Doğru yaptığında / Joel Osteen
Kolay bir hayat için dua etmeyin / Bruce Lee
Nezaketle örülen iyilik ağı/ Nick Cave
“Anlam arayan canlılar olduğumuza inanıyorum. Anlamın ilişkisel ya da bağlayıcı hisleri, neredeyse her zaman nezakettedir. Nezaket bizi bir araya getiren güçtür. Müşterek yitikliğimize ve taşıdığımız kötülük potansiyeline rağmen, insanların her gün ortaya koyduğu sayısız nezaketle örülen engin bir iyilik ağıyla da çevriliyiz.”
Nick Cave, Red Hand Files, Issue #204
Bu yüzyılın cahilleri / Alvin Toffler
Kibir nöbetleri/ Franz Kafka
Caharli Chaplin den dört güzel öğüt
Kendini değersiz hisseden erkekler / Ayala Malach Pines
“Çocukluğunda kendini değersiz hisseden bir erkek, olasılıkla eleştirel ve yargılayıcı bir kadını kendine eş seçecektir. Böylece aşağılık duyguları için onu suçlayabilecektir. Kadın, kocasının kendisine sevgisini göstermediğinden, erkek karısının bitmeyen eleştirilerinden şikayet etse de, her ikisi de eşlerinden ayrılmayacaktır.”
Otogarlar ve hastane duvarları/ Cahit Zarifoğlu
Sütunlar: INFJ Kişiliği ve Bireyleşme
Son iki yıldır çok yoğun bir Jung hayranlığım var. Bu sebeple web sitemde az kalsın bir başlığa psije ismini verecektim. Psije, bilmeyenler için açıklayayım. psişe(psyche) jung ekolüne göre kişiliğin tümü demek. Latince’den gelen bu sözcük “ruh” anlamına gelse de günümüzde “zihin” kelimesi ile birleşmiş. Bilinçli ya da bilinçdışı tüm duygu , düşünce ve davranışları içeriyor sizin anlayacağınız..
Jung insanlari kişilik tiplerine belli guruplara (16 ) ayırmıştı. Jung ayrıca dünyada çok nadir görülen bir kişilik tipinden bahseder. İşte o tip’in adı INJF ..
Jung bu tipin dünyada ancak %1 oranında var olduğunu iddia eder. Jung’un bu tipin özelliklerini okur okumaz, kendimin de bir INFC olduğuna dair fikrim oluştu 🙂
Meselâ bu karakter tipine mensup insanlar gözlemcidir der Jung. Ortamın nabzını yoklar, bir olaya ilk atlayan olmazlar hiç bir zaman. Olayları kenarda durup izledikten sonra, içgüdülerinin ve ortaya konulan veriler önderliğinde, edindikleri intibaya fikir paylaşımında bulunurlar. Bu davranış modeli bire bir ben desem hiç yanlış olmaz.
Yine empati güçleri çok kuvvetlidir bu tipte olanların. Karşılarındaki insanın ne düşündüğü, ne hissettiğini çok onemserler. Diğerlerinin çıkarları ve sağlıkları için mücadele etmeye hazır tiplerdir.Kendilerine dönecek herhangi bir çıkar gözeterek değil de bunu sosyal bir refleksle yaparlar. Yani başkalarının faydasını da ciddi önemser ve korumaya çalışırlar. Bunu fıtratsal bir içgüdü ile yaparlar. Buna hakkaniyete olan inanç da diyebiliriz.
Yine bir başka özelliği; Çocukluklarında da genelde oyunlara ilk atlayan, diğer çocuklarla hemencecik kaynaşan tipler olmadıkları için anne-babaları ve yakın çevreleri tarafından “çekingen”, “utangaç” olarak addedilirler. Aslında bu çekingenliklerinden değil kendilerine güvenli alan oluşturma çabasından gelir. Ortam ve o ortamdaki kişi prototipleri kısa bir analizle değerlendirilir ve sonuca göre iletişim kurar. İşte benim çocukluğum da böyleydi. Neredeyse lise sona kadar böyle bir cocukluk ve ergenlik yaşadım.
Bu tipin bir de ara bulucu ve ortamdaki gerilimi azaltma becerisi vardır. Çevrelerinde çıkan kavga ve kuvvetli tartışmalarda kişileri anlayacağı dilden bir iletişim kurarak normalleşme sürecine sokabilirler. Şu yaşıma kadar ayırdığım kavga ve katıldığım hemen her tartisma da bu özelliğimi kolaylıkla kullandığımı içim çok rahat söyleyebilirim. Buna tipler için gizli lider de diyor uzmanlar. Yani kamera önü değil arkasında yönetmek.
İşte burası benimle tam olarak benzeşen nokta.ilerleyen yaşla beraber sosyal çevreleri, sosyal zekaları, gözlem ve tecrübeleri geliştikçe çok çabuk ve kolay iletişim kurabilen insanlara dönüştükleri için sıklıkla dışa dönük karakterlerle karıştırılırlar. Aslında bu dışa dönüklük değil uzun soluklu bir gözlem ve deneyimlemenin boşalma sürecidir. Bunu ben bir volkan vakti gelinceye kadar sakin kalıp akabinde metrelerce yükseğe lav püskürtmesine benzetiyorum. Bu insanlar sosyal çevrenin içine fazla karışınca yorulup,kendilerini yenilemek için daima kendi iç dünyalarına dönmeyi, kalabalık ortamlardan kaçınmayı arzu ederler. Mesela, bir eğlence ortamında en dikkat çeken olarak göremezler hiç bir zaman. Her zaman otokontrolünü dengede tutar. İç dünyalarına döndüklerinde yakın çevresi onlar hakkında bir bunalım ya da melankoli yaşadığına inanırlar neredeyse. Oysa bu durum çok uzun sürmez. Kısa bir deşarj olma süresi kadar hayatın kalabalıklarından uzaklaşırlar sadece.
Bu uzaklık çok büyük bir oranda evlerinde yaşanır. Kitap okuma, film izleme ya da bir hobi ile bu sakinleşmeyi çok rahat kazanırlar.
İşte yukarıda saydığım bu özellikler Jung’un tespitleri. Eğer Jung’un bu tespitleri yaptığı insan sayısı gerçekten bu kadar azsa sıkıntı var bence dünya için. Çünkü bu özellikler ideal insan kavramının temelini oluşturan kriterler. Kendimi böyle bir insan tipine yerleştirmiş olmam belki size ukalalık olarak gelebilir:) Ama inanın kul kendini bilir. Bu sebeple kendimi şanslı hissediyorum dersem de hiç yalan olmaz. Hayatta kaç milyar insan ideal ya da kâmil insan olmayı gerçekten istemiş ve bunun için yani insan kalmak için çabalamıştır ki? Jung’un bu hesabına göre bunu isteyen insan sayının azlığı, dünyanın şuan yaşadığı kaosun sebeplerinin en başında geliyor bence.
Hülâsa; %1 görülen ender insanlardan biri olduğumu düşünmemin size hiç bir getirisi yok. Çünkü tanışmıyoruz. Ancak yakın çevrenizde INFJ kişilik tipinde birini tanırsanız ona iyi tutunun ve onu bırakmayın derim naçizane…
Son iki yıldır oldukça yoğun bir Jung hayranlığım var. Bu sebeple, web sitemde az kalsın bir başlığa “Psije” ismini verecektim. Bilmeyenler için açıklayayım; psije (psyche), Jung ekolüne göre kişiliğin tümünü ifade eder. Latince kökenli bu sözcük “ruh” anlamına gelse de günümüzde “zihin” kelimesiyle birleşmiştir. Bilinçli ya da bilinç dışı tüm duygu, düşünce ve davranışları kapsar.
Jung, insanları belli kişilik tiplerine (16 grup) ayırmıştır. Ayrıca dünyada çok nadir görülen bir kişilik tipinden bahseder: INFJ. Jung, bu tipin dünyada ancak %1 oranında var olduğunu iddia eder. Jung’un bu tipin özelliklerini okur okumaz, kendimin de bir INFJ olduğuna dair kuvvetli bir fikir oluştu bende. 🙂
Jung’a göre bu karaktere sahip insanlar iyi birer gözlemcidir. Ortamın nabzını yoklarlar; hiçbir olaya ilk atlayan olmazlar. Olayları kenardan izledikten sonra, içgüdüleri ve ellerindeki veriler önderliğinde edindikleri intibaya göre fikirlerini paylaşırlar. Bu davranış modeli bire bir beni tanımlıyor.
Yine bu tipin empati gücü çok kuvvetlidir. Karşılarındaki insanın ne düşündüğünü ve ne hissettiğini çok önemserler. Diğerlerinin çıkarları ve sağlığı için mücadele etmeye hazır tiplerdir. Bunu kendilerine dönecek bir çıkar gözetmeden, sosyal bir refleksle yaparlar; yani başkalarının faydasını da içtenlikle korumaya çalışırlar. Bunu fıtratsal bir içgüdüyle, hakkaniyete olan inançlarıyla yaparlar.
