Ortalığı 56 yapmak diye bir deyim var.

Az önce bir video izledim. Bir abla, adeta roman ağzıyla hemcinslerine erkeklere nasıl davranılması gerektiğiyle ilgili kendince tavsiyeler veriyordu. Abla, partnerine harbi üzüldüğüm bir örnek verdi: Gecenin bir yarısı acıkmadığı halde adamı pizzacıya götürtmüş. 🙂

​Sonra devam ediyor; “Adamı rahat bırakmayacaksın, arada 56 çıkaracaksın” diyor. “56 çıkarmak” ya da daha doğrusu “56 çıkartmak”, olay çıkarıp gerilim yaratmak anlamına geliyor. Ama “tam olarak 56 nereden bulundu ve nasıl deyimleşti?” diye merak edip kısa bir araştırma yaptım.

​”Ortalık 56’ya döndü” ifadesi, gürültülü ortamlar için kullanılan deyimlerin başında gelmektedir. Bu deyimle, ortamdaki ses seviyesi 1956 yılında kullanılan gürültülü motorlara benzetilmektedir. Yani mevzu buradan geliyormuş.

​Genel kültürüme minnak bir renk oldu bu deyim. Teşekkürler abla!

En sevdiğim Erich Maria Remarque sözleri

“Bir insan aklını gösterdiğinde orada olmaktan daha yorucu bir şey yoktur. Özellikle akıl yoksa.”

***

“Tüm insanların aynı hissetme yeteneğine sahip olduğunu varsaymak bir hatadır.”

***

“Elde edemedikleriniz her zaman sahip olduklarınızdan daha iyi görünür. Buna insan hayatının romantizmi ve aptallığı da dâhildir.”

***

“Ve kendimi çok üzgün hissettiğimde ve artık hiçbir şey anlamadığımda, kendi kendime yaşamak istediğimde ölmenin, ölmek istediğim noktaya kadar yaşamaktan daha iyi olduğunu söylüyorum.”

***

“Parayla halledebileceğiniz her şey ucuzdur.”

***

“Sabah ilk düşündüğünüz ve geceleri son düşündüğünüz kişi ya mutluluğunuzun sebebidir ya da acınızın sebebi.”

***

“Bir insan ne kadar ilkel olursa, kendisinin o kadar iyi olduğuna inanır.”

***

“Unutmak, ebedi gençliğin sırrıdır. Bir kişi ancak hafızayla yaşlanır.”

***

“Alçakgönüllülük ve vicdan mükâfatını ancak romanlarda alır. Gerçek hayatta sömürülürler ve sonra bir kenara itilirler.”

***

“Hayat bizi mükemmel yapmak niyetinde değildi. Her kim mükemmelse, bir müzeye aittir.”

Güldüren şey / Henri Bergson

Güldüren Şey.

Çok kere derler ki bizi güldüren şey, insanların küçük kusurlarıdır. Bu fikirde geniş bir hakikat payı olduğunu teslim ediyorum; ama tamamıyla doğru bir fikir olduğuna inanamıyorum. Çünkü her şeyden önce kusurların küçükleriyle büyükleri arasında ki sınırın çizilmesi kolay değildir. Belki de bir kusurun hafif olması güldürmüyordur da bizi güldürdüğü için hafif geliyor. Gülünç olma ve kendimize güldürme kadar hiçbir şey bizi insafa getirmez. Hatta daha ileri giderek denebilir ki ağır olduklarını bildiğimiz halde bizi güldüren kusurlar vardır. Mesela Harpagon’un cimriliği gibi. Nihayet, söylenmesi biraz ağır gelse bile itiraf etmeli ki insanların sade kusurlanna değil, bazen meziyetlerine de güleriz. Mesela Alceste’e bunun için gülüyoruz. Dene cek ki burada gülünç olan Alceste in namusluluğu değil, namusluluğun onda aldığı hususi şekildir. Evet, Alceste teki garabettir ki onun namusluluğunu gülünç yapıyor, önemli olan nokta da buradadır. Nihayet şu sonuca geliyoruz: gülünçlük, kelimenin ahlaki manasıyla, her vakit bir kusurdan gelmez ve eğer hafif bir kusur görmekte israr ediliyorsa bu kusurun hafifini ağırından ayıran açık farkın gösterilmesi lazımdır. Hakikat şu ki gülünç olan kimsenin ahlâki hiçbir kusuru olmaz da sadece cemiyetle uyuşmayan bir hâli olabilir. Nitekim Alceste’in karakteri tam namuslu bir adamin ka rakteri olduğu hâlde cemiyet hayatına uygun bir karakter değildir. Gülünç olması da bundandır. Hattä katı bir fazilet yumuşak bir fezahatten daha kolay gülünç olabilir. Çünkü cemiyeti kuşkulandıran şey katılıktır. Alceste’de de bizi güldüren hal onun katılığıdır. Katılık namuslulukta olsa bile yine gülünçtür. Çünkü kendini cemiyetten ayıran herkes gülünç olur. Gülünç olma, ekseriyetle bu ayrılmadan gelir. Gülünçlü ğün çok kere âdetlere, fikirlere, cemiyetin peşin hükümlerine bağlı olması da bun dan anlaşılır.

(Gülme, Komiğin Anlamı Üzerinde Deneme, syf 87)

Henri Bergson

Masalsız Çocuklar/ Nizar Kabbani

Satmadınız mı?
Elma ağaçlarını
Serçeleri
Fırınları
Şelaleleri
Satmadınız mı elinizdeki şiir kitaplarını?
Ve çocukların gülüşlerini
Satmadınız mı ney inlemelerini?
Elbiselerinize kadar işlemiş olan
Ve ezginin vuruşlarını
Satmadınız mı Cenneti?
Bir harabede yaşamak için..

Nizar Kabbani – Masalsız çocuklar

Rahatlamak için küfür…

Lalochezia sendromu..

​Kişinin küfür ederek rahatlaması ve bu sayede sakinleşmesine deniyor; yani bir çeşit rahatlama faaliyeti. Bu sendrom, elbette ki hemcinslerimin sıklıkla gösterdiği bir davranış biçimi. Aletini sokabildiği her türlü yere sokma gayreti! Tabii sanal ortamda; çünkü kimsede o türlü bir alet yok.

​Milletimin erkekleri başta olmak üzere, dünyadaki tüm erkeklerin fütursuzca ettiği küfürleri düşününce; neden en çok biz erkeklerin küfür ettiğini, özellikle kendi aramızdaki sohbetlerde neden bu kadar coştuğumuzu hiç düşündünüz mü? Bu durum, çocuklukta bizden yaşça büyük ergenlerden ve adamlardan geçen kötü bir miras olabilir mi?

​Melissa Mohr, “Küfür Etmenin Kısa Tarihi”nde küfrün günlük yaşamdan edebiyata kadar geçirdiği evrimi inceliyor. Yazar, hem kendi uzmanlık alanı olan edebiyattan örnekler veriyor hem de bir anlamda kültür tarihçiliği yapıyor.

​Mohr, küfrün başlangıcını Roma’da bulmuş. Ancak yaygınlaşması, on altıncı yüzyıla kadar kaba küfürler edilirken, bu tarihten sonra dilde eskiye oranla gözle görülür bir rahatlama yaşanmış. Daha pornografik ifade tarzları gelişmiş. Mohr’un konunun ağırlık noktası olarak dili ve edebiyatı seçmesi son derece doğal çünkü uzmanlık alanı İngiliz edebiyatı; özellikle de Orta Çağ ve Rönesans dönemi. Kitabında bu nedenle yakası açılmadık edebi metinlerden parçalar var. Mohr’un deyişiyle Rönesans, “ahlaksız kelimelerle âlem yapılan, utanç eşiğinin aşıldığı” bir zaman dilimi. Günlük konuşmanın yanında tiyatro oyunlarında, şiirde ve romanda da küfür kendini gösteriyor.

​Sanırım o dönemin dünyaya yaydığı etkilerin içinde küfür de var. Tabii yapılan çeviriler, bizim kendi berbat küfürlerimizi üretmemize neden olmuş. Küçükken ilk küfrümü sanırım ilkokul üçüncü sınıfta etmiştim. Sebebi de sevdiğim bir arkadaşıma kötü el kol şakaları yapan Adem isminde bir çocuğa etmiş olmamdı. O küfür de “ağzına sıçarım” olmuştu (Bugünün sokak çocuklarının ettiği küfürlere göre gayet masum aslında). Adem de bu küfürden sonra, “Seni babana söyleyeyim de gör” deyip soluğu babamın yanında almıştı. Babam da rahmetli, etrafın benimle ilgili kötü şikâyetlerini doğrudan ciddiye alır ve bana kızardı. O tarihlerde, 80’lerde “el âlem” dediğimiz canavar çok can yakardı. Toplumdan gelen her söylem ve şikâyet kişide mahcubiyet duygusu yaratır; kişi toplumun istediği prototipe dönüşmeye çalışırdı. Babamın o gün, bana ettiğim küfrün sebebini sormadan çekişmesini hiç unutmam. Tabii o an sonrası Adem’in bana pis pis sırıtmasını da hiç unutamam. 🙂

​Neyse, küfürle ilgili olarak Mohr’un anekdotlarına devam edeyim. Zamanla çatışmayla başlayan, gerilim ve işgallerle süren yirminci yüzyılda küfrün nokta ve virgül gibi kullanıldığını görüyoruz. Mohr, bunu “taşı gediğine koymak” diye niteliyor. Öfke, bir bakıma dil yoluyla ve kontrollü şekilde ortama salınıyor. Günümüzde sizin de çevrenizde, küfrü imla işareti niyetine kullanan bir kişi illa ki olmuştur: “Ya hani Hakkı abi var ya, mına koyim. Adama sayısaldan para çıkmış mına koyim. Mına koyduğumun adamı şimdi parayı nasıl yer biliyor musun?” Tabii bu cümleyi kuran vatandaşın çevresindekilerde de tek tip bir tepki kelimesi vardır: “Siktir, mına koyim.” Her cümle sonunda aynı zamanlama ile söylenen bu küfür, hem bir teyit hem de şaşkınlık ifadesi olarak kullanılır.

​Günümüzde ise küfür, modernizmin dayattığı bir tarz olarak her yaş, cins, ırk ve milletin ağzında rahatlıkla dolanıyor. Sokakta ise ergen kız ve erkeklerin ettiği küfürler çok dikkatimi çekiyor aslında. Kızların genelde erkeklerin ettiği küfürlerin aynısını ederek konuşmaları komik bile geliyor. Yıllardır kendi cinsimden kalın tonlarla duyduğum “koyma” ve “sokma” eylemini içeren küfürler, kızların ağzında helyum gazı çekip çocuk sesiyle konuşmaya çalışmaları gibi değil mi? Üstelik bu küfrü hem bir erkeğe hem de kendi cinsinden birine etmesi ne acı. Erkeklerin kadınlara taciz ve şiddetinden en çok rahatsız olduğumuz bir dönemde, kadınların ve genç kızların küfre erkekler kadar alışması trajikomik değil mi?

​Yazının başına geri dönecek olursak; Lalochezia sendromu, yani o anın stresini bastırmak ve rahatlamak için edilen küfrü onaylıyor. Ancak keyfe keder dönüşmüş çirkin söylemleri her zaman reddediyorum. Dildeki bu tehlike, toplumun yozluğunu ortaya koyuş bakımından mühim. Yazının sonunda, Mohr’un kitabında kullandığı bir cümleyi paylaşmasam olmaz; çünkü çok beğendim. Mohr şöyle der: “Dil alet kutusuysa, küfür çekiçtir.” Alet kutunuzu düzgün kullanın efendim…

Gülerken yüzün / Gülten Akın

Dem çeken bir güvercinin sesini
İçin için büyüyen çimenleri
Baharda lunaparkı, bayram yerini
Ve alışkanlıklar dışında her şeyi

Gülerken yüzün
Aşıyor geçmişin acılarını
Kendini yarına değiştiriyor

Gülerken yüzün
Sanki çarmıhını kırmışsın
Senin ve ardından geleceklerin
Aylası alnına düşmüş gecenin
Oturmuş ağlıyor kendisi

Bunu öyle candan öyle yürekten
Öyle bir tutkuyla istiyorum ki
Aklımda hep öyle kalmalısın

Bir zamanlar baz istasyonları…

Bundan on yıl kadar önceydi; cep telefonu operatörlerinin deli gibi birbiriyle yarıştığı yıllar. Bu uğurda, daha fazla çekim gücüne ulaşmak için her yere adım başı baz istasyonu kurdukları; yüksek apartman sahiplerinin ya da yöneticilerinin “Bir operatör de gelse de çatıya bir baz istasyonu kursa, ben de köşe olsam” dedikleri yıllar…

​Tabii, “baz istasyonları radyasyon yayıyor ve kanser yapıyor” haberleriyle sokağa dökülen koca bir ahali… Türlü eylemler, türlü protestolar eşliğinde gaza gelen bir halkın, bir yandan “operatörler yeterince çekmiyor” deyip bir yandan her gördüğü baz istasyonunu kaldırtma gayreti…

​Sonrasında ise bilim insanlarının, istasyonların kanser yapmadığı yönündeki açıklamaları: “Baz istasyonları çalışma mantığı olarak ısı ve radyasyon yaymadığından mikrodalga etkisi yoktur. Bu nedenle insan sağlığı üzerinde kanıtlanan hiçbir etkisi yoktur. Dünya Sağlık Örgütü ve TÜBİTAK raporları, cep telefonu baz istasyonlarının zararsız olduğunu desteklemektedir.”

​Bu işten kim kâr etti, kim zarar etti hâlâ kimse anlamadı. Kanser olmaktan o yıllarda dehşetle korkan halk, bugün türlü kanserojen maddeyle gayet barışık; her “Aman ha, kanser yapıyor!” haberine inanmayan da yine o halkın ta kendisi değil mi?

​Sonuç olarak; yalancı çobanın bol olduğu yerde halk da kendi bildiğini okur. Ancak zarar, yine kendinedir.

Israrcı pencereleri de duvardan sayın/ Osman Erim

Kapalı durmakta ısrar eden pencereleri de duvardan sayın.”

​İnsan ilişkilerinin o meşhur mimarisinde, bazen karşımızdaki kişinin zihnini bir havalandırma boşluğu sanırız; oysa bazıları, ısrarla üzerine kilit vurulmuş pencerelerdir. Siz o pencereleri açmak için bahar rüzgarları estirir, en temiz cümlelerinizi birer taze hava akımı gibi gönderirsiniz ama içerideki hava hep aynı küf kokusuna mahkûmdur. Anlamalısınız ki o pencere açılmıyorsa, o artık bir “geçiş yolu” değil, iletişimi bloke eden en katı, en aşılmaz duvardır.

​O pencereleri duvardan saymaya başladığınız an, hayatınızdaki en büyük dekorasyon değişikliğini yapmış olursunuz. Artık orada bir “anlaşılma beklentisi” değil, soğuk bir beton blok olduğunu kabullenmek, üzerinizdeki o beyhude zorlama yükünü bir anda alır götürür. İnsan, açılmayan pencereyi duvar kabul etmediği sürece çarptığı her camda kendi burnunu kırar; oysa duvar olduğunu bilmek, en azından kafa atmayı bırakmanızı sağlar.

​Sonuçta kimse bir tuğladan şefkatli bir esinti beklemez; o halde bir insandan da kapalı durmayı kendine görev edinmişken, ferahlık beklemek sadece sizin naifliğinizin hatasıdır. Bırakın o pencereler duvar kalsın, siz de boş verin manzarasızlığı; zaten en berrak manzara, artık arayıştan vazgeçtiğiniz o duvarın ardında bıraktığınız beklentilerinizdir. Unutmayın, bazıları sadece kapatılmak için inşa edilmiştir; sizin göreviniz onları açmak değil, duvarın önünden çekilip kendi yolunuza bakmaktır.

Cesaretiniz varsa kaçın

Bencilliğiyle mutlu olmaya çalışan mutsuz, huysuz ve anlayışsız insanlara, içine düştükleri çukuru anlatmaya çalışmayın. Zira onlar bu durumun zaten farkındalar. Asıl amaçları sizin onların bu hallerine alışıp onların istediği şekilde davranmanız. Cesaretiniz varsa kaçın; yoksa oturun ve onların kölesi olarak yaşayın.

En sevdiğim seslendirme sanatçısıydı. Ve bu hiç bir zaman değişmeyecek

Tom Hanks, John Travolta, Brad Pitt, Tom Cruise, Alec Baldwin, Jean-Claude Van Damme, Nicolas Cage, Sean Penn, Andy Garcia, Bruce Willis, Mel Gibson… Sungun Babacan’ın sesiyle hayat verdiği aktörler ve niceleri…

​Sungun Babacan’ın sesiyle var oldular bu Hollywood yıldızları. İnce ve oldukça akıcı bir sesi vardı Babacan’ın. “İyi adamlar iyi bir sesi hak ediyordu” ve o, büyük bir usta olarak bunun hakkını fazlasıyla veriyordu. Ben çocukluğumda Mavi Ay dizisinde, Bruce Willis’in sesi olarak ilk önce rahmetli Alev Sezer’i tanıdım. Sezer, aramızdan ayrıldıktan hemen sonra Babacan hayat verdi tekrar Bruce’a. Yani Türkiye’de Bruce Willis’i popüler yapan iki önemli ses sanatçısından biridir Sungun Babacan.

​Bence seslendirdiği karakterler içinde sesin ve tipin “cuk diye oturduğu” tek isimdi o. Sonrasında da tabii ki Görevimiz Tehlike serisinin Tom Cruise’u… Bir de elbette Cehennem Silahı serisi ile Mel Gibson…

​Araştırmadan söylüyorum; sanırım Hollywood yıldızlarına onun kadar ses veren başka bir isim yoktur. Vallahi ben TRT’nin yerinde olsaydım, Babacan’ın seslendirdiği tüm aktörlere onun vefatını duyurur; başsağlığı diledikleri küçük videolar çekmelerini isterdim. TRT bunu Babacan yaşarken yapmadı ama umarım vefatından sonra ailesini onurlandırmak için yapar (gerçi hiç sanmıyorum).

​Neyse…

​Babacan, son dönemde reklamlarda da kendini çok duyuruyordu. Özellikle de Denizbank reklamları onunla kulağıma yerleşmişti. Eminim Denizbank da böyle bir sesi kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyordur. TRT’nin ilk 20 yılında yetiştirdiği onca güzel insan tek tek ayrılıyor aramızdan. Ve ne yazık ki TRT, yerlerine bu denli kaliteli isimleri yetiştiremiyor. Çünkü özel kanallar ve internet platformları artık en belirleyici unsur. Türlü fenomenler, şarkıcılar, oyuncular ve yazarlar; herhangi bir eğitim almadan internet üzerinden popüler oluyorlar. Kim ne derse desin, ilkler ve eski olanlar zaman içinde değerini en çok artıranlardır.

​İşte Babacan da o değerlerden biri olarak sevenleri tarafından hep hatırlanacak. Tüm seslendirme sanatçılarının ve camianın başı sağ olsun. Allah geride kalan büyük ustalara (başta Sezai Aydın olmak üzere) ve tüm dublaj emekçilerine selam olsun. Umarım en az Babacan kadar iyi sesleri aramıza katmayı başarırlar.

​Mekânın cennet olsun Sungun Babacan.

 

 

 

Senden izler olursa.. / Oruç Aruoba

“Dikkatsizlik ederek düşürüp kırdığın sevdiğin kişinin izlerini taşıyan; senin için değerli bir nesneyi, parçalarını tek tek toplayıp, dikkatle saatlerce uğraşarak özel olarak aldığın bir zamkla yapıştırıp onardığında, ortaya, orası burası eksik-gedik, yamru-yumru bir şey çıkar- ama eskisinden de daha değerlidir artık; çünkü, şimdi, senin izlerini de taşıyordur.”