misyon ve vizyonu ikinci sırada gelir. Az adamla ve az masrafla yeniden kurgulanan bir Twitter elbetteki Musk’un ortaya döktüğü serveti 2-3 yıl içinde karşılayacaktır. Musk, sıradışı cesareti, entellektüel bir zengin oluşu ve iyi yatırım kabiliyeti yüksek olan bir insan olarak yeni palazlanan girişimci ve yatırımcılara da çok iyi bir rol model. Ki biz sıradan vatandaşlar bile adamın malını değil yatırım mantığını tartışır düzeye geldik 🙂
Bir zamanlar Farım da açıktı, yolum da..
Popüler olana, sosyal medyada viral olan her şeye ilgi duyuyor ve onları takip ediyoruz. Özellikle son 10 yıldır bu toplumsal davranış modelimiz iyice tavan yaptı. Peki, daha önceki yıllarda popülaritesi yüksek olan şeylere kayıtsız şartsız sempati beslemiyor muyduk?
Bu sorunun cevabına çok net bir şekilde “evet” demek mümkün. Mesela hafızanızı biraz zorlarsanız “Farım da hep açık, yolum da” sloganını hatırlarsınız. Bir otomobil firmasının 1999 yılında başlattığı bu kampanya, sürücüleri gündüzleri de far açmaya davet ediyordu. “Daytime Running Light (DRL)” olarak adlandırılan uygulama, tarihe baktığımızda 1972 yılında Finlandiya tarafından başlatılmış ve diğer İskandinav ülkelerince takip edilmişti. Trafik kazalarını azaltmak için bulunmuş bir uygulamaydı; gündüz far açmanın farkındalık yaratacağı ve sürücülerin trafikte daha kontrollü olacağı öngörülmüştü. Biz de millet olarak bu slogan üzerinden yaratılan popüler akıma tam iştirak etmiştik. O yılı hatırlıyorum da, trafikte gündüz far açmayan neredeyse yoktu. Ancak bu sürekli far olayı, bazen trafik polisinin çevirmelerini diğer sürücülere haber vermek için yapılan “farların yakılıp söndürülmesi” eylemiyle karıştırılıyordu. 🙂 O günkü anlamıyla bu hareket, karşıdan gelen sürücüye “Kardeşim ileride çevirme var, hızını düşür de okkalı bir ceza yeme” mesajını veriyordu ki çok da işe yarardı. Ancak bugün artık ne çevirmeyi haber veren sürücüler ne de “Farım da açık, yolum da” mesajını benimseyenler neredeyse kalmadı. Tabii ben hariç! 🙂
Belki inanmazsınız ama ben hâlâ hem aracımla hem de motosikletimle seyahat ederken gündüz de farımı açarım. Bunun sebebi, gündüz far açtığımda diğer sürücüler tarafından daha kolay fark edildiğimi düşünmem. Ancak yazımın başında belirttiğim gibi, vakti evvelinde insanların bu uygulamanın faydasına değil de popülaritesine ayak uydurmak için katıldığına hiç kuşku yok. Çünkü millet olarak düşünmeden iş yapmak, sonradan kazandığımız bir fıtrata dönüşmüş…
Bugün dijital dünyanın sunduğu “anlık popülerlik” algısı, o eski samimi ama bir o kadar da sürü psikolojisine dayalı davranışlarımızı daha da törpüledi. Eskiden bir akıma katılmak için bir radyo reklamı veya bir gazete manşeti yetiyordu; şimdi ise saniyeler içinde binlerce kişinin aynı şeyi yapması bizi “doğru” yolda olduğumuza inandırıyor. Oysa bir uygulamanın popüler olması onun her zaman en mantıklı yol olduğunu göstermez; ancak sizin yaptığınız gibi, popülarite geçtikten sonra bile arkasındaki mantığı kavrayıp uygulamaya devam etmek, “sürü”den ayrılıp “birey” olmanın en güzel kanıtıdır. Modern zamanlarda bu tür küçük, kişisel ritüelleri koruyabilmek, aslında kendi düşünce özgürlüğümüzü ilan etmenin de sessiz bir yoludur.
Aklıma takılmışken bunu da yazayım istedim.
Concorde yanılgısı nedir?
Bırak korksun erkek / Freedrich Nietzsche
Zafer işaretinin nereden geldiğine takıldım
”Meşhur zafer işaretinin nasıl doğduğunu merak edip araştırdım. Yaygın inanışa göre bu işaret, İngilizcede ‘zafer’ anlamına gelen victory kelimesinin baş harfi olan ‘V’den geliyormuş.
Ancak V-işaretinin kökeni hakkında kesinleşmiş tek bir bilgi bulunmamaktadır. Kökeniyle ilgili en yaygın efsane, 1415 yılındaki Agincourt Savaşı’na dayanır. Bu anlatıya göre; Fransızlar, yakaladıkları İngiliz ve İskoç okçuların bir daha ok kullanamamaları için işaret ve orta parmaklarını kesiyorlardı. İngiliz okçular ise bu parmaklarını havaya kaldırarak düşmanlarına meydan okuyor ve ‘parmaklarım hala sağlam, hala ok atabiliyorum’ mesajı veriyorlardı. Ancak tarihçiler, bu anlatıyı destekleyecek güvenilir bir kanıt bulunmadığını, dönem kaynaklarının bu olayı doğrulamadığını belirtmektedir.
Sonuç olarak, pek çok kültürel öğede olduğu gibi, bu sembolün kökenine dair hikayeler de tarihsel gerçeklikten ziyade toplumsal birer ‘şehir efsanesi’ olma niteliği taşımaktadır. Batı merkezli kültürel yayılımın, sembollerin evrenselleşmesindeki etkisi ise yadsınamaz bir gerçektir.”
Müthiş sıkılıyorum/ Edip Cansever
Maslow’dan bize mantıklı tavsiyeler
İç dünyamıza dürüstçe bakmalı, derinlerimizden daha çok bilgi toplamalıyız. Bu bilgiler eşliğinde kendimizi gerçekleştirebileceğimiz çevreyi oluşturmak için çabalamalıyız. Bizi ketleyen ilişkilerden kurtulmalı, kendimizi dürüstçe ifade edebileceğimiz yeni ilişkilere alan açmalıyız. Bu serüvenin uzun bir süreç olduğunu, bazen geri adım atmamız gerektiğini kabul etmeliyiz.
Ve en önemlisi, çevremizde haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaşanırken, sinirlenmemenin, kızmamanın, öfkelenmemenin insanlık dışı olduğunu unutmamalıyız.
Bir tutam duman / Vincent Van Gogh
Yanlışlık ettiniz / Fatma Aliye Topuz
Önce cesaret gelir / Osho
“Cesaret” pek ilginç bir kelimedir. Latince kökeni “cor”dur ve “yürek” demektir. Yani cesur olmak yürekli yaşamak demektir. Yüreğin yolu cesaretin yoludur; Emniyetsiz yaşamak, sevgi ve teslimiyet içinde yaşamak, geçmişi bırakmak ve geleceğin getireceklerine izin vermek…Bilinmeyene doğru yol almak… Yürek her zaman risk almaya hazırdır, yürek bir kumarbazdır. Zihin ise bir işadamıdır. Zihin hep hesap yapar, kurnazdır. Yürek hesap kitap yapmaz.
Cesur değilsen, dürüst de olamazsın.
Cesur değilsen, sevemezsin. Cesur değilsen, güvenemezsin.
Cesur değilsen, hakikati keşfedemezsin.
Yani, önce cesaret gelir ve ondan sonra her şey.
Sevgi savurganlığım / Tomris Uyar
“Sevginin yalnızca bir duygu olmadığını, bilgi de gerektirdiğini kendimden biliyorum. Sevgi savurganlığım yüzünden habire su vererek çürüttüğüm kaktüsler hâlâ aklımda. Bir dostum ‘iyi ki akvaryumda balık beslemiyorsun’ demişti; herhalde havasız kalmalarına üzülür sudan çıkarırdın onları.”
Tomris Uyar
Plankton neden kötü karakter?
Sünger Bob’u her yaşımda severek izlemişimdir. Şimdi, minik kızımla da beraber keyifle izliyoruz. Animasyondaki karakterlerin birbirine bu denli zıt oluşundan mıdır, yoksa Bob’un her daim saf ve iyi niyetli bir kahraman oluşundan mıdır bilmem; bu sevginin kaynağını tam olarak tanımlayamıyorum.
Geçen gün yine kızımla izlerken, Plankton isimli karakter daha önce hiç fark etmediğim şekilde dikkatimi çekti. Plankton’un gerçekte de denizde yaşayan ufak bir canlı olduğunu biliyordum elbette; fakat bu detay aklıma takıldı.
Hemen Google’da ufak bir arama yaptım. Sonuçlar şöyle:
Plankton; suda bulunan ve hareket yeteneği akıntıya bağımlı olan canlılara verilen genel bir isimdir. Genellikle mikroskobik boyutta ve tek hücreli oldukları varsayılsa da denizanaları veya kopmuş yosunlar da okyanus bilimciler tarafından “plankton” olarak tanımlanır. Bu canlılar göllerde, denizlerde, akarsularda ve hatta belirli şartlar altında buzullarda bulunabilirler. Dünyadaki fotosentez ile üretilen oksijenin büyük bir kısmını bitkiler değil, aslında bu planktonlar üretir.
Planktona yakından bakınca muazzam, ciddi ve faydalı işler yapan bir canlı olduğunu görüyoruz. Ancak animasyonda bu denli hırslı ve “kötü” bir karakter olarak yansıtılması çok ilginç geldi bana. Belki de karakteri yaratan yönetmen, çocukların yakından görebileceği veya aşina olduğu daha büyük bir deniz canlısını “kötü” olarak konumlandırmak istememiştir; bu bir ihtimal. Tabii siz şimdi diyeceksiniz ki: “E, o zaman Sünger Bob neden bir sünger?” Buna verebilecek bir cevabım yok açıkçası. 🙂
Ancak şunu eklemek gerekir ki; Sünger Bob’un yaratıcısı Stephen Hillenburg, aslında profesyonel bir deniz biyoloğuydu. Bu yüzden karakter tasarımlarındaki bu “zıtlık” aslında sadece bir tesadüf değil, bilinçli bir seçimdi:
- Biyolojik Zıtlık: Hillenburg, deniz biyolojisi üzerine çalışırken bir süngerin (gerçek deniz süngeri) aslında ne kadar hareketsiz ve “sıkıcı” olduğunu fark etmiş. Onun tam tersi olarak; sosyal, konuşkan ve enerjik bir Sünger Bob yaratarak biyolojik bir parodi oluşturmuş.
- Plankton’un İronisi: Plankton (Sheldon J. Plankton) okyanustaki en küçük canlılardan biridir. Fiziksel olarak en zayıf canlıyken “dünyayı ele geçirme” hırsına sahip olması, karakteri komik ve trajikomik kılan en önemli unsurdur. Belki de Hillenburg, “en önemsiz görünenin bile ne kadar büyük hedefleri olabileceğini” göstermek istemiştir.
- Kültürel Gönderme: Animasyonda Plankton’un tek gözlü olması, onun bir mikroskop altında görülen o minik ama dikkat çekici görüntüsüne bir selam niteliğindedir.
Karşı neresi? / Özdemir Asaf
Sartre’nin cenazesi
Simone de Beauvoir, Jean-Paul Sartre’ın cenazesi için şöyle demiş:
”Varolmaktan bahsederken yanında kimse yoktu. Yok olunca herkes yanında oldu.”
Ne acı değil mi? İnsan, tam da bu yüzden hayattayken kıymet bilmenin ne kadar kıymetli olduğunu geç anlıyor. Bizimkisi de biraz o hesap; etrafımızda kalabalıklar var sanıyoruz ama iş gerçekten var olmaya, ruhumuzu ortaya koymaya gelince ortalıkta yaprak kımıldamıyor. Gidince de arkasından ahkam kesen kesene…



