Bir diğer özellikleri ise çocukluk yıllarıdır. Genelde oyunlara hemen atlayan, diğer çocuklarla çabucak kaynaşan tipler olmadıkları için yakın çevreleri tarafından “çekingen” veya “utangaç” olarak nitelendirilirler. Aslında bu durum çekingenlikten değil, kendilerine güvenli bir alan oluşturma çabasından kaynaklanır. Ortamı ve oradaki kişi prototiplerini kısa bir analizle değerlendirir, sonuca göre iletişim kurarlar. Benim çocukluğum ve ergenliğim de neredeyse lise sona kadar böyle geçti.
Bu tipin bir de arabulucu olma ve ortamdaki gerilimi azaltma becerisi vardır. Çevrelerinde çıkan kavgalarda veya şiddetli tartışmalarda, kişilerin anlayacağı dilden bir iletişim kurarak ortamı normalleştirme sürecine sokabilirler. Şu yaşıma kadar yatıştırdığım kavgalarda ve katıldığım hemen her tartışmada, bu özelliğimi kolaylıkla kullandığımı içim rahat bir şekilde söyleyebilirim. Uzmanlar bu tipteki insanlar için “gizli lider” ifadesini kullanırlar; yani kamera önünde değil, arka planda yönetenlerdir.
İşte burası benimle tam olarak örtüşen nokta. İlerleyen yaşla beraber sosyal çevreleri, sosyal zekaları, gözlem ve tecrübeleri geliştikçe çok çabuk ve kolay iletişim kurabilen insanlara dönüştükleri için sıklıkla dışa dönük karakterlerle karıştırılırlar. Aslında bu, dışa dönüklük değil; uzun soluklu bir gözlem ve deneyimlemenin boşalma sürecidir. Bunu, vakti gelinceye kadar sakin kalıp akabinde metrelerce yükseğe lav püskürten bir volkana benzetiyorum. Bu insanlar sosyal çevrenin içine fazla karışınca yorulurlar; kendilerini yenilemek için daima kendi iç dünyalarına dönmeyi ve kalabalık ortamlardan uzaklaşmayı arzu ederler. Mesela, bir eğlence ortamında asla en dikkat çeken kişi olmazlar; her zaman otokontrolü dengede tuturlar. İç dünyalarına döndüklerinde yakın çevreleri onların bir bunalım ya da melankoli yaşadığını düşünür. Oysa bu durum çok uzun sürmez; sadece kısa bir “deşarj” süreci kadar hayatın kalabalığından uzaklaşırlar.
Bu uzaklaşma, büyük oranda kendi evlerinde gerçekleşir. Kitap okumak, film izlemek ya da bir hobi ile bu dinginliği çok rahat kazanırlar.
Yukarıda saydığım tüm bu özellikler Jung’un tespitleridir. Eğer Jung’un bu tespitleri yaptığı insan sayısı gerçekten bu kadar azsa, dünya için bir sıkıntı var demektir. Çünkü bu özellikler, “ideal insan” kavramının temelini oluşturan kriterlerdir. Kendimi böyle bir kişilik tipine yerleştirmiş olmam belki ukalalık gibi gelebilir ama inanın, insan kendini bilir. Bu sebeple şanslı olduğumu düşünürsem yalan olmaz. Hayatta kaç milyar insan “ideal” ya da “kâmil” insan olmayı gerçekten istemiş ve bunun için, yani insan kalabilmek için çabalamıştır ki? Jung’un bu hesabına göre, bunu isteyen insan sayısının azlığı, dünyanın şu an yaşadığı kaosun en büyük sebeplerinden biridir bence.
Hülâsa; %1 oranında görülen ender insanlardan biri olduğumu düşünmemin size doğrudan bir getirisi olmayabilir, çünkü tanışmıyoruz. Ancak yakın çevrenizde INFJ kişilik tipinde birini tanırsanız ona iyi tutunun ve onu bırakmayın derim naçizane…
Tatminkar olmak / Daniel Kahneman
Anadolu / Ahmet Arif
Antoine de Saint / Exupéry
Dosdoğru konuşan bir mutasavvıf ve gönül adamıydı..
Çok değerli bir fikir adamıydı. Aynı zamanda yazar, hukukçu, mutasavvıf ve gönül adamıydı. Konuk olduğu her programda ciddiydi. Gülüşü tebessümünde bile bir ciddiyet vardı. Sözünün eri ve iki düşünüp bir konuşan çok iyi bir hatipdi.

Allah yolunda örnek olmayı hakkıyla başarmış bir muhteremdi. TRT nin her sene yaptığı Ramazan sohbetlerinin aranan yüzüydü.
Ancak herkes çok sevmezdi İnançer hocayı. İsterlerdi ki biraz espri yapsın bolca gülsün biraz komik bir şeyler anlatsın gülsün vs. Oysa espri de yapardı İnançer. Bir çoğu anlamazdı. Ancak esprilere bile ciddi bir anlam bir mesaj yüklerdi. Mesajı vereceği yere dolambaçlı yollardan değil, doğrudan sözünü esirgemeden verirdi. Hatta bir dönem böyle İnançer gibi hocalara takık bazı medya kuruluşları, onda açık arar bulamazdı. Ancak bir keresinde kendilerince sözde bir açık buldular. O açık da hocanın hamile kadınların göbeğini açıkta bırakan kadınların hem inanç hem de estetik olarak uygunsuz giyindiklerini eleştirdiği söylemi olmuştu. Söz konusu medya öyle bir yüklenmişti ki hocaya, hoca şaşırıp kalmıştı. Çünkü estetik olarak bile saçma olan bu giyim tarzı üzerine yaptığı konuşma üzerine üstüne bu kadar gelinebilecegini düşünmemişti İnançer hoca. Ve o kadar linç’e rağmen sözlerinin arkasında sapasağlam durmuştu. Başta da dedim ya; İnançer hoca doğru bildiğini dosdoğru konuşan bir insandı.

Ve işte o muhterem insan bugün aramızdan ayrıldı. Muhafazakar ve dindar kesimin medyası dışında kimse onun haberini yapmadı. Çünkü onun gibi bir gönül adamının onların gözünde bir değeri yoktu. Rabbim mekanını cennet eylesin.
Ve şimdi bu güzel insanın ardından, onun sohbetlerinde söylediği ve benimde aklımda kalan harika sözlerini paylaşmak istiyorum. Hocanın en meşhur sözü bence şuydu; “İnsanlar size bakıp müslüman olmaya izlenmiyorsa imanınızı gözden geçirin”
Yine bir başka sözü; Seversen muhatabının dikeni kalmaz.
Bir başkası; Medeni olmak, insana zimmetlenen yeryüzünü bozmadan kirletmeden imar etme çabasıdır.
Ve son olarak ; Önemli olan bilmenin ötesinde, yapmak…
Elbette bu kadar değil hocanın söylediği güzel sözler. Bunlar benim hatırlayabildiklerim sadece. Arzu eden İnançer hocanın katıldığı programlardaki sohbetini dinleyip daha nice güzel sözlerden feyz alabilirler.
Allah bizlere de böyle değerli bir insan gibi imanlı olmayı ve konuştuğunda dosdoğru konuşan kullarından olmayı nasip etsin. Kabrin nurla dolsun Ömer Tuğrul İnançer hocam…
Başım dönüyor ikimizden / Edip Cansever
Çocuklar ekmek yiyorlar gibidir sesin
Ön dişleriyle belli belirsiz
Bir martı kalıyor gibidir hiç olmayandan
Çünkü biz ikimiz de çirkin değiliz
Evet mi hayır mı pek anlamadan.
Ne biçim bir sestir şu bizim dalgınlığımız
Bir tayın dişinde ince taflan
Az yaşlı bir kadında göğüs uçlarının
Yanarak sımsıcak bir kedinin ağzından
Dönüp iç çekmesine gece kuşlarının.
Sonra biz dağ başlarında apansız kurşunlanan
Süresiz baş dönmesiyiz çok garip adamların.
Yalnız ve dik durmak / Charles Bukowski
Mükemmeliyetler ve kusurlar / Schopenhauer
Önemli olan nesne değil, senin algın/ Abbas Kiyarüstemi
“Herhangi bir nesneyi alıp müzeye koyuyorlar ve insanların ona bakışı değişiyor. Burada önemli olan nesne değil, senin algın. Şu Selvi ağaçlarına bak. Ne güzeller. Hepsi eşsiz. Hiçbiri birbiriyle aynı değil. Orijinallik, güzellik, yaş, işlevsellik; bu bir sanat eserinin tanımı. Tek fark galeride değil, kırlarda olmaları. Bu yüzden, kimse onları fark etmiyor.”
Kafana çok da takmamalısın / Haruki Murakami
Sisifos olmak sanki bir nebze daha iyi gibi…
Yunan mitolojisinde yüzlerce tanrı vardır ve bu tanrıların hem kendi aralarında hem de insanlarla olan dertleri hiç bitmez. Neredeyse her adımda bir tanrıya çarparsınız. Bu “uyduruk” edebi mitolojide her tanrı, günümüz yönetim sistemlerindeki bakanlıklar gibi belirli bir alandan sorumludur. Savaş tanrısı, ölüm tanrısı, aşk tanrısı gibi…
İlk bakışta her şeyden sorumlu bir tanrının olması, sistemin kusursuz işleyeceği izlenimini verse de bu tanrılar, görev alanları dışındaki konulara burunlarını sokunca ortalık entrika ve savaş alanına döner. Bu durumdan insanoğlu da fazlasıyla nasibini alır. Sonuçta tanrı tanrıdır; insan ise ölümlü, zayıf ve acizdir. En ağır cezaları da her zaman insanlar alır.
Sisifos: İspiyoncu mu, Kahraman mı?
Mesela bilge kral Sisifos… Mitolojiye göre, kendi menfaati için tanrılar sofrasına bir kurt gibi dalmıştır. Zeus, ırmak tanrısı Asopos’un kızını kaçırır. Sisifos bu durumu haber alır ve kızını arayan Asopos’a, kızının yerini bildiğini ancak tek bir şartı olduğunu söyler: “Krallığıma bir ırmak bağışlarsan yerini söylerim.” Asopos kabul eder, Sisifos da Zeus’u ele verir.
Tabii Zeus bunu duyunca ölüm tanrısı Thanatos’u Sisifos’a gönderir. Ancak Sisifos, Thanatos’u oyuna getirip zincire vurur. Ölüm tanrısı zincirlenince dünyada kimse ölmez olur! Bu kez Hades, Zeus’tan yardım ister. Zeus da savaş tanrısı Ares’i Sisifos’un üzerine salar. Ares, Sisifos’u yakalar ve ölüm tanrısını kurtarır. Sisifos bir süre sonra yeraltı tanrısı Hades’in elinden kaçmayı başarır ve yaşlanana kadar yakalanmadan yaşar. Ancak yaşlandığında yakayı ele verir. Zeus bu sefer acımaz: “Şimdi yandın!” diyerek onu dimdik bir dağın eteğine bırakır ve önüne kocaman bir kaya koyar: “Bu kayayı dağın tepesine çıkaracaksın.” Sisifos kayayı çıkarır ama en tepeye geldiğinde kaya her seferinde geri düşer. Lanetlenmiştir artık.
Bu hikâye, zamanında Albert Camus’yü de etkilemiş ve “Sisifos Söyleni” adlı eserini yazmıştır. Camus, Sisifos’u bir kahramana benzetir. Neden mi? Kaya her geri kaydığında Sisifos’un onu seyredip tekrar en başa dönmesini, tanrılara bir başkaldırı ve bir tür “mutluluk” olarak görür. Sisifos’un tanrıların elinde bir oyuncak olmadığını kanıtladığını savunur.
Ancak bana göre durum farklı. Sisifos, bir “ispiyoncu”dur. Bu bilgiyi hayrına değil, karşılığında krallığına bir ırmak kazanmak için vermiştir. Yani cezayı sonuna kadar hak etmiştir. Ayrıca Sisifos, bu inadı kendi kendine bir eğlence haline getirip kendine eziyeti sonsuza kadar reva görmüştür. Camus’nün absürdizm felsefesiyle sunduğu “hayatı kabullenme ve mücadeleye devam etme” mesajı güzel olsa da, bu hikâyeden böyle bir ders çıkması bana çok mantıklı gelmiyor.
Atlas ve Yükün Ağırlığı
Bir diğer hikâye ise Atlas’ınkidir. Titanlar ve tanrılar arasındaki savaşta yenilen tarafın komutanı olan bilge Atlas, Zeus tarafından dünyanın en batı ucunda, gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılır.
Herakles, altın elmaların yerini öğrenmek için Atlas’a gelir. Atlas, elmaların yerini bildiğini, kendisi elmaları getirene kadar gök kubbeyi Herakles’in tutmasını ister. Herakles kabul eder, Atlas elmalarla döner ama sütunları tekrar omuzlamaktan vazgeçer. Fakat Herakles kaçın kurasıdır; “Sütunlar kayıyor, yardım et de düzeltelim” diyerek Atlas’ı tekrar sütunların altına sokar ve elmalarla oradan ayrılır.
Bu hikâyeden de “insanoğlunun kendi benliğini taşıma mücadelesi” gibi pek çok mesaj çıkarılmıştır. Yer geçmişi, gök ise geleceği simgeler. Ancak hikâyenin ortak fikri bence çok daha yalın: “Sonucuna katlanmayacağın hiçbir işe kalkışma ve otur oturduğun yerde.”






















