Yerçekimli Karanfil / Edip Cansever

Biliyor musun az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel olmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi aklımdı şu kadarcık kalıyor.

Sen karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele.

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce.

Sputnik sevgilim / Haruki Murakami

Hepimizin içinde, hayatımızın sadece özel bir döneminde edinebileceğimiz özel bir şey vardır. küçük bir alev gibi…Sadece özenli, talihli bir azınlık o alevi önemser, besler, yollarını aydınlatacak bir fener gibi tutar. Fakat o alev bir kez söndü mü, bir daha hiç yanmaz.

 

~Haruki Murakami, Sputnik Sevgilim

Elden kayan şeyler / Diyalog

–Abi bana elinden kayıp giden bir şey söyle

– Hımm. Dur bir düşüneyim

– Sabun

– Sabun mu? 

-Sabun diyorsun yani! Bu kadar? 

– Evet sabun. Ne oldu ki?

– Peki başka? 

– Başka?

– Başkaaaaa…

– E sabun işte

–  Abi bu kadar düşündün sabun mu aklına geldi sadece? Zaman denilen şey de elden kayıp gitmez mi abi? 

– Yooo. Zaman tutulamaz çünkü.

– Vaybe! Demek tutulamaz. Bak sen!

– Abi sen şuna zaman dememek için pislik yapıyorum desene! 

– Yoo çok ciddiyim oğlum. Zaman elde durmaz ki kayıp gitsin.

– Ya hu abi biz mecazen böyle tanımlamıyor muyuz peki zamanı? 

– Evet böyle tanımlamalar var elbet

– E o zaman? 

– İyi de bu yanlış bir tanım. Edebi yönüyle bu şekilde yapılan zaman tanımı bizi melankolik ve negatif bir durum sergilememize neden olur

– İyi de abi ben sana sadece bir soru sordum. Sende “zaman” desen ne olur sanki?

– Diyemem çünkü zaman benden hesap sorar.

– Nasıl soracakmış haydi cevapla

– Kendini benden azaltarak yapar mesela

– Abi sen harbi cinssin. Böyle kelime oyunlarıyla pislik yapmana gerek yok ki! 

– İlla zaman de diyorsun yani? E tamam diyorum haydi! ” Zaman” Al haydi ne oldu? 

– Gönlüm oldu abi:) Sen böyle cevap vererek bir gönül yaptın. 

– Bu zamanda diyorsun? 

– Evet

– Eyvallah. Ama sabun zamandan daha hızlı kayar.

– Abi tamam uzatmayalım sağol

 

 

 

 

 

 

Yüksek Yüksek tepelere..

Gündemler ve günceller artık o kadar çabuk değişiyor ki yakalamakta,akılda tutmakta neredeyse imkansız. Hâl böyle olunca ekranda ve sosyal medyada herkes biraz beğeni ve birazda raiting uğruna sıçıyor tabiri caizse.

Ben NTV dışında pek haber izlemem. Tartışma programlarının çoğu ise kör dövüşü yapılan süreli kabare gösterisi gibi. Bu sebeple oturup izlemek zûl gelir.

Bugün sosyal medya haberlerinde ise Selçuk Tepelinin ( Fox haber ) şovuna denk geldim. Eminim birçoğunuz benden önce duymuşsunuzdur. Tepeli sunduğu bir haber sonrası sözde o kadar sinirleniyor ki kameraya kalem kağıt ve hatta kupayı bile fırlatıyor. Ben açık söyleyeyim profesyonel bir haber spikeri böyle atar gider yapıp haber sunmaz. Meslek etiği olarak da hiç bir spikerin bunu tasvip edeceğini sanmıyorum. Tepelinin tarzı bana hani şu yolda psikolojisi bozulunca. Boşaltın otobüsü gitmiyorum gibi bir tepkime 🙂

İyi de Tepelinin siniri devir ayarlı mı diye sormadan edemiyor insan. Benim bildiğim her haber spikeri yayından önce haberleri bir kere okur. Ya da seyreder. Ona göre doğaçlama yapar aralarda. Mimik ve jestlerini konuşturur. Tepelinin yaptığı çok büyük ihtimal haber bültenine biraz renk katmak. Ya da RTÜK den falan ceza gelirse ” efendim Atatürk köylü milletin efendisidir” dedik diye ceza yiyiyoruz algısı yaratmak.

Son olarak bu atar kime yapılıyor? Akp ye mi? Cumhurbaşkanına mı?

Yooo bence tüm trip aslında seyirciye oldu. Peki Fox seyircisi bu tarzı sevip kabullendi mi? Hiç sanmıyorum. Eminim Tepeli bey de zaten şu yaptigim 3 gün sonra unutulur gider diyerek gündem oluşunun hazzına varıyordur.

 

 

 

 

 

Cevapları şimdi arama / Rainer Maria Rilke

Rainer Maria Rilke’nin dilinden;

“Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol ve soruların kendisini sevmeye çalış; kilitli odalar veya yabancı lisanlarda yazılmış kitaplar gibi.

Cevapları şimdi arama. Şu anda cevaplar sana verilemez; çünkü sen henüz onlarla başa çıkamazsın, onları yaşayamazsın.

Mesele, her şeyi yaşamaktır. Şu anda bu soruyu yaşaman gerek.

Böylelikle, belki daha ileride, farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabı yaşarken bulacaksın.”

Özlem’i tanımasanız da severdiniz

Her ölüm üzücü. Her ölüm bir yangın. Ama en çok da yakınımızdayken. Ölüm bir rutinin, bir alışmışlığın ve bir sıradanlığın sonu.

Ölüm, aynı zamanda bir uyandırma bir aydınlanma olayı. Kopardığı her canlıya bir hakettiği itibarı ve değeri teslim eden, Kıymet denilen zenginliği kaybettirerek hatırlatan bir elçi. Gençliğinde gidenleri daha çok hatırlatan bir bir üzüntü arşivi..

Ve işte o kıymetliler kervanına bir güzel insanı daha kattı ölüm. Özlem Sarıkaya Yurt..

NTV’nin göz bebeklerinden. Yüzü güzel, ruhu güzel, sesi güzel bir kadın. Duruşu ve sade hayatı ile bilinen harika savaşçı bir anne. Çoğumuz için belki bir çok akrabamızdan arkadaşımızdan daha fazla gördüğümüz yüzlerden biriydi Özlem Sarıkaya.

Ölümün aldıklarının içinde başarılı duruşu ve yaşı genç olanlara daha bir yanıyor içimiz. Kanserle verilen 4 yıllık bir mücadele. Tam kazandı derken tekrar nükseden o amansız hastalık sebebiyle kaybettik Özlem Sarıkaya’yı.

Bazen hayatınızda hiç bir önemi yokmuş gibi düşündüğünüz insanların kaybına da üzülürsünüz. Bu belki apartmanınızda oturan ve sadece karşılaştığınızda hiç konuşmadan baş selamı vererek yanından geçtiğiniz bir amcadır. Belki yakın bir arkadaşınızın hiç görmediğiniz annesi..

Şimdi düşündümde belkide hayatımda ölse hiç üzüleceğimi sanmadığım nice güzel insanlar var. Hiç bir şey paylasmadığım. Sadece simaen tanıdığım.

Ölüm kimileri için tekrar bir kavuşma için zarurî bir mola arası. Kimileri içinse sonsuza kadar yokluk hiç. Ancak hiç değişmeyen ortak noktası herkesde. Kıymet ve özlem

Elveda Özlem Sarıkaya. Sevenlerine ve küçük oğluna sabır, sanada Allah’tan rahmet diliyorum. Mekanın cennet olsun.

Sonsuzluk kervanı / Necip Fazıl Kısakürek

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben,

Üç ayakla seken topal köpeğim!

Bastığınız yeri taş taş öpeyim.

Bir kırıntı yeter kereminizden!

Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben…

 

Gidiyor, gidiyor, nurdan heykeller…

Ufuk, önlerinde bayrak kulesi.

Bu gidenler, Altın Kol Silsilesi;

Ölçüden, hanekten daha güzeller.

Gidiyor, gidiyor, nurdan heykeller…

 

Sonsuzluk Kervanı, istemem azat!

Köleniz olmakmış gerçek hürriyet.

Ölmezi bulmaksa biricik niyet;

Bastığınız yerde ebedi hasat.

Sonsuzluk Kervanı, istemem azat.

Öfkeli misin? / Brianna Wiest

Öfkeli misin? Öfken kendini nerede güçsüz hissettiğini söylüyor. Kaygılı mısın? Hayatında bir şeylerin dengede olmadığını söylüyor. Bıkkın mısın? Bir konuya gereğinden fazla zaman ayırdığını söylüyor. Korkuyor musun? Neyi önemsediğini söylüyor. Duygular duygu değil habercilerdir ve gerçekten neye ihtiyacın olduğunu söylemeye çalışırlar. Eğer onların aslında ne demeye çalıştığını anlarsan, hayatta gerçekten ilerlersin.

 

Brianna Wiest

Parmak uçlarımızla aydınlattık / Ingeborg Bachmann

Ders alınmıştı aşk konusunda,

On bin kitabın yardımıyla,

Çok az değişebilen jestlerin deneyimiyle öğrenilmişti.

Açılmıştı aşkın sırları

Ama ilk kez burada

Lavlar aktığında aşağı

Ve soluğu yaladığında bizi dağın eteklerinde,

Sonunda tükenen krater

Anahtarını verdiğinde.

Bu kapalı bedenlerin

Girdik ilence uğramış odalara

Ve karanlığı parmak uçlarımızla aydınlattık.

Ingeborg Bachmann

Mesele KDV değil insan ve karakter sıkıntısı.

​Öncelikle bugün de başkaları adına utandığımı söylemeden geçemeyeceğim. Evet, utanıyorum. Koca bir milletin sırtından geçindiği hâlde, sözde halka hizmet maksadıyla kapitalist sistemin maşası olmuş ve halkı arkasından vurup milyonlarca lirayı vatandaşın cebinden çalan “zincir soyguncuları” adına utandım.

​Sırf kâr elde etmek için kendi yaşadığı ülkeye ve insanına ihanet eden bu soyguncu çetelerine gösterilen müsamahayı ise aklım almıyor.

​Caydırıcılık konusunda tüm zamanların en zayıf noktasında olan hükümetin sabrı; ne engin, ne yüce!

​Evet, bu soygun ve talana elbette ki bir takım cezalar veriyor iktidar. Ancak bu cezalar o kadar zayıf ve caydırıcılıktan uzak ki; bu zincir çeteleri, son yapılan %7’lik KDV indiriminde bile açgözlülüklerini utanmadan göstermeye cesaret ettiler.

​Peki biz, yani halk olarak, bu rezillik tiyatrosuna seyirci olmaktan başka ne yapıyoruz? Göstermemiz gereken, sonuna kadar haklı olduğumuz tepkimiz nerede?

​Soygunculuğu kendine meslek edinmiş bu güruhtan alışveriş yapmaya devam ediyoruz.

​Peki niye?

​Başka market mi bulamıyoruz memlekette?

​İfşa olmuş şu 4-5 markete verilecek asıl cezanın, ayağımızı buralardan kesmek olduğunu anlamayacak kadar ferasetsiz olamayız, değil mi?

​Bu millet bir araya gelip sadece bir hafta boykot yapsa ve buralardan alışveriş yapmasa, uğrayacakları zararı bir düşünün lütfen. Devletin vereceği ceza, halkın vurduğu darbenin yanında devede kulak kalır.

​Ve işte işin vahim yanına geldik.

​Bu boykotu yapamayışımızın en büyük nedeni, her meseleyi çözecek olanın iktidar olduğuna inanmamız! Tabii ki devlet müdahale edecek; ancak bu süreç içinde halkın suskun kalması, iktidarın hızlı hareket etmesi önünde bir engeldir. Bizim milletimize öğretilen en büyük boykot; dinimize ya da Türklüğümüze yabancı bir devlet hakaret ettiğinde veya dalga geçtiğinde, o ülkenin mallarını almama tepkisiydi. Ancak onu da hiçbir zaman hakkını vererek yapamadık. Maksimum bir hafta süren göstermelik tepkiler, hepsi bu…

​Yalana, yalancıya ve haksızlığa o kadar alıştık, o kadar normalleştirdik ki bu durum bizdeki asıl sıkıntının adının “insan sıkıntısı” olduğunu ortaya koydu. Millet günlük yaşıyor artık. Hızlı değişen gündemler içinde karakterini ve kimliğini giderek kaybedip “herkesleşiyor”. Peki, o “herkesler” kim? Bu sorunun cevabı: Çoğunluk. Daha doğrusu o çoğunluğun karakteri neyse, bu millet ona dönüşüyor. Bugün iyi, yarın kötü! Başıboş, alelacele sloganlarla sürdürdüğümüz bu hayat; bir yaşam biçimi değil, ne yazık ki bir çöküşün resmidir.

​Peki, o zaman geriye üretilecek ne çözüm kaldı?

​Kesinlikle kayyum!

​Ben “reis”in yerinde olsam koyarım tepelerine kayyumu; o tertemiz hizaya gelsinler. Hiçbir özel teşebbüs bu ülkenin olmazsa olmazı değildir. Hiçbir ticari kurum, sektöründe kendini kral ilan edemez. İster 50 yıllık ister 100 yıllık olsun.

Karakteriniz kaderinize dönüşür / Mamatma Gandhı

Dikkat edin!

​Söyledikleriniz, düşüncelerinize dönüşür. Düşünceleriniz, duygularınıza dönüşür. Duygularınız, davranışlarınıza dönüşür. Davranışlarınız, alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınız, değerlerinize dönüşür. Değerleriniz, karakterinize dönüşür. Karakteriniz ise kaderinize dönüşür, dikkat edin!

​-Mahatma Gandi

İşin yarısı / Henry Miller

Tekrar tekrar aşık olabiliyorsan, ebeveynlerinin seni dünyaya getirme suçunu bağışlayabildiysen,hiç bir yere varmamaktan hoşnutsan ve her günü geldiği gibi kabul ediyorsan, affedebiliyor ve hatta unutabiliyorsan, buruk, somurtuk, sivridilli ve alaycı birine dönüşmekten geri durabiliyorsan,işin yarısını hallettin demektir…

 

~Henry Miller

Seninle başladı / Bahaettin Karakoç

Seninle Başladı, Bitsin Seninle

Ve gün be gün, ben seni düşünürüm.
Sen benim her şeyimsin ey sevgili.

Rüzgârlara ezberlettim türkülerimi,
Ben hep uzaklara türkü yazarım

Sılamsın, sevdamsın, sabır taşımsın
Kalemim adından başka ad yazmaz
Bu kütükte başka bir ad okunmaz
Narına nuruna kurban olduğum
Seven sevdiğinden asla yakınmaz

Ben sevda bölüğünde kıdemli bir askerim
Terhis olsam gidecek bir yerim yok
Yüreğimden başka silah taşımam
Bütün adresleri iptal ettim
Benim senden özge gerçek yârim yok.
Sen benim her şeyimsin ey sevgili

Ben rol gereği âşık değilim
Deme bu garibin benimle işi ne

Aşkım beni teşhir eder, sesim içime saklanır
Aklanırsa adım, seninle aklanır.

İstersen durmadan adres değiştir,
Gözlerimi bağlasalar da bulurum seni.
Ben, türkülerde tanıdım Fizan’ı, Yemen’i
Anlasam ki sesim sesine değmiştir,
Bütün gemileri yakar gelirim.

Bu bir taahhüttür; sına beni
En deli rüzgârların önüne sür, bulut-bulut,
Bir yerde yanlış yaparsam adımı unut.
Son kurşunu kendime sıkar gelirim.

Bir et kemik torbası değilim ben
Bir hasar raporu değil yazdığım
Bir aşk mektubudur ey sevgili,
Kızıl-kıyametten önce
Ve görmek için bakmaya gerek yok
Her dilde güzeldir senin adın

Meydanlar sarsılır sen ortaya çıkınca
Yeter ki görecek göz, göz olsun.

Velhasıl uzun sözlere hiç gerek yok
Dil hicabından lal olmalı seni anarken
Ey benim tabibim, tacidarım
Gündönümüdür ben seni bekliyorum

Bahattin Karakoç

Tükenmişlikten Kurtuluşa: Gregor’un Mirası

Siz buna belki “bardağı taşıran son damla” deyin, ister “geri dönüşü olmayan bir dönüşümün vücut bulmuş hâli”. Ben, Gregor’un bu hâline bariz bir “tükenmişlik” diyorum. Toplumun tüm hallerine, kalıplarına ve yozlaşmasına maruz kalıp “Aslında bu ben değilim!” cümlesini en içten haykıran binlerce, belki milyonlarca özgür ruhun hikâyesi bu. Sürekli “herkesleşen”, kendine ait tek bir doğrusu kalmayan insanın acınacak hâli… “Dayan, dayan nereye kadar?” sorusunun cevabı mahiyetinde bir dönüşüm.

​Ben özellikle bu son dönemde kendimdeki dönüşümün farkına vardım; bazen çaresizlikle, bazen de birileri üzülmesin diye kendimden gidenleri görünce… Pes etmeye doğru giden süreci tersine çevirdim. Siz de benzer bir süreçten geçtiniz mi bilmem ama ben kendi adıma çok büyük bir kalkışmanın başrolündeyim. “Mış gibi” davranmayı minimize ettiğim zamanlarda başladı, itaat etmeye olan direnişim. Bu bir savaşsa, kaybetmeyi -belki de yok olmayı- göze alarak giydim benlik zırhımı. Hatta ben o zırha aslında “Ben buyum” zırhı da derim. Bu manevi zırh, öyle gösterişli ve beni galip kılacak bir zırh değildir; sadece kararlılığımı ve düzene aykırı oluşumu belirgin kılan bir mücadele simgesidir. Bu yolda yalnız olmaktan korkmadığımı bilerek; adımlarımı, sürekli düşmanımın üzerine doğru sıklaştırdığım yolumdur bu. Nefesim ve gücüm yettiğince çarpışmaya devam etme kararlılığımdır.

​Ey Gregor! Sen benim miladımsın. Seni bize anlatan Kafka’ya selam olsun!