Yanlış insana duyulan sevgi/ Fyodor Dostoyevski
Einstein: “Bir saatim olsa bunun 55 dakikasını ” söylemi
Bugun arkadaşlarla bir sohbette çalındı kulağıma. Einstein’ın 5/55 diye bir tekniği varmış. Aklıma takıldı merak ettim nette biraz araştırdım. Mevzunun özü şu;
“Dünyayı kurtarmak için bir saatim olsaydı; ellibeş dakikasını problemi tanımlamaya, kalan beş dakikayı da çözümü bulmaya ayırırdım.”
Bu tekniğin kaynağı, Einstein’ın yukarıdaki cümle ile çözüm odaklı bir tekniğe yönelmesi. Yani mevcut sorunu bütün detayları ile düşünüp genişleterek tam ve net bir tanımlıyorsunuz. Devamında ise sorunu çok net bir şekilde tanıdıktan sonra çözüm yolları ortaya koyuyorsunuz. Sonuç olarak problemi ne kadar iyi anlarsınız alacağınız aksiyon da o kadar doğru olur.
Rilkeden Lou’ya..
”Sen bütün kuşkuların tam karşıtıydın; dokunduğun, uzandığın ve gördüğün her şeyin var olduğuna tanıklık edendin. Dünya bulutlu görünüşünden sıyrıldı, zavallı ilk şiirlerimin belirli özelliği olan o birlikte akış ve çözülüşten kurtuldum; nesneler doğdular, yavaş yavaş ve güçlükle öğrendim her şeyin ne denli yalın olduğunu; ve olgunlaştım, yalın şeyler söylemeyi öğrendim. Bütün bunlar, kendimi şekilsizlik içinde yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğum bir sırada seni tanımak mutluluğuna erdiğim için oldu.”
Mutluluğun kaynağını 5 maddeyle açıklamış Jung
- Fiziksel ve mental sağlık
- Samimi bireysel ilişkiler
- Sanattaki ve doğadaki güzelliği algılayabilme yeteneği
- Makul yaşam standartları ve tatmin eden bir meslek
- Hayatın iniş çıkışlarıyla başa çıkabilmek için felsefi veya dinî bir bakış açısı
Ve bu maddelerden sonra bir röportajında Jung, şöyle bir açıklamada da yapmış: “Mutsuzluğun nedenleri listesini yapsak elbette çok daha uzun olurdu. Hoşlandığımız ve korktuğumuz şeyler her an yanı başımızda bizi beklerken, aradığımız ve tutkuyla istediğimiz şeyleri hem zor elde ederiz hem de hemen kaçar elimizden. Üstelik onlara sahip olduğumuzda o kadar mükemmel olmadıklarını fark ederiz.”
Hakikaten de öyle değil mi? Ömrümüzü peşinden koşturarak geçirdiğimiz o dağlar, zirveye vardığımızda bir avuç taştan ibaret kalıyor elimizde. Belki de mesele o hedefe ulaşmak değil; yolda yürürken rüzgarı hissetmek, elindekinin kıymetini bilmek ama insan işte, doymuyor göğsündeki o boşluk dolmayınca…
Yakınlığı samimiyetle bağdaştırma eğilimi/ John Berger
“Yakınlığı “samimiyet”le bağdaştırma eğilimimiz var, belli bir deneyim birikimi ortaklığını içeren “samimiyet”le…Halbuki gerçekte, büsbütün yabancı insanlar, birbirine tek söz etmeden, bir yakınlık paylaşabilir – bir anlık göz göze gelmede, bir baş sallamada, bir tebessümde, bir omuz silkişte saklı yakınlığı… Birkaç dakika ya da beraber dinlenen bir şarkı kadar süren bir samimiyet… Hayatla ilgili bir görüş birliği…Cümleler içermeyen bir mutabakat…Şarkının etrafına üşüşen anlatılmamış hikayelerin paylaşımıyla kendiliğinden varılan bir kanı…”
~John Berger
Şalteri tamamen indirip… / Charles Bukowski
“Bu çok önemli; kendine serbest zaman yaratmak… İşin özü, hızını ayarlamak… Şalteri tamamen indirip uzun süreler boyu hiçbir şey yapmadan durmazsan, her şeyi kaybedeceksin…hiçbir şey yapmadan durmak, çok çok önemli… Ve bunu günümüz toplumunda kaç kişi yapabilir? Çok az… İşte bu yüzden hepimiz toptan çıldırmış vaziyetteyiz, hüsrana ugramış, öfkeli ve nefret dolu…”
Yıldırım nere? Efkar baba nereee?
Teşkilat dizisini, hem kurgusu hem de milli duyguları kabartması bakımından geçtiğimiz sezon keyifle izledim. Ancak bu sezon yapımcıların dizide yaptığı ciddi değişiklikler, diziye olan ilgimi açıkçası aşağı çekti. Dizinin demirbaş oyuncularının %60’ı yapımdan jilet gibi kesilince ve yepyeni bir kadro doğrudan seyircinin önüne konulunca, eminim izleyici de “Neler oluyor?” demiştir. Eski kadrodan yalnızca dört isim bırakan yapımcı, sanırım dizinin reytingi üzerine kumar oynuyor. Tamam, diziye yeni bir yön vermek için kadroda revizyonlar illaki yapılacaktı; ancak bu kadarı biraz abartıya kaçmış. Servet ve Adem karakterleri artık yok. Diziye keyifli bir mizah katan Hulki ve Hakkı Dayı karakterleri de artık yok. Diziye biraz olsun gülümseme katma görevi ise Gürkan ve Uzay’a kaldı anlaşılan. Yine önemli bir eksiklik de Hakan Boyav’ın canlandırdığı Tövbekar karakteri. Usta oyuncu, Tövbekar ile önemli bir yeri dolduruyordu bence.
Bu arada, yazımda “Yapımcı eski kadroda dört kişi bırakmış” demiştim ya hani? Dizinin geçen sezonunu takip edenler “Hayır, dört değil, beş” diyebilir. Çünkü Gürkan Uygun ile evet, beş oluyor, doğru. Ancak ben yine de dört diyorum ısrarla! Çünkü usta oyuncu Uygun, oynadığı rol ile diziye sıfırdan girmiş gibi! Öyle ya, geçtiğimiz sezon canlandırdığı kötü karakterle gösterdiği müthiş başarılı performansın üstüne, diziye yeni bir karakterle, iyi bir rolde tekrar devam etmesi çok komik. Yapımcı, Uygun’u neden tekrar bambaşka bir karakterle senaryoya kattı, hiçbir fikrim yok. Ayrıca bence bu mantık, seyircinin zekasıyla dalga geçmek gibi bir şey. Bari Gürkan Uygun’un imajında değişikliğe gitseydiniz. Ne bileyim, bolca bir sakal bıraktırıp saçlarının rengini de iki ton koyulaştırsaydınız en azından. (Sanki Efkar Baba rolü için bir iki kilo almış sanırım Uygun.) Ben burada dizinin yapımcısından şöyle bir sürpriz bekliyorum aslında: Uygun’un oynadığı bu karakter, yani Efkar Baba, olağanüstü kötü Yıldırım’ın ikizi çıksın mesela. Bu kurgu, en azından bu saçma mantığı az da olsa toparlar. Ya da şöyle bir hikaye de kurgulanabilir: Yıldırım hapse girip cezasını çeker; sonra itirafçı olduğu için az ceza ile dışarı çıkıp hayatına Efkar Baba olarak devam eder.
Bu son kurgu, ilkine göre daha zayıf bir ihtimal ama yapımcı bu! Olsun der, oluverir. Yıldırım’ı ne zaman Efkar Baba olarak görürüm bilemiyorum. Son olarak, diziye yeni katılan Murat Yıldırım hakkında da bir şeyler söylemem lazım. Geçtiğimiz sezon dizide Serdar karakteriyle yer alan Çağlar Ertuğrul’un yerini biraz zor dolduracak bence. Çünkü Serdar karakteri daha sempatik ve yakışıklı bir adamdı. Murat Yıldırım’ın oynadığı karakter ise daha soğuk ve duygularını belli etmeyen bir profilde. Dizi bu haliyle, bu sezon final yapar kanaatindeyim. Bakalım, bekleyip görelim.
“Buruk acı” şarkısını bilirsiniz. Ya sözlerinin kime ait olduğunu?
Sonradan bestelenip şarkı haline getirilen yüzlerce şiir vardır. Hatta bu şiirlerin birçoğu, sadece şiir formundayken çok değer görmemişken, şarkı haline gelince çok daha popüler ve bilinir olmuştur.
”Buruk Acı” isimli şarkı, benim hafızamda Belkıs Özener’in o harika yorumuyla yer etmiştir. Türk sanat müziği formundaki bu şarkı, eski Yeşilçam filmlerinde kendine güzel bir yer edinmiş; hatta başrolünde Türkan Şoray’ın oynadığı bir filme ismini vermiştir. Peki, bu şarkının sözlerinin kime ait olduğunu hiç düşündünüz mü? Bu soruya cevabınız muhtemelen “hayır” olacaktır çünkü çok merak edilen bir mevzu değildir. Diğer sanat dallarında eserin sahibi doğrudan bilinirken, bir müzik eserinde söz yazarı, besteci ve yorumcu farklı isimler olabilir. İşte bu yüzden söz yazarı (belki de şair) adını pek duyuramaz.
Asıl mevzuya dönecek olursak; “Buruk Acı”nın söz yazarı aslında bir şairdir: Sennur Sezer. İsmini hiç duymadınız değil mi? İnanın ben de daha önce duymamıştım. Bu bilgiyi bir edebiyat sitesinde tesadüfen öğrendim. Oysa kendisi, Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının çok kıymetli ve bilinir şairlerinden biriymiş.
Şimdi bir düşünün; bir şiir yazıyorsunuz ve o şiir öyle seviliyor ki bir şarkının kaynağı oluveriyor. Milyonlar, sizin dizelerinizi bir şarkıyla nesilden nesile beğenip söylemeye devam ediyor. Ancak işin üzüntü verici kısmı, sizi kimse tanımıyor. Hatta bir dost meclisinde bu şarkı çalarken sözlerin size ait olduğunu söylediğinizde, oradakilerin tepkisi anında “Hadi canım sen de!” ya da “Ciddi misin?” oluyor. İnsanları ikna edeceğim diye gerçekten göbeğiniz çatlıyor; zor bir durum!
Sennur Hanım 2015 yılında aramızdan ayrıldı. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Eseri ise hâlâ dillerde yaşamaya devam ediyor.

Zor bir durum yaa. Sennur hanım 2015 yılında aramızdan ayrılmış. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

Sadece sahip olmayı arzulamak / Annie Ernaux
İpten kalp olur mu?
Teşhircilik/ Byung Chul-Han
Fikirlerini değiştirmeyen insanlar/ Friedrich Nietzsche
Köpekleri sevmeyen insanlar / Albert Einstein
Gel diyebileceğim kim var? / Sevgi Soysal
Lucid uykuyu bana sorun..
Bilim, insan ve doğa ile ilgili her şeyi inceleyerek, deneyler yoluyla gerçekleri ortaya çıkarmak için vardır. Elbette bu sürecin sonunda bilim, her mevzuya bir tanım getirir.
Lucid rüya (bilinçli rüya) da belki hepimizin başına en az bir kez gelen; gördüğümüz rüyanın süresiyle oynayabildiğimiz, rüyanın seyrine müdahale edebildiğimiz bir durumdur.
Konuyu biraz açayım: Diyelim ki rüyanızda sizi çok mutlu eden birini ya da bir olayı görüyorsunuz. Beyniniz tam bu sırada, hoşunuza giden bu rüyayı daha uzun yaşamanız için size bir “jest” yapıyor ve adeta, “Madem şu an huzurlusun, haydi durma devam et,” diyor. Siz de bu fırsatı kaçırmayıp yarı uyanık, yarı uyur bir halde rüyaya müdahale ediyorsunuz. Ben bugüne kadar onlarca Lucid rüya görmüşümdür.
Bu rüyalar içinde en sevdiğim, belki defalarca gördüğüm gökyüzünde uçtuğum rüyalardı. Yerden yavaşça yükselip yaklaşık 40-50 metre yukarıda, dik vaziyette uçtuğum o anlar… Ne keyifli bir uçuştur o! Hep aynı şekilde, ormanların veya yaylaların üzerindeki engin manzaraya baka baka aheste aheste uçardım. O kadar gerçekçiydi ki sanki gerçek hayatta da uçabilecekmişim gibi hissederdim. Hiçbir rüyamda hızlı uçtuğumu hatırlamam. Bu uçuşu şöyle düşünebilirsiniz: Uzayda yerçekiminin kesildiği anda havalanıp ilerliyormuş gibi… Hatta belki şu örnek daha iyi açıklar: Röyksopp grubunun What Else Is There? şarkısının klibinde, vokalin uçtuğu sahne; işte tam olarak bu!
Gerçi uzun zamandır bu tip Lucid rüyalar görmüyorum. Uzmanlar bu rüya biçimiyle ilgili şöyle bir sonuca ulaşmışlar: Bu rüyaları görüp kendini geliştiren insanların, gerçek hayattaki mutluluk arayışından uzaklaştığı; rüya alemi ile gerçek hayatı kıyaslayınca, rüyada daha uzun kalarak bir kaçış yolu oluşturdukları keşfedilmiş. Yani kendilerine göre yeni bir mutluluk dünyası geliştirmişler. Son olarak; bilim insanları Lucid rüya görme tekniklerini de belirlemişler ama bunları burada uzun uzun anlatmayacağım. Merak eden arkadaşlar Google’da aratarak konuya vakıf olabilirler.


Barnum etkisinin sizdeki karşılığı nedir?
“Forer Etkisi” olarakda bilinen “Barnum Etkisi”kavramı; bireyler için özel gibi görünen fakat her bireye uyacak kadar genel ve belirsiz karakteristik tasvirlere inanma eğiliminin yüksek olduğuna dair bir gözlem olarak karşımıza çıkar. Bu kuramu Bertram Forer isimli Amerikalı bir psikolog. Forer etkisine en iyi örnek ise fallar ve burç yani astrolojidir. Genelde herkesin başına gelme olasılığı yüksek tahminlere kişiler inanir ve gerçekleşmesi durumunda bu etkinin ikna edici gücüne daha fazla inanılır.
Bilinçli boş oturma eylemi; Niksen
Niksen, en basit haliyle “hiçbir şey yapmamak” veya “suçluluk hissetmeden rahatlayabilmek” şeklinde açıklanır. Bu kavramın temelinde, bilinçli olarak enerji ve zamanımızı bir amaca ya da bitirilmesi gereken bir işe harcamamak yatar. Bu yaklaşımın temel kuralı ise “bilinçli olmak”tır. Gün içinde verilen “bilinçli” molalar ile hem kaygı gibi olumsuz duyguların etkisinin azaltılabileceği düşünülmektedir.


















