“Evet mükemmel değilim ve kırılganım, bazen de korkuyorum; ama bu aynı zamanda cesur olabildiğim, sevgiyi ve aidiyeti hak ettiğim gerçeğini değiştirmez.”
Brene Brown
Hayatta kaçırdığımız ya da kaçırdığımızı sandığımız o kadar çok fırsat ve insan var ki…
Bizim olmasını istediğimiz ve eğer bizim olursa kendimizi şanslı hissedeceğimiz bir sürü şey… Aidiyet duygularımız ile o insanı bir sürü sınırlama ile kafesleme isteğimiz. Oysa biraz zaman geçince sahibi olamadığımız onca şeye (nesne veya insana) dönüp “İyi ki de olmamış” dediğimiz, artık hiçbir özelliği kalmayıp mazide öylece bir yerlere bıraktığımız eski değerliler.
Şimdi bir düşünün bakalım: Siz geçmişte “Onsuz yapamam” dediğiniz kaç insanı bugün tarihe gömdünüz ya da kaç kişi sizi hayatından bir anda siliverdi?
Değişim ve şartlara bağlı olarak gelişen türlü yalnızlıklar yaşadık. Her sürecin sonunda aşamayacağımızı düşündüğümüz türlü badireleri; belki çok sancılı, belki de hiç fark etmeden, zaman denilen ve kendini sürekli tüketen o akışa bırakıverdik.
İşte bu yazı için seçtiğim fotoğraf, bu nedenle metnin tepesinde duruyor. Bu görsel, Bülent Ersoy’un bir filminden. Filmde, sevdiği adamın başka bir kadınla nişanlanmasını hazmedemeyen öfke dolu bir kadını canlandırıyor Ersoy. Bu sahnede Ersoy bir gazinoda onu terk eden sevgilisi (Bülent Bilgiç) ve nişanlısını (Yaprak Özdemiroğlu) görüyor.
İçinde biriken öfke onu çiftin masasına sürüklüyor. Ancak onu terk eden sevgilisine değil de, sevgilisini elinden aldığını düşündüğü kadına sataşıyor. Yani Ersoy, içinde hâlâ diri tutmaya çalıştığı sevgi sebebiyle öfkesinin acısını basit bir yansıtma ile Yaprak Özdemiroğlu’na çeviriyor. Ersoy, o anki ruh haline göre olayı şöyle kuruyor kafasında: “Ben içimi, öfkemi bunlara rahat rahat kusacağım. Onlar da beni kuzu gibi sessiz dinleyecekler.” Fakat olay Ersoy’un beklentisinin dışına çıkıyor ve Yaprak Özdemiroğlu, Ersoy’a dönüp; “Bırak aşkım, ben iyi bilirim böyle sapıkları” diyor. Hiç beklemediği bu cümle Ersoy’u feci kızdırırken, aslında yaptığı manipülasyonun meyvesini de alıyor. Meyveden kastım; Ersoy’un vukuat çıkartarak şiddete soyunma isteğini temsil ediyor. İşte o an içinden çıkan on kaplan gücüyle çiftin masasını deviriyor. Tam kadını parçalayacakken gazinonun çalışanları Bülent Hanım’ın koluna girerek mutlak bir faciayı da önlüyor 🙂
Şimdi tekrar yazının başına dönelim. Ne demiştik? Bize ait olmasını istediğimiz ya da ait olduğumuzu düşündüğümüz her insanın aslında bizim olmadığı gerçeğini kabullenemiyoruz uzunca bir süre. Ancak yaradılışımıza kodlanmış sabır ve unutma özelliği ile eninde sonunda hayatımızı yeniden, bambaşka şekillendiriyoruz.
Peki bize ait olan ne var şu hayatta? Cevap; “Sadece kendimiziz.” Özgürce müdahale edip yön verebileceğimiz tek yaşayan şey bu beden ve içinde barındırdığımız kişiliğimiz. Tabii burada da her zaman ve her şartta başarılı olamıyoruz. Kolay gibi görünse de kendimizi yönetmek, başkalarını yönetmek ve aidiyet oluşturmaktan çok daha zor. Başkalarını sömürmemize, biat ettirmemize veya isyan etmelerine neden olan irademiz, kendine malik olmakta her zaman aynı meşakkatli mücadeleyi vermek zorunda.
Tam bu noktada aklıma Cengiz Aytmatov’un bir sözü geldi. Şöyle diyor Aytmatov: “Herkes gidebilir, herkes kaçabilir ama herkes kendine hâkim olamaz; HERKES KENDİNE KARŞI ZAFER KAZANAMAZ.”
Herkes gibi olmayan bir grupta, kendine karşı türlü zaferler kazanan bireylerden olmamız dileğiyle…



kaç gecenin çölüdür bu ayrılık
kaç şiirin dölüdür üstüme
örttüğün bu ince sessizlik
kalbim alış artık, kır kendini
kendi duvarında, sesini
kendi duvarına haykır.
tesadüfen birbirine rastlamış
başka başka aşklarsınız siz artık
geceyle gündüz gibi birbirine
ayrılmış. O ki rüzgar, bir zaman
senin çölünde kumlar uçurmuş,
o ki gece ve esmer, görmüyor
sahrayı, sesi içinde karışmış.
her ayrılıkta kendine saplanan bir hançer
kendi sabrını deneyen taş,
kendi uykusuzluğunda yatak oldun.
kül koy şimdi yanına korunun
seni kavuran onu da yakmasın.
aşkla besle kendini, gül yetiştir,
sardunya çoğalt.
ki, sen aşktan ve ayrılıktan
başka ne anlıyorsun
Küçükken TRT 1 de çok sık rastladığım bir sanatçıydı İlhan İrem. Her daim uzun saçları, çok ender çıkardığı siyah güneş gözlükleri ve genelde koyu renkli pardesüsü ile çok farklı bir tarzı vardı.
Sesi romantik bir sesdi. Kulağı hiç yormayan ve enstrümanlarla akıp giden bir ses. En neşeli şarkıları bile duygu ve romantizm doluydu. Ancak slow şarkıları romantizmin doruklarına çıkıyordu. İrem sanki şarkı söylemiyor sürekli sitemli bir meramını anlatıyordu sanatsal olarak.
1975 yılı onun parlama yılı olmuştu. İlk albümü o yıllarda hiç ilgi görmemişti desek yeriydi. Ancak ikinci ve üçüncü 45 likler onu zirveye taşıyacakdı. Mesela İlhan İrem ismini bilenlerin tamamının bildiği “anlasana şarkısı İrem’le bütünleşmiş gibiydi. İrem anlasana şarkısını 1998 de bir dergide verdiği röportajda şöyle anlatıyordu; Anlasana’yı bestelerken çok somut bir göksel buluşma yaşadım. O günden başlayarak, başka bir bilinç boyutu bana el verdi… Benliğimde sürekli yenilenen anlatılmaz bir ışık enerjisi taşıyorum. Beynimde; yüreğime, ruhuma, üretimlerime, geleceğimiz olan bir başka boyutun bilgileri yüklendi” demişti. Sanatçı o an artık ne yaşadıysa bu ilham onun kariyerine yaklaşık bir 15 sene inanılmaz güzel eserler ürettirdi.
Sensiz de yaşanıyor, ayrılık akşamı ( konuşamıyorum olarak bilinir), yemyeşil bir deniz, haydi sil gözyaşlarını ( boşver arkadaş olarak bilinir ) şarkıları gerçekten efsanedir. Bu şarkıların hepsi o ilhamla 70 li yıllarda yapılmış sanatçı tarafından. Hepsi nahif bir adamım gönlünden doğmuş, milyonların gönlünde akmış durmuş.
Hatırladığım kadarıyla İrem, 30 yıl albümüne kadar çok sık olmasa da üretmeye devam etti. Ancak 2000 sonrası belkide pop müziğin ve günübirlik hit şarkıların istikrarlı gidişatına üzülmüş olacak ki çekildi köşesine. İyi müzik bu tip çok değerli sanatçılar için herşeyin önündedir. Çünkü onlar için iyi müzik yaşamın kaynağı ve ifadesine atıf yapar. Para, ün, şöhretin hiç bir önemi kalmamıştır zamanla belki de en başından beri yoktur biz bilmiyoruzdur.
Ve İrem artık aramızda yok. 67 yıllık bir ömürü bize kattıkları ile çok iyi bir şekilde doldurdu sanatçı. Ancak her büyük ve değerli isim gibi şarkıları ile duygularımıza dokunduğu her an yeniden doğacak. Yani bir çeşit ölümsüzlük zamanlarına hükmedecek.
Sevgi, ışık, iyilik onun sembolleşen kelimeleriydi. O belki de bu hayatta hepinizden fazla aradı ve yaşamak istedi bu erdemleri. Sevgi olmadan yaşam olmaz mottosuna gerçekten inanan kaç sanatçı sayabilirsiniz? İşte İrem o sayabileceğiniz bir kaç ismin içinde olacaktır her zaman.
Allah sana dünyada o hep aradığın ışığına ve nuruna kavuştursun inşallah.
Bu tip paylaşımlar yapıyor olmamızın bir başka sebebi de, kendimizi anlatmak istediğimiz kişiye anlatamayışımız sonucunda, kişiliğimizle ilgili bazı doneleri bizi tanıyan diğer insanlarla paylaşarak bir yer değiştirme ile relax olma mantığı.
Hayatta hepimizin kendimizi yeterince ifade edemediği, haksızlıklara uğradığımızı düşündüğümüz zamanlar oluyor. İşte bu zamanlarda burçlar bizim için bir CV gibi işlev görüyor. Yani demek istiyoruz ki çevremize dolaylı yönden; ” arkadaşlar ben işte felan fişman burcuyum. Özelliklerim aynı burada yazanlar gibi. Ona göre davranın bana” Bu mesajı vermeye çalışmamızın en büyük sebebi de temelinde zarar görme ve yaralanma korkusu. Bunu şöyle örneklendireyim ; Hani hoca Nasrettin, çocuğu su doldurmaya gönderiyor ama öncesinde çocuğu dövüyor ya hani? Neden çünkü çocuk testiyi kırdıktan atacağı dayağın bir önemi kalmıyor:) İşte bu kendi burcumuzun özelliklerini face’de Instagram’da falan paylaşmanız hep bundan.
Ancak burada gözden kaçan önemli birşey var. Bu burç karakter tanımlamalarının hemen hemen hiç birinde burcun hakkında olumsuz birşey paylaşılmıyor. Oysa bu hiç de etik değil. Kişi burada toplumca hep takdir gören, alkış alan neredeyse kusursuz bir birey görünme çabasında. Ne zayıflıkları ne de yetersiz kaldığı noktalar hep flu kalıyor. Benim kanaatimce bu tip paylaşımlar yapan insanlar, genelde indirildiğini düşünen, onu kıran ya da yaralayan insanlar gibi davranmadan yaşamaya çalışan ve bu uğurda da kendini sürekli yıpratan melankoli yaşayan bireyler oluyor.
E peki sizce kişinin kendini burçlarla anlatması ona istediği, arzu ettiği ilgi ve alakayı getiriyor mu? Cevap yüzde doksan dokuz ” hayır” olacaktır. Çünkü insanlar bu tip genellemeler ile kişiyi daha fazla anlamaya çalışmaz.
Mesela ben Başak burcuyum. Özelliklerimin bir çoğunun örtüştüğü doğrudur. Ancak ben yalnız benim. Burcun temelinde olduğu her özelliği taşıyacak olsam benim dışımda su hayatta yaşayan diğer Başak burçları ile aramda ne farklılık olabilir ki değil mi?
Oysa kişi sosyal platformlarda kendini burc’u ile ifade etmek yerine kendi cümleleri ile ortaya çıksa. İnsanlar onu daha iyi anlamış olmaz mı? Ama işte burada ortaya çıkan şey ” ya kendimi doğru ifade edemezsem” korkusu yatıyor. Ayrıca kendimi deşifre ederek duygularımı insanlar bilirse zarar verirler mi endişesi de ikinci bir kaygıyı oluşturuyor.
İnsanın kendini doğru ifade etme gayreti hep sürdü bundan sonrada hiç durmadan sürecek. Ancak ne kadar işe yarayacak, bunu kişinin kendi üslubu ve zamanlaması belirleyecek.
Yine bir sene-i devriye..
Harun Kolçak vefat edeli beş yıl olmuş. Ergenlik dönemimin ekolü. ortaokul ikinci sınıfım. Kolçak’ın Gir kanıma albümü çıkmış. Radyolar bangır bangır akşama kadar bu harika hit’i çalıyor. Albümü ilk alan arkadaş ise benden 2-3 yaş bir çocuk. Herkes bu arkadaşın kapısında kasedi istiyor. Ama dinlemek için değil kopyalamak için. Kopyalama dediğim şey işe çift kaset çalar teyibin bir gözüne kopyalamak istediğiniz kasedi takıyor. Diğer tarafa ise kaydedeceğiniz 90 lık ya da 120 lık boş ya da orjinal kaydı bozdugunuz çıkma bir kaset takıyorsunuz. Ve Record tuşuna basıp kaydetmesini bekliyorsunuz:) ( O dönemi bilmeyenler için biraz detaylı anlatayım dedim )
Albüm müthiş. Gir kanıma evet çok iyi ama albümde bir tane bile kötü şarkı yok. Sabah akşama kadar kusana kadar dinliyorum. Rahmetli öncelikle çok iyi bir yorumcuydu. Şimdi düşünüyorum da ben Kolçak’ın slow şarkılarını daha çok sevmişim. Çünkü sesinin gücü ve şarkının sözlerinin içtenliği daha bariz ortaya çıkıyordu böyle şarkılarda.
Bende NTV nin haberinden öğrendim sanatçının beş yıl önce bugün aramızdan ayrılışını. NTV usta sanatçının hayatını da tekrar kısaca hatırlatmış haberde. Bir de benim bugüne kadar hiç denk gelmediğim bir demecini paylaşmış. Mevzu ölüm üzerine. Muhtemelen hastalığının ağır seyrettiği süreçte verdi bu demeci.
Şöyle demiş Kolçak;
“Ölüm, hayatta birçok şeye anlam katıyor. Ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik. Dünyada, öleceğini bilerek yaşayan tek varlık insan. Bunu ötelemeyi de beceriyor insan. Hastalıkla, bu gerçekle yüz yüze geliyorsunuz. Bazı şeylerle yüzleşmek durumunda kalıyorsunuz. İki seçeneğim vardı: Ya acıya katılıp, kendimi yok etmek ya da yaşama dört elle sarılmaktı. Ben, içimdeki tanrısal güce sarılıp, sonuna kadar yaşamayı seçtim.”
Gerçekten harika bir söyleme imza atmış Kolçak. Özelikle ” ölümsüz olsaydık, birbirimize değer vermezdik ” sözü aslında ölümün ne kadar büyük değer katan bir nimet olduğunu göstermiyor mu sizce de?
Mekanın cennet olsun iyi müzisyen ve çok iyi insan..
Bilgi kaynakları hiç bir zaman şu son 20 yıldaki kadar mühim olmamıştı. Çocukluğumda Meydan Larouse gibi ansiklopediler vardı. Hani şu gazetelerin kuponla verdiği bilmem kaç ciltlik kitaplar…
Bir bilgi mı lazım oldu. Kütüphaneyi kaplayan kitaplardan albetik sıraya göre arama yapar sonra aradığımız şey ne ise bulurduk. Tabi her zaman her bilgiyi bulurduk desem yanlış olur.
Bu ansiklopedilerin içindeki bilgilerin ne kadar doğru olduğunu bilemem. Ancak bugün Google’da bulduğumuz bilgilerden çok daha doğru olduğuna inanıyorum. Çünkü bu ansiklopediler ciddi bir uzman kadrosu tarafından hazırlanmış ve bilgilerin doğruluğu bir çok yerden teyit alınarak onaylanmış kaynaklardı.
Bugün ise Google’ın bize verdiği bilgilerin arkasında durduğunu söyleyemiyoruz. Çünkü bilginin kaynağı değil. Sadece bilgiye ulaştırmak için aracılık yapan bir arama motorundan ibaret. Yani ulaşmak istediğiniz bilginin doğru olup olmadığını kontrol etmeniz gerekiyor. Bunu da farklı sitelerden araştırarak yapmanız gerekiyor. Bu da oldukça zor ve zaman kaybı yaratan bir gayret.
Hele bir Wikipedia faciası var ki sormayın. Uzmanların dediğine göre özellikle tarih bilgisi fiyasko! Ama buna rağmen milyonlarca insan buradan hazır ve doğru bilgiye ulaşmaya çalışıyor. Bunun sebebi de tembellik üşengeçlik ağına düşmüş olmaları.
Bu sebeple bazen belki 10-20-30 yıl boyunca taşıdığımız ve doğru sandığımız bilgilerin sonunda tesadüf veya detaylı araştırdığımızda yanlış olduğuna şahit oluyoruz.Mesela az önce benim yaşadığım şok gibi. Yakamoz nedir desem size ne dersiniz?
Sizde Ay’ın deniz ya da göl gibi büyük su birikintileri gece düşen yansıması dersiniz değil mi? Eğer cevabınız buysa üzgünüm sizde yıllardır yanlış bilgi taşıdınız beyninizde.
Bu yansımanın yaşandığı olaya yakamoz değil Gümüşservi deniyormuş. Büyük geçmiş olsun hepimize 🙂
O zaman yakamoz dediğimiz şey ne?
Yani şimdi biraz detaylı anlatımla cevaplayayım bu soruyu; Geceleyin su yüzeyinde oluşan ışık yansımaları olduğu için birbirleriyle sıkça karıştırılan “gümüşservi” ve “yakamoz”, kaynağı birbirinden farklı iki ışık olayı. Yakamozun kaynağı, küçük deniz canlıları; gümüşservinin kaynağı ise ay Işığı..
Bu yakamozu bize zamanında kim yanlış anlatıysa bugün hepimize koca bir “yuh artık” dedirtmeyi başardı kesinlikle:)
Şarkılarda, şiirlerde ve dahi roman öykü de kullanılan yakamoz artık hükmünü kaybetmiş yeni bir tarif ve anlam kazanmıştır. Haydi hayırlı olsun.
Instagramda geziniyorum . Takibe aldıklarım dışında arada sponsorlu reklamlar çıkıyor geçiyorum. Sonra her nasıl oluyorsa takip etmediğim güzelce bir kızın Şefo’nun İsabelle şarkısı eşliğinde kısa çekilmiş bir videosuna bakıyorum.
Bu kızımız ünlü mü yoksa sıradan bir vatandaş mı olduğunu bilmeden izliyorum. Videoda ki kız arada sağa sola kendince anlamlı bakışlar atarak arada da, kendini çektiği telefonunun kamerasına bakarak kendini kadrajdan çıkarmadan videoyu bitirmeye çalıştığına şahit oluyorum. Tabi bu arada kızımız İsabelle şarkısını ağzını fazla açmadan playback olarak söylüyor.
Videoyu geçiyorum. Bir sonraki video da başka bir kızımız bir önceki kızımız gibi İsabelle şarkısını söylüyor. Pardon playback yapıyor. Ve aynı az önceki videoda ki kızımız gibi pozlar veriyor.
Sonraki videoda yine bir kız ve İsabelle videosu..
Bunu niye yapıyorlar diye düşünüyorum. Daha doğrusu böyle birşeyi yaparak ne kazandıklarını ve kendilerini nasıl hissettiklerini anlamaya çalışıyorum.
Ancak işin içinden çıkamıyorum. Beğeni almak için yapılmış bir çeşit girişim olarak değerlendirdirip instagram’dan çıkıyorum. Sanırım doğru olanı yapıyorum. Yani akıl sağlığım açısından..
Dünyada müzik ya da ilk şarkı ninni ile başladı bence. Tabi bu benim fikrim. Enstrümansız ilk şarkı eğğ eğğ eğğ huu huu huu idi. ( Tahmini sallıyorum. Ama tarihçi ve bilim adamları şöyle yorumluyor.

Elbet herkes cennete gitmek ister
Öyleyse neden hiç ölmek isteyen yok
Çünkü hayat tatlı ve çok kısa bir tanem
Anlamadıysan biraz daha açık da olabilirim
Sanki
Ben mahkum, sen kelepçem( Bu bölümden itibaren nakarat)
Al kalemi yaz dilekçem
Sıkı dur yok gerekçem
Tanrı kulu olmaktan başka
Valla ben bu sözleri defalarca kafa yorarak okudum. Ancak şarkının giriş kısmı ile mevzuyu bağlamaya çalıştığı nakaratın arasında hiç bir uyum göremediğim gibi bir sonuca da varamadım.
Şimdi tek tek gidelim sözlerden.
Elbet herkes cennete gitmek ister. Tamam burası anlaşılır.
Sonra devam ediyor;
Öyleyse neden hiç ölmek isteyen yok? Tamam burada bir ironi yapıyor. Yani tezatı ortaya koyuyor. Güzel..
Devam edelim;
Çünkü hayat kısa ve çok tatlı bir tanem.Burada olayın nedenine değiniyor. Yani hayat kısa ama tatlı yanları bize cennetin varlığını ve güzelliğini düşündürmüyor diyor. Çünkü Cennet bize vaadedilen ancak biz burada yaşıyoruz diyor. Burası da güzel.
Devam..
Anlamadıysan biraz daha açık da olabilirim Sandal, burada muhtemelen sevdiği kızın mevzuyu anlamadığını düşünerek konuyu biraz daha etraflıca anlatmaya kalkışıyor. Ancak keşke kalkışmasaymış 🙂
Sanki
Ben mahkum, sen kelepçem ( Burada mevzu cennetten dünyadan çıkıp sonları kafiyeli olan aşk halleri ve durumları tasvir ediliyor.
Al kalemi yaz dilekçem Kafiyeli sözler ile içine düştüğü durumu anlatmaya devam ediyor.
Sıkı dur yok gerekçem Şimdi mevzu tekrar karışık hale gelecek. Hatırlayın buraya kadar Sandal, sevdiği kıza neyi açıklıyordu? Herkesin cennete gitmek istediğini ancak kimsenin ölmek istemediğini değil mi? 🙂 Hatta kızın zeka olarak biraz geride olabileceğini öngörerek konuyu nakaratta detaylıca anlatacaktı.
Ve şimdi finale gidiyoruz..
Tanrı kulu olmaktan başka Şimdi bu kısma “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” demeyeyim de ne diyeyim siz söyleyin! Ciddi söylüyorum şarkının ana fikrini anlayan ve şarkının girişi ile nakarat bölümünün bağlantısını çözen çıkarsa bana lütfen mail atsın:) Yorumunuzu kirkevinkedisi@gmail.com’a ” yok gerekçem ” konu başlığı ile gönderin bir zahmet:)
Ezcümle; Bazı şarkıları sırf tınısı ya da ritmi sebebiyle dinliyor ama ne anlatmak istediğiyle ilgilenemediğimiz de oluyormuş.
Küçükken, hem de çok küçükken… Her gece yatağıma yattıktan bir süre sonra, odanın karanlığına gözlerim alışınca eşyaların belli belirsiz suretlerini görürdüm. Belki biraz korkudan belki de çocukluk hayal gücümün etkisiyle, eşyaları bambaşka şeylere benzetirdim. Ne bileyim; odanın bir köşesinde, sandalyenin üzerinde duran kıyafetleri bir insana; ya da karşıdaki çekyatta üst üste dizili duran battaniye ve yastıkları bir yaratığa benzetirdim. 🙂
Aynı zamanda bahçemizdeki ağaçların, dolunayda penceremizin perdesine vuran gölgeleri de beni çok ürkütürdü. Üstelik bu gölgeler hareketliydi; sanki bir cadının uzun parmaklarının ucundaki, en az parmak kadar uzun ve kıvrık tırnaklarına benzerdi. Sanırım herkes bu tip benzetme kaynaklı korkuları çocukluğunda yaşamıştır.
Tabii zamanla büyüdükçe bu korkularımız da sona erdi. Ancak bu benzetme eğilimi hiçbir zaman bitmedi. İlkokul yıllarımda gökyüzündeki bulutlara bakarken, bazılarımızı hayvanlara ya da çeşitli eşyalara benzetmeye devam ettim; tıpkı diğer çocuklar gibi. Sonra yine, köy yolunda otobüsle giderken kara lahana tarlalarına uzaktan bakınca, onları yere konmuş binlerce güvercin sanırdım.
Daha da büyüyor insan ama benzetme olayı hiç bitmiyor. Mesela bir sahilde, denize fırlatıp sektirmek istediğin o taşı bir objeye benzetebiliyorsun ya da bir ormanda, bir ağacın gövdesindeki kabuğun bir insan yüzünü andırdığını düşünüyorsun.
Ve şimdi…
Sosyal medyada gezinirken, yıllarca deneyimleyip gözlemlediğim bu olaya bilimin bir isim verdiğini öğreniyorum. (Bilim zaten her şeye bir isim vermeye bayılır; işi tanımlamaktır ya…)
Bilimin bu olaya verdiği isim: Pareidolia.
Tanımını da şöyle yapmışlar:
“Çevremizde gördüğümüz nesneleri çeşitli canlılara benzetmek; beynimizin, nesneleri tanımlamak için başvurduğu bir yöntemdir. Bulutlarda hayvan, çeşitli cisimlerde insan yüzü görmek gibi birçok çeşidi görülür.” Daha kısa bir tarifle; beynimizin bir nesneyi, aslında olmadığı bir diğer şeye benzetmesi durumu.
”Eee, peki ne olmuş ismi buysa?” diyeceksiniz siz şimdi. 🙂
Valla pek bir şey olmayacak. Günübirlik bir genel kültür bilgisine ulaşıp muhtemelen yarın bunu hiç hatırlamayacaksınız…
Hem hatırlasanız da bu bilgi size ancak katılacağınız bir bilgi yarışmasında sorulur. Siz de o an, “Yav neydi bu olayın adı? Keşke aklımda kalsaydı,” der, geçici bir pişmanlık yaşayıp bir sonraki soruya geçerdiniz. Tabii hâlâ elenmediyseniz! 🙂
“Al bu elmayı Nezahat, sende bu ad oldukça istersen sıfır numara kel, istersen at kuyruklu olurum. İnce bıyıklı, tek dişi altın olurum. Meftun olurum, meczup olurum. Uzaklara bakarım çıtımı çıkarmam. Nasıl söyleyeceğimi bilmem, susarım. Susmak üzerine konuşmak gerekse, beni çağırırlar, oturur susarım. Dolmabahçe Saat Kulesi’yle, Çırağan Sarayı ile konuşurum. Duvarlara yazılar yazarım gizli gizli:”Albayım beni Nezahat ile evlendir’. Sülüs yazarım, kûfi yazarım, Latin yazarım. Gotik yazamam. Yağ satarım, bal satarım, ustami öldürür ben satarım. Yemeden içmeden kesilir, alık olurum. Adımı sorsan duymaz olurum. Kötü olurum, iyi olmam Nezahat. Ya bu adı değiştir ya da al bu elmayı. Bende sevdiklerince terk edilme endişesi, kafayı yemeye meyyal haller var. Al bu elmayı Nezahat. Yüzünde göz izi var.”
Birbirinden ayrı olduklarına hiç inanmadım. Leonardo da Vinci muhteşem bir sanatçı ve muhteşem bir bilim adamıydı. Michelangelo taş ocaklarında taşın nasıl yon tulacağına dair muazzam bilgiye sahipti. Tanıdığım en iyi bilgisayar mühendislerinin hepsi müzisyendir. Bazıları diğerlerinden daha iyidir, ama hepsinin hayatında sanat önemli bir yer tutar. Bu alanların herhangi birinde uz manlaşmış kişilerin kendilerini dallanıp budaklanan bir ağacın tek bir dalı olarak gördüklerini hiç sanmıyorum. Bence hiç de öyle değil. İnsanlar bu öğeleri sıklıkla bir araya getiriyor. Polaroid’den Dr. Land, “Polaroid’in, sanatla bilimin kesiştiği yerde durmasını istiyorum” de mişti ve ben bunu hiç unutmadım. Bence bu mümkün ve bunu birçok insanın denediğini düşünüyorum.
Time, 10 Ekim 1999
Beyhan Budak’ı çok severim; YouTube’da takip ederim. Çünkü Budak gerçekten iyi konulara değiniyor ve yerinde tavsiyeler veriyor. Konuyu yeterli ve uygun metaforlarla destekleyerek anlatıyor. Sıkıcı değildir ve uzatmaz. Yaklaşık 10 dakika süren bir videosunu hiç sıkılmadan sonuna kadar izlersiniz. Bir psikolog değilmiş de sanki yakın bir arkadaşınızmış gibi anlatır mevzuyu.
İşte Budak’ın bugün yeni paylaştığı bir videoyu izledim. Budak; hani şu kadınları ve erkekleri sınırlandıran, kategorilere ayıran insanların (psikolog mu yoksa psikiyatrist mi, unvanı ve liyakati nedir hiç bilemediğim) gruplamalarından birinden bahsetti. Bu grupta dünyadaki tüm erkekleri karakter ve kişiliklerine göre 5 sınıfa ayırmışlar.
Neymiş o 5 sınıf?
Çok detaya girmeden özetini vereyim:
1. ALFA Erkeği
Kadınların en çok birlikte olmak istediği erkek tipidir. Yönetici ve hükmedicidir. Bir ortama girdiğinde fark edilmeyi sever. İnsanların çoğu alfa erkekler tarafından yönetilmeyi severler. Maskülen özelliklerini bilinçli bir şekilde ön plana çıkarır. Haliyle cinsiyetçidir; erkek olmanın otomatik olarak bir ‘üstünlük’ olduğunu düşünür. Flört etmeyi çok sever. Diğer alfalarla ya çok iyi anlaşır ya da hiç anlaşamaz; orta yol pek mümkün değildir. Diğer erkek tiplerinin çoğuna üstünlük kurar.
2. Beta Erkek
Alfanın zıttı denilerek yanlış tanıtılan, ezik görülen bu erkek aslında tam bir görev adamıdır. Sahada basmadık yer bırakmaz. Özellikleri şunlardır: Kendine güveni çok yüksek değildir, yönlendirmeye ihtiyacı vardır. Duygusaldır; duygusallığını gizleme gereği duymaz. Bir işe başlama konusunda şüphecidir, başarısız olma korkusu duyar. İyi bir arkadaştır. Göz önünde olmayı sevmez, ikinci adam olarak iyi iş çıkarır. Ancak ortamda yönetici olacak bir alfa yoksa ön plana çıkıp sorumluluk alır. Alfalara kolayca uyum sağlar. Kadınlar tarafından ilk tercih edilen erkek tipi değildir ancak modern dünyanın sunduğu ideal eş tipi, beta erkeği tarif etmektedir. Haliyle evlilikleri de başarılı olur. Dünyadaki erkeklerin çoğu beta erkektir.
3. Gamma Erkeği
Genellikle içine kapanıktır. Ne lider ne takipçidir; bulunduğu ortam neyi gerektiriyorsa o rolü oynar. Bulundukları ortamda ilk bakışta dikkat çekmez ancak bir sorun söz konusuysa itiraz eder. Alfa erkeklerle pek iyi anlaşamaz; tüm alfaların yönetmekte en çok zorlandığı tiptir. Soğukkanlıdır, kararlarını mantık çerçevesinde alır. Her zaman büyük planları ve düşünceleri vardır ama bunları eyleme koyma konusunda biraz pasiftir. Uzun soluklu ilişkiler peşindedir, partnerine güvenmek ister. Romantik ilişkiler söz konusu olduğunda rasyonelliğinden eser kalmayabilir; bir gamma erkeği karşı cinse âşık olmuşsa onun karşısında bir betaya dönüşebilir. Filozofların çoğu gamma erkek profilindedir.
4. OMEGA Erkeği
Hayatı diğer erkeklere göre başka bir perspektiften algılayan; başarı, kadın ve paranın peşinde olmayan erkektir. Küçük ve huzurlu bir hayat ister; rahat bir koltuk ve bilgisayar oyunlarıyla ömrünü geçirebilir. Kadınlar tarafından tercih edilmez, bu konuda pek bir uğraşı olduğu da söylenemez. Son yıllara kadar iş hayatında da göz ardı ediliyordu ancak gelişen teknolojiyle birlikte iş hayatında çok başarılı omega erkekler de görüyoruz. İçine kapanık gibi görünse de kalabalık ortamda ilgi odağı olmayı sever. En zeki erkek tipleri omegalardan çıkar. Romantik ilişkilerinde partnerinin ona saygı duymasını, özel alan bırakmasını ister. İyi bir takım oyuncusu değildir; kendisine liderlik edilmesini veya başkalarına liderlik etmeyi sevmez. Kendisinin lideridir.
5. SİGMA Erkeği
Yalnızlığı sever. İnsanların hakkında ne düşündüğünü pek önemsemez. Tüm sosyal çevrelerle çok iyi anlaşabilir. Kolay etkilenmez ama diğer insanları —özellikle karşı cinsi— kolayca etkileyebilir. İçe dönük değildir ama sessizdir. Bir rekabete girerse tuttuğunu bir şekilde koparır. Alfa gibi hakimiyet kurmayı sevmez; buna rağmen isterse her çeşit insanı manipüle edebilir, manipülasyonun üstadıdır. Kendisine liderlik yapılamaz ancak o herkese liderlik yapabilir, alfaya bile. Zeki, esprili ve kendinden emindir. Takım oyuncusu değildir, kendi başına hareket etmeyi sever. Aniden kafasına estiği için valizini toplayıp kimsenin onu bulamayacağı bir yere gidebilir; bağımsız ruhludur. Uzun süreli aşkları değil, kısa süreli tutkulu aşkları sever.
Sağ olsun Beyhan hocam da bolca detaylı anlatmış her erkek tipini YouTube’da. Tabi ben bu duruma biraz şaşırdım çünkü Budak’ın böyle dar bir kategorinin erkekleri tanımlamada yetersiz kalacağını düşünmüştüm. Gerçi Beyhan hocam videonun sonunda kendisi de böyle bir sınıflamanın yetersizliğine atıfta bulunsa da yine de erkekleri tanımada birtakım veriler barındırdığı için paylaşmadan geçemediğini söyledi.
Videoyu izledikten sonra bu sınıflamayı öğrenen kadınları düşündüm. Acaba ne düşündüler diye. Eminim çoğu çevrelerindeki erkekleri, en başta da sevgili ya da eşlerini bu gruptaki tiplemelerden biriyle eşleştirme gayreti içine girmişlerdir. 🙂
Ve yine çoğu, partnerlerinin alfa çıkmamış olmasına biraz bozulmuşlardır. 🙂 Sonra bu videoyu izleyip “Acaba ben hangi erkek tipiyim?” diye kendini ölçenleri gözümde canlandırdım. Alfa erkek olamadığı için beta erkek olmayı tercih etmiştir muhtemelen. 🙂
Peki, tüm bu ortaya konulan tiplemelerden hiçbiri sizi tam olarak tanımlamıyorsa (ki beni tanımlamadı), o zaman sınıfsız bir erkek ya da kadın mıyız? Elbette ki hayır. Aynı, hiçbir burcun sizi tam olarak tanımlayamaması gibi bir durum bu; gözleme dayalı bir genellemeden ibaret.
Mesela size ufak bir tavsiye vereyim. Bu tip erkek ya da kadın sınıflamalarını ciddiye almaktansa Carl Gustav Jung’un insan tiplemelerine bir göz atın bence. Çünkü Jung hayatı boyunca birbirinden çok farklı kültürleri görmüş, o kültürlerin olduğu toplumları çok ciddi araştırmış bir insan sarrafıdır. Aynı zamanda psikolojiye birçok yeni kelime ve kuram kazandırmıştır.
Jung, ruhsal işlevleri dört bölümde toplamıştır: Düşünme, hissetme, duyu ve sezgi.
Sonrasında bu ruhsal işlevleri de 8 ayrı insan tipinde toplamış ve bir sınıflama yapmış. Bu yaklaşım, bireyleri zihinsel açıdan sınıflandırmayı amaçlayan; en temelde “İçe Dönük Tip” ve “Dışa Dönük Tip” olmak üzere iki temel grup, toplamda 8 farklı sınıfın olduğu bir pratik psikoloji yaklaşımını oluşturmuş.
E, peki neler onlar derseniz onu da ufak bir araştırma ile bulun derim. Her şeyi ne yapmıyoruz? Devletten beklemiyoruz değil mi? 🙂
Bu aralar astrolojiyi takip eden çevremden yine uyarılar alıyorum. Bu sevgili arkadaşlarımın evrenle arası pek bir iyi olduğundan (!) yıldızların ve gezegenlerin hareketlerine bakarak hâl ve hareketlerime dikkat etmemi nasihat ediyorlar, sağ olsunlar. 🙂
Bu nasihatlerin en tepesinde de dolunay geceleri geliyor. Sizin de malumunuz; dolunay olan akşamlarda insanlara negatif anlamda garip şeyler oluyor. Tabii bunların bilimsel anlamda hiçbir karşılığı yok ancak yine de böyle bir inanış var. Neymiş efendim; daha agresif oluyormuşuz, kaza ve belalar böyle gecelerde oluyormuş vesaire…
Bunu ben, halk arasında Kurban Bayramı’nın “kazalı bayram” ilan edilmesine benzetiyorum. Peki, halk niye bayramı böyle tanımlıyor diye baktığımda; kurban keserken sergilenen dikkatsiz davranışların ve tatile ya da memlekete gitmek isteyen halkımın aceleci hareketlerinden kaynaklanan kazaların etkili olduğunu görüyorum. Dolayısıyla bayram kazayı getirmiyor; kaza oranı bu süreçte insanların dikkatsizliği ile pik yapıyor.
Ancak dolunay ve etkileri efsanesine gelince, hiçbir bilimsel ya da gözlemsel veri bulamıyorum. Merakımdan küçük bir araştırma yaptım; yani dolunayda bize gerçekten bir haller oluyor mu diye. Bu dolunay efsanesine dair net ve inandırıcı bir bilgi edinemedim. Tabii sağ olsun bilim insanları bu konuyu benden çok evvel ciddi ciddi araştırmışlar.
Dolunay zamanı, kültürel öğelerin de etkisiyle; vampirler, kurt adamlar, cinayetler, seri katiller ve uğursuzluklarla bağdaştırılmış hep. Bunda Hollywood sineması ve medyanın çok büyük rolü olduğunu belirtmem gerek. Mesela konu üzerine uzun yıllar araştırmalar yapan Kanadalı psikolog Ivan Kelly, yapılan çalışmaların birbiriyle tutarlılık göstermediğini; dolunayda davranışların değiştiğine yönelik sonuç veren her çalışmaya karşılık, aksi tezi savunan bir diğerinin de mutlaka bulunduğunu söylüyor. Yine Avustralya Sidney’de dolunay geceleri köpek saldırılarının arttığını iddia eden vatandaşlara karşılık, yine aynı bölgede köpeklerin çokça yaşadığı yerlerde herhangi bir olaya rastlanmamış.
Bu tutarsız sonuçları değerlendiren Washington Üniversitesi’nden psikolog Eric Chudler; suç oranları, polis tutuklamaları ve intihar davranışlarında dolunay zamanının anlamlı farklar yaratmadığını söylemiş. Chudler, bilim tarafından desteklenmemesine rağmen insanların hâlen dolunay zamanındaki suçları ve trafik kazalarını dolunayın etkisine bağlamakta ısrar etmelerini, mistik güçlere inanma eğilimlerine bağlamış. İnsan zaten hep böyle değil midir? Çözemediği ya da anlamlandıramadığı her anda konuyu gizemli ve gizli güçlere bağlamaz mı?
Ancak işin komik yanı; dolunay dışında gelişen yüksek suç veya kaza oranlarını ayın hareketlerine bağlayamamaları! 🙂 Chudler’a göre bu yanlış inanışın bir diğer nedeniyse, birbiriyle ilişkili olmayan olaylar arasında neden-sonuç ilişkileri kurmak. Yani illa mevzuyu bir yere dayandırmak temel gaye.
İşte bu sebeple; yakın bir arkadaşınız ya da eş-dost tayfasından biri çıkıp size, “İşte bunlar hep dolunaydan oluyor,” derse inceden bıyık altından hafifçe gülün ve şöyle deyin: “Bence bunlar değil ama senin şu temelsiz kurguların hep dolunay yüzünden; ama bundan dolunayın da haberi yok!” 🙂
İnsana normalde yapamayacağı bir çok şeyi yaptıran bir etken vardır. Bunlar; Alkol, uyuşturucu, aşk, kıskançlıktır. Ama bu nedenlerin dışında bir neden vardır ki onun adı ölümdür. Ölüm korkusu sebebiyle tedbiri öğrenir ve geliştiririz. Uzun ve sağlıklı yaşama isteği bizi şu dünyada ya bir çok riskten uzak tutar. Ya da sevmediğimiz ya da üşenerek yapmaktan uzak durduğumuz şeyi yaptırır. Mesela Sigara bırakma sebebimiz, çoğu insan için vücut ya da bir organ arıza verdiğinde otomatik ortaya çıkan bir davranıştır. Şekerden yağdan uzak durmak da öyle. Ya da hareketsiz kalmaktan ortaya çıkan şişmanlık ya da obez olma durumu da bizi çok korkutur. Çünkü kalp krizine bağlıdır ölüm..
Tabiri caizse yumurta kapıya dayanınca gerekli adımları atarız. Yani tedbirli olmak bizi birçok beladan büyük ölçüde korur. Büyük ölçüde diyorum çünkü tam olarak koruyamaz. Ölüm öyle bir savaşçıdır ki sizi almaya kafaya koyarsa onu durdurmak imkansızdır.
Böyle bir durumda en büyük tedbirleri alsanız ve bu tedbirleri harfiyen uygulasanız bile mutlak son nihayetinde ölümdür. İstisnası var mıdır? Evet vardır. O da hani şu “öldürmeyen Allah öldürmez” cümlesini kullandığımız binde bir rastlanılan kurtuluş olaylarıdır. Ancak dediğim gibi istisnai hallerdir bunlar.
Şimdi tekrar dönelim tedbir konusuna. Ne yaparsanız yapın kaçınılmaz son sizi bulur demiştik ya hani. İşte İsa Özcan abimiz de başta kendi sağlığı sonrada sevdiklerini üzmemek için sıkı tedbir alan isimlerden biriydi.
Büyük bir azimle çıktığı yolda 6 yılda 136 kilodan 76 kiloya düşen koca yürekli bir abimizdi İsa Özcan. Bu azmiyle haber bültenlerine haber oldu. O artık azmin zaferiydi. Belki milyonlarca obez vatandaşa örnek olmuş. Kimbilir kaç kişiyi sağlıklı beslenmeye yönlendirmişti.

Ambulans şoförlüğü yapan Özcan, iki gün önce yine haber bültenlerinin konusu oldu. Fakat bu sefer yeni bir başarı öyküsü ile değil aksine üzüntü verici bir haberle. Yani vefat haberi ile. Gazetelerin yaptığı habere göre Özcan, en çok kalp krizinden korktuğu için bu kadar kiloyu azimle vermişti. Ancak en korktuğu şey onu görev başında yakaladı. Kriz geçirdiğini anlayan Özcan Ambulans aracını uygun bir yere park edip yardım istedi. Taşıdığı hasta başka bir araç ile nakledildi ancak Özcan tüm çabalara rağmen kurtarılamadı. Trajikomik bir olay olarak işlendi haber. Onedio başta olmak üzere bir çok içerik sitesi, hayatı sorgulatır manâda sundu yorumunu. “Korkunun ecele faydası yok” yazıların ana fikriydi. Korkunun ecele faydası yoktu bu doğru. Ancak İsa Özcan bu azmi sayesinde belki 6 önce yaşama ihtimali olan krizi ertelemeyi başarmış, belki yüzlerce insanın kurtulmasına vesile olmuştu. Sonuçta o bir Ambulans şoförüydü. Yine belki Allah bu azmi ona vererek sevdikleri ile 6 yıl fazla birlikte yaşamasını istemişti. Bu örnekleri arttırmak mümkün, arkasında bir hayır arayınca.
İşte bu sebeple bu hayatı korkuyla değil az risk alarak keyifle yaşamak gerekiyor. Bu durum hem hem kafa hem beden sağlığını korumak adına en mantıklı yaşam mottosu olmalı.
Allah İsa Özcan’a rahmet etsin. Sevenlerinin ve onu örnek alanlarının ve hayatını kurtardığı bir çok hastanın duası hiç eksik olmasın..