Aşk üzerine / Alain de Botton

” We fall in love because we long to escape from ourselves with someone as beautiful, intelligent, and witty as we are ugly, stupid, and dull. But what if such a perfect being should one day turn around and decide they will love us back? We can only be somewhat shocked-how can they be as wonderful as we had hoped when they have the bad taste to approve of someone like us?”

Alain de Botton, On Love / Aşk üzerine

“Ne kadar çirkin, aptal ve sıkıcıysak, en az o kadar güzel, zeki ve esprili birine kendimizden kaçmak için âşık oluruz. Ama böylesi mükemmel bir yaratık kalkıp bir gün bizi severse ne olacak? Şaşkına dönebiliriz – bizim gibi birini sevebilecek kadar zevkten yoksunsa, nasıl umduğumuz kadar harika olabilir? Âşık olmak için sevgilinin bizi bir şekilde aştığına inanmamız gerekiyorsa, