Dişçi korkusunu yenme vaktin gelmedi mi?

Aslında biz insanlar da aynı makineler gibiyiz; aksayan, bozulan, onarılan bir çeşit robotuz bildiğiniz. Yalnız bizim tamirciler iki tip: Biri kafa, diğeri organ ve uzuvlardan sorumlu. Birinci tip yani psikolojiyle ilgilenenlerin işi elbette daha zor, çünkü tedavi süreci çok uzun, bazen de imkânsız. Bu durum hastaya göre değişiyor. İkinci tip tamirci olan doktorlar ise daha rahat; çünkü teknolojik bir sürü alet edevat ve tıbbi cihaz, sorunun ne olduğu konusunda olmazsa olmaz yardımcılar. Akabinde gelen iç ya da dış tedavi yöntemleri hastayı bir şekilde rahatlatıyor.

​Kronik rahatsızlığı olanlar belki bir ömür sıkıntı çekerken, bazen de sadece belli bir organ ya da bölge onarılmaya ihtiyaç duyuyor. Mesela bu konuda cerrahlar en zor işi yapanlar. On saate varan ameliyatlarda sök-dik… İşleri gerçekten çok zor ve kritik.

​Cerrahlardan sonra sanırım diş hekimleri geliyor el becerisi ve maharet konusunda. Ne oldu? Diş hekimi çok mu üst notadan geldi? 🙂 Tamam, o zaman sizin ağzınızdan yazayım: “Dişçi.”

​Bizim ülkede doktorlar mecburiyetten sevilen meslek sahipleridir. “Her işin başı sağlık” sözü dilimizde pelesenktir; ancak iş hastaneye gitmeye geldiğinde “üşeniyorum” ya da “korkuyorum” deyip geri vites yaparız. Ta ki o rahatsızlık bize kaçacak yer bırakmayınca “seve seve” gideriz!

​Kontrolü en ihmal edilen bölgelerden biridir ağız ve dişler. Halk arasında “Diş ağrısı gibi insanı süründüren başka bir şey yoktur” denir. İşte ben de diş bakımını ihmal eden ve son 20 yılda en az 10 dişini kaybetmiş bir adamım… Üstelik dişlerini her gün düzenli fırçalamasam da iki-üç günde bir temizleyen gruptayken, 10 diş kaybı… Korkunç!

​Tabi kaybedilen o dişlerin yerine gelen köprüler, kanallar ve porselen dişler… İşin bir de ekonomik boyutu var elbette. Ağzınızda problem çok ise sizi devlet hastanesi paklamaz kesinlikle. Mecbur özelde bir diş hekimi ararsınız. O zaman da her diş hekimine gitmezsiniz; eş dosta sorar, en az can yakanını ve en uygun fiyata işi bitirecek o doktoru ararsınız. Rakamlar bölgeye ve polikliniğe göre değişir ama değişmeyen tek şey, “en az can yakan doktoru” bulamayacağınızdır. Çünkü herkesin acı eşiği farklıdır; kimi 10 dişini söktürür dayanır da, siz bir diş için canınızı teslim edersiniz. 🙂

​Neyse, asıl mevzuya geleyim. Ben en son bir dişçiye 7-8 yıl önce gitmiştim, o da annemin dişçisiydi. İyi bir doktordu ama onu da epey uğraştırmıştım. Benim acı eşiğim yüksektir ancak mide bulantısı ve öğürme refleksim bende zirve yapar. Dişçinin eli ya da kullandığı alet dilimde, damağımda gezdiğinde feci bir öğürtüyle ileri doğru ataklar yaparım. Tabi dişçi de ifrit olur 🙂 Ancak yine de dayanır tabii; sonuçta özel. Devlet hastanesinde çalışan bir hekim olsa sittin sene sabretmez, fırçayı basardı.

​Bunca yıl dişçiden kaçan ben; eniştemin tavsiyesi ile bir hekime gitmeye karar verdim. Aslında daha doğrusu, kızımı götürdüğüm dişçinin önüne kızımı değil, kendimi oturttum. 🙂 Nasip işte…

​Ama iyi ki de oturmuşum o koltuğa. Bunca yıllık önyargılarımı genç bir hekim yıkıverdi. Tüm sıkıntılarımı altını çize çize anlattım doktor Hakkı kardeşime ve dedim ki: “Doktorum, eğer tedavi sırasında öğürtürsen kalkar giderim, ona göre!” Hatta sonra bir de akıl verdim kendimce: “Doktorum, istersen uyut; genel anestezi ile bitirelim bu işi.”

​Hakkı Hocam da dedi ki: “Yok abi, dayanırsın. İnan bana, hiç gerek yok operasyona. Merak etme sen.”

​İlk başta öyle gelişi güzel konuştu sandım, ta ki beni koltuğa oturtup bir iki test yapana kadar. Çok fazla hassasiyet göstermeyince de “Biz bu işi çözeriz” dedi ve dediği gibi de oldu. Bugün üçüncü seansa gittim ve dişlerin işi neredeyse bitti. Samimiyetimle söylüyorum, bir adamın eli çok hafif. Her işleme başlarken yapacağı eylemi anlatıyor: “Abi şimdi hafif bir baskı hissedeceksin”, “Şimdi dişin etrafını yıkayacağım”, “Abi birazdan dinlendireceğim seni”. Ya da arada yoklama soruları soruyor: “Abi, nasıl durumun?” 🙂

​Güzel adam Doktor Hakkı Akgül… E şimdi ben böyle bir adamın reklamını yapmayayım da ne yapayım? 😉 Hocamın iznini de alarak bu yazıyı yazdım işte. Birkaç kere güzel pozunu da yakaladım sağ olsun, yazıya eklemek için. Eğer güvenilir bir elde o koltuğa oturma niyetiniz varsa Hakkı Doktor, Beşevler’deki Ayna Diş Polikliniği’nde hizmet veriyor. Şiddetle tavsiyemdir.

​19.01.2022 – Tekrar Merhaba.

​Uzun diş tedavimin artık sonuna yaklaştık bugün itibarıyla. Sanırım ocak ayı bitmeden tamamlanmış olacak. Bugün Ayna Diş Polikliniği’ndeydim. Hakkı Hoca’dan sonra diğer çalışan personelle de güzel bir samimiyet ortamı oluştu doğal olarak. Ancak bugün bir sitem de geldi çalışanlardan: “Abi bizi niye yazıya eklemedin?” diye şakayla karışık gönül koydular. 🙂

​E haklılar tabii; koca kurumda bir Hakkı Doktor yok, onlar da bu güzel ortamın birer parçası sonuçta. Şimdi gönül alma zamanı dedim ve bu eklemeyi yaptım. Arkadaşlardan da toplu bir fotoğraf istedim. Gönderdiklerinde aşağıda ekibin büyük bölümünü göreceksiniz inşallah. Buradan tüm personele selam olsun tekrar.

İstemem eksik olsun / Edmond Rostand

Ne yapmak gerek peki?

Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!

Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!

Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!

Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!

Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!

Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına.
Özgür olmak.
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak.
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak.
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak.
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

Margaret Weis / Yedinci kapı

Her birimizin içinde kendi kaderimizi şekillendirme yeteneği vardır. Bu kadarını anlayabiliyoruz. Ancak daha önemlisi, her birimizin içinde eşit derecede evrenin kaderini şekillendirme yeteneği de mevcuttur. Ah, buna inanmayı daha zor bulabilirsiniz. Ama size söylüyorum, bu böyle. Meclis başkanı olmanıza gerek yok. Dünyayı değiştirmek için bir kral veya kabile reisi olmanıza gerek yok.

Denizin enginliğinde, bir su damlasının ötekine üstünlüğü var mıdır ? Yoktur, diye cevaplarsınız, ve ayni zamanda, tek bir su damlasının bir gelgit dalgası yaratacak gücü de yoktur. Ama, diyorum ki, bir su damlası denize düştüğünde dalgacıklar yaratır ve bu dalgacıklar yayılır. Ve belki, kim bilir, bu dalgacıklar genişler, şişer ve sonunda köpürerek sahile vurur.

Engin denizdeki bir damla gibi, hepimiz hayatlarımızda ilerlerken dalgacıklar yaratırız. Her ne yapıyorsak, son derece önemsiz görünse dahi, etkileri bizim çok ötemize yayılır . En ufak hareketimizin bile ta uzaklara ulaşan etkilerinin, fani kardeşlerimize nasil dokunduğunu asla bilemeyebiliriz. Dolayısıyla, farkında olmalıyız, her an, denizdeki yerimizin, dünyadaki yerimizin, diğer canlılar arasındaki yerimizin…

Eğer yeterince çoğumuz güçlerimizi birleştirirsek, olayların gelgit dalgasını büyütebiliriz – hayır veya şer için…

~Margaret Weis, Yedinci Kapı

Brokoli çorbası denemesi yapıyoruz

Merhaba arkadaşlar! Kanalıma hoş gelmediniz çünkü bu bir kanal değil. 🙂

​Bugün brokoli çorbası yapmaya çalışacağız. “Çalışacağız” diyorum çünkü ortaya ne çıkacak, hiçbir fikrim yok; çünkü ilk defa yapıyorum.

​İnternette tarif aradığımda karşıma bir sürü seçenek çıktı. Ben de tarifi en kısa sürede anlatan videolu bir tanesini açtım. Efendim, önce malzemeleri bir vereyim size:

  • ​1 orta boy brokoli
  • ​2 havuç
  • ​1 büyük patates
  • ​1 büyük soğan
  • ​2 bardak süt
  • ​2 yemek kaşığı tereyağı
  • ​1 yemek kaşığı un

​Yapılışı:

​Önce brokoliyi saplarından ayırıp küçük parçalara böldük. Ardından soğan ve patatesi küp şeklinde doğradık; havucu ise mümkün olduğunca ince dilimledik.

​Bu üçlüyü, patatesler çatalla ezilecek kıvama gelene kadar bir tencerede haşladık.

​Sonra başka bir tencerede 2 yemek kaşığı tereyağını kısık ateşte erittik. Hemen ardından 1 kaşık unu ilave edip iyice kavurduk. Üzerine 2 bardak sütü ekledik. Karışım kaynamaya başlayınca, diğer tencerede haşladığımız sebzeleri suyuyla birlikte bu tencereye boşalttık.

​Ve işte en keyifli bölüm: Bir blender yardımıyla bu karışımı, “canı çıkana kadar” pürüzsüz olana dek parçaladık. Finalde çorbaya tuzunu ve karabiberini ekledik. Bir 5 dakika kadar daha kısık ateşte pişirdik ve sonunda bitti!

​Burada püf nokta, çorbanın kıvamı; ne tam lapa ne de tam duru olacak şekilde ayarlamaya çalışın. Gaza gelen ve üşenmeyip yapanlara şimdiden afiyet olsun!

Oriah Mountain Dreamer – Davet

Geçinmek için ne yaptığın beni ilgilendirmiyor.

Neyin özlemiyle kıvrandığını, arzuladığın şeylerin hayalini kurmaya cesaret edip

edemediğini bilmek istiyorum.

Kaç yaşında olduğun beni ilgilendirmiyor. Aşk için, hayallerin için, yaşıyor olma serüveni için, aptal gibi görünme riskini göze alıp alamayacağını bilmek istiyorum.

Başına hangi talihsizlikler geldiği beni ilgilendirmiyor.

Kendi acının merkezine dokunabildin mi? Hayatın hainlikleriyle açıldın mi ?

Yoksa daha fazla acının korkusuyla büzüşüp

kapandın mı ? Acıyla bir oturabilir misin,

benimki veya bizzat kendininkiyle, saklamaya, azaltmaya ya da düzeltmeye

çalışmadan ?

Bunu bilmek istiyorum.

Neşenin içinde olabilir misin,

benimki veya bizzat kendininkinin ? Bize tedbirli olmayı, gerçekçi olmayı veya insan

olmanın sınırlarını hatırlatmaksızın,

çılgın gibi dans edebilir misin ve bu coşkunun tepeden tırnağa içine dolmasına müsaade edebilir misin? Bunu bilmek istiyorum.

Anlattığın hikâyenin doğru olup olmaması beni ilgilendirmiyor.

Kendine dürüst olmak uğruna bir başkasını

hayalkırıklığına uğratabilir misin? Kendi ruhuna sadık kaldığında ihanetle suçlanmaya

göğüs gerebilir misin? Dinsiz ve güvenilir olabilir misin?

Her gün hoş görünmese bile, güzelliği görebilir ve onun varlığını hayatına kaynak edinebilir misin? Bunu bilmek istiyorum.

Başarısızlıkla yaşayabilir misin, benimki veya bizzat kendininkiyle ? O halde bile, gölün kıyısında dikilip Dolunay’ın simli hâresine bakıp “Evet!” diye haykırabilir misin? Bunu bilmek istiyorum.

Nerede yaşadığın ya da neye sahip olduğun beni ilgilendirmiyor.

Keder ve çaresizlikle geçen gecenin ardından, iliklerine kadar yorgun ve incinmiş vaziyette yine ayağa kalkabilir ve çocuklar için yapılması gerekenleri yapabilir misin? Bunu bilmek istiyorum.

Kim olduğun, buraya nereden nasıl geldiğin beni ilgilendirmiyor. Birlikte bir ateşin ortasına düştüğümüzde, geri

çekilmeden yanmayı göze alabilir misin?

Bunu bilmek istiyorum.

Bugüne kadar ne öğrendiğin, ne okuduğun beni ilgilendirmiyor.

Diğer her şey yıkılıp yittiğinde,

ta içinde, seni ayakta tutan o şeyin ne olduğunu

bilmek istiyorum…

~Oriah Mountain Dreamer – Davet

Davet

Saldım çayıra ideolojisi

Mevzular var; her biri kendi içinde dönüşür de dönüşür. Doğrular yanlışlara evrilir; yanlışlar türlü tepkimelerle büyütür kendini. Etik kimin etiğidir, ahlak kimin cebinde gezer, belli değildir. Eskiden büyükler, “Para ile iman kimdedir belli olmaz,” derdi. Bugün ise çok daha büyük belirsizlikler var.

​İlk önce aklıma gelenlerin başında, “Kim insan, kim değil?” sorusu var. Sureti insan olan milyarların içinde, cidden kaç insan var? Suretler artık her zamankinden daha soyut, daha sanal. Zannettiklerimiz, bizim en büyük doğrumuz artık. Doğruyu kimseden öğrenmeye ihtiyaç duymadığımız bir çağın fertleriyiz. Kime, hangi doğruyu öğretebiliriz ki?

​Ya yanlış? Kimi, hangi yanlıştan döndürmeye cesaretiniz var? “Saldım çayıra, Mevlam kayıra” cümlesi artık başlı başına bir ideoloji değil mi? Çayıra salınanların ve çayırdan toplananların dünyası… Meleye meleye çağırıp dururuz nice olan akıbetimizi.

Burnum pek bir işe yaramıyor son bir haftadır

Sevgili Lev Nikolayeviç,

​Yine uzunca bir zaman sonra sana yazmayı başardım ve yine yazacak bir sürü şey birikti. O birikenlerin en mühimi, bir haftadır Kovid virüsüyle evde oturuyor oluşum. Evet dostum; hastalık “pandemi” adını aldığı günden tam iki yıl sonra beni de yakaladı. Çok şükür ki hafif atlatıyorum. Bunun sebebi aşılar olsa gerek; belki bir ihtimal, hayatımda tatmadığım onlarca vitamini bir haftadır içişim de bunu sağlamış olabilir.

​Bu Kovid gerçekten ilginç bir virüs. Bana vurduğu en büyük darbe koku kaybı oldu. Çok komik bir hâl bu; hiçbir şeyin kokusunu alamadan yemek yemekten bahsediyorum. Meğer ne büyük nimetmiş bu koku… İnan, yediğim sebze meyveyi görerek yemesem tadını da çıkaramam. 🙂 Yine mesela az önce bir sigara yakayım dedim, zerre koku almadım. Hatta sigarayı içtiğime bile emin değilim. 🙂 Bence DSÖ bu virüsü alıp milyarlarca tiryakiye sigarayı bıraktıracak bir formül yapmalı. İnsanlığın sigaradan kurtuluşu ancak bu Kovid virüsü sayesinde olur!

​Bunun dışında kendimi sıfırlama detoksum devam ediyor. Öyle ki bildiğim, deneyimlediğim tüm doğruları ve etikleri sıfırdan sorguluyor ve yapılandırıyorum. Son üç aydır bu hâlet-i rûhiye içinde kendimce menzile varmaya çalışıyorum. Allah yardımcım olsun inşallah.

​Sevgili dostum, benden bu kadar. Bir sonraki mektupta umarım güzel haberler veririm sana. Huzurla, sağlıcakla yat sevgili Nikolayeviç…

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! / William Shakespeare

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

W. Shakespeare / Hamlet

Saf ve katıksız…

 

Fotoğrafta indirimli bir ürün yok. Güzel bir araba ya da ev yok. Dolar ya da euro yok. Güzel fizikli bir adam ya da kadın yok. Renkli gözlü, çok şirin bir bebek de yok. Ama saf ve katıksız mutluluk var. Üstelik bir sürü uzuv eksikken… Yarımken tam olmak bu olmalı.

​Peki, diyelim ki fotoğraftaki bu baba ve çocuğu ayrı ayrı, asık suratla otursalardı ne düşünürdünüz? Acıma duygusu mu? Onları bu hâle getirenlere öfke mi? Yoksa en fazla iki saniye fotoğrafa bakıp nötr bir ruh hâliyle ekranı kapatmak mı? Cevap elbette herkeste farklı olur. Ancak hangi duyguya sahip olursanız olun; dünyada sizi bu fotoğraftaki mutluluğa ulaştıracak hiçbir obje veya eşya yok, bunu bilin istedim.

Bir cümle ezberinde hep. Ya gerisi ?

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

W. Shakespeare / Hamlet

Zeytinyağının üste çıkma hadisesi ve zirve ilişkileri

Ortada bir bardak var. O bardağı bir dudak payı kalacak kadar suyla doldurun. Kalan kısma da zeytinyağı koyun. Bakın, Zeytinyağı hemen en üstte. Koca bardak, o kadar su.. yinede zeytinyağı zirvede. Bunu niye mi anlattım? O suyu erkek, zeytinyağını da kadın olarak düşünün şimdi. Eğer aynı bardakta bulunma zorunluluğunuz varsa, bu gerçekle yaşamaya ve hiç sıkıntı yapmamaya alıştırın kendinizi.

La oğlum durmayın öyle mal gibi! Gidin bir Adrian Pennino bulun kendinize..

Kalmadı gibi bir şey..

Adamını çekip çevirecek Adrian Pennino’lar yok artık.

Kocasının başarısını düşünüp, sürekli arkasını toplayıp sabreden, adamını yontarken aslında kendini de geliştiren, sorumluluk duygusunu en ağırından hissedip yuvasını her daim ayakta tutacak Adrian’lar artık istifa ettiler.

Günümüzde Rocky’nin karısı olma rolünü kimse istemiyor. Daha doğrusu istiyor da, hazır hale gelmiş pişmiş Rocky’e evet diyor zekası duygularının önünde giden kadınlar.

Şimdi alcan adamı. Türlü kahrına kabalığına katlancan, adam pes ettiğinde bile sen pes etmiycen. Yaparsın kocam! Yaparsın aslansın diycen! Oooo “ölme eşeğim ölme de, beni dağlarda goma”

Rocky film serilerini izleyenlerinin çoğu, Rocky ‘i Rocky yapanın eşi Adrian olduğunu bilir. Aslında gerçek Rocky Adrian’dır. Filmin aksiyon sahnelerini cikarin, geri de kalan mesajın kadının yuva dedigimiz alanın gerçek reisi olduğudur. O filmde Adrian abla için paranın ve şöhretin çok  bir önemi yoktur. Adrian için önemli olan kendini gerçekten seven bir adamın kendini gerçekleştirmesine destek olmaktır. O öküz adama verdiği destekle onu zirveye taşımış,filmin devam eden serilerinde kendini komple yontarak tam bir beyefendi olan Rocky ile çok tatminkar bir hayat yaşamıştı.

Günümüzün kadınları ise hiç kahır çekmeden, hiç mücadele etmeden kolay ve haz dolu bir evlilik hayal ediyorlar. E hadi diyelim bu mantıkta olan bir ablamız piyasadan bir Rocky’i kendine bağladı. Ya sonra? Adam bütün mücadeleyi tek başına vermiş. Hedefine ulaşmış. Ekonomisi on numara. Saygınlık ve itibar gibi davranışları her gittiği ortamda herkesten görüyor. Peki seni napacak? Hangi mücadelene şahit oldu? Ona hayatı boyunca vereceğin mutluluk ve huzurun hesabını hiç yapmayacak mı? Güzel kadınsan senden on kat fazla kadın dolu piyasada. Neden seni sevsin?

Emeksiz mücadelesiz edinilen kazanımların miyadı çabuk dolar elbet…

Şimdi bir de o öküz adamın, o odun halini hatırlamaya çalışın. Adrian Pennino’nun Rocky den farkı yoktu aslında. Hayattan çok bir şey beklemeyen, aşkı arayan ama hep korkan, mıymıntı cins bir kadın. İşte bu iki zayıf karakter, birbirleri için en doğru zamanda çıktılar birbirlerinin karşısına.

Tabiri caizse birbirlerine bir ağrı kesicinin de üstünde antibiyotik oldular. Yaralarını birbirlerine sarılarak iyileştirdiler. Hayatın hep bir mücadele yeri olduğunu unutmadan sevdiler hayatlarını ve çevrelerinde ki insanları.

Dünyayı cennete çevirme gafletine düşmüş ne çok kadin, ne çok erkek var değil mi? Her zaman daha fazlasını isteyen, haz ve arzuları için yaşayan yapaylaşmış yaşam formlarına dönüşmüşler. Herşeye kolay ulaşmaya alışmış bir insandan daha boş kim yaşayabilir bu dünyada!

Günümüz evliliklerinin çabuk bitenlerinin gurubunu genelde bu kafa yapisindaki çiftler oluşturuyor. Sorumluluk kıçına zor gelenin bir ayağı hep eşikte. Boşanmak demek artık neredeyse nikah kadar basit! Yap anlaşmalı boşanma sözleşmesini, ohhh hayat hemen yeniden başlasın. İyi tamam başlasın da, nasıl? Hangi enerji, hangi disiplin ve hangi huzurlu yaşlılık planıyla?

Çocuk mevzusuna hiç girmiyorum bile!

Ezcümle; bekar hemcinslerime nacizane tavsiyem; Gidin arayın nasıl bulursanız bulun ama kendinize bir Adrian Pennino bulun. Tipine boyuna, makyajına fiziğine takılmayın. Bunlar günümüzde çabuk düzeltilir sorunlar. Ama Adrian’ın kafa yapısını, sadakatini anaçlığını, yüksek mücadele gücünü çoğu kadında bulamazsınız. Gidin sadece beyin sevici olun demiyorum. Ama kardeşim, yaşlılıkta elinizde kalmayacak, yıpranacak ve pörsüyecek etlere, beyin kadar, ruh kadar önem vermeyin.

Sizi Rocky yapacak kadını bulun. Ve bunun karşılında onu mutlu bir kadın olarak yaşatmak için elinizden geleni yapın. Evet, hiç bir zaman mümkün olmayacak bu 🙂 Ama gayretiniz her zaman onun gönlünü besleyecek.

Sevemedim Karagözlüm. Çünkü…

Bir film vardır Türkan Şoray’ın Kadir inanır ile oynadığı. O filmin bir sahnesinde Şoray, aslında Belkıs Özener’in okuduğu bir şarkıya playback yapar.

O şarkı : “Sevemedim Karagözlüm” isimli şarkıdır.

Sevemedim karagözlüm seni doyunca,
Hep kıskandım seni elden yıllar boyunca,
Kuşlar gibi ikimiz bir yuva kuralım,
Ayırmasın mevlam bizi ömür boyunca
Kuşlar gibi ikimiz bir yuva kuralım,
Ayırmasın mevlam bizi ömür boyunca
 
Yeşilçam döneminin en bilinen aşk şarkılarındandır bu şarkı. İçi de dışı da çeşitli sitem, pişmanlık, dilek ve dua’dan oluşur. Şarkı zaten tek başına vurucu iken, bir de Belkıs Özener’in o muhteşem nağmeleriyle ölümsüzleşir.
Filmde bu şarkını okunacağı sahnenin hemen öncesinde Türkan Soray, şarkıyı şöyle takdim eder:
“Saadeti bu şarkıda tanıdım. Bir şeyi daha öğrendim bu şarkıyla. Herşeye sahip olmak isteyen elindekini de kaybeder”
Buram buram pişmanlık kokan bu cümleler, okunacak şarkının dinleyicilere yapacağı etkinin de habercisidir bir bakıma. İnsan, mutluluk peşinde koştururken o kadar lüzumsuz hazları da tatmak ister ki, bu istekler onu hep daha iyiye, hep daha güzele erdirecekmiş hissiyatı yaşatır. Oysa ki herşeye sahip olma isteği, insanın felaketidir öyle değil mi?
Hangi insan hep daha güzeli hep daha fazlasını hakedecek bir hayatı nasıl yaşar ki, bunları istemeye yüzü olsun? Mutluluk bir sadaka sevabı gibi bir şey değil midir? Sürekli ama az az yaşanması muhtemel bir duygunun adıdır ” mutluluk “
Her duygu doğduğunda insanda bir yerleri ya onarır. Ya da çeşitli sıkıntılar yaşatarak daha iyisine hazırlar. Yaşı 40 ve üstü olanlar bilirler. Bir zamanlar çıtır kızlar diye bir gurup vardı. Onların müzikalitesi olmayan şarkılarının arasından bir şarkı sıyrılır. Güzel mesajlar veren bir şarkıdır o.
O şarkının da nakaratında şöyle der Çıtır kızlar :
Yaşanacaksa yaşanacak
Ayrılıklar, mutsuzluklar
Ölüm yok ya bunun sonunda
Tüm acılar bir yere kadar
Yaşanacaksa yaşanacak
Ayrılıklar, mutsuzluklar
Ölüm yok ya bunun sonunda
Tüm acılar bir yere kadar
Haklısın boşver
Her zaman yaptığın gibi
Bana da boşver unut gitsin
Sevgiden korkmaya devam et
Haklısın boşver
Her zaman yaptığın gibi
Bana da boşver unut gitsin
Sevgiden kaçmaya devam et
 
Özellikle bu “yaşanacaksa yaşanacak” bölümü bana şeyi hatırlatır. ,” Olmuşla ölmüşe çare yok” sözünü. Bu hayat dediğimiz zaman dilimi bize, sanki çok uzun bir ömür yaşayacakmışız hissiyatıyla bir şeyler için sürekli ertelemeyi ve beklemeyi öğretir. Oysa ne mutluluk ne de huzur bekleyerek elde edilmez. Bunlar her anın içinde gizli ve zamansız açan çiçekler gibidir.
Allah karagözlüleri canı gönülden seven kitleyi de, tüm karagözlüleri de her daim huzurlu kılsın. Çünkü bu dünyanın selahiyeti açısından onlara çok ihtiyacımız var. Gelecekte arzu edilecek ve hiç yıkılmadan durabilecek çekirdek toplumun temeli onlar.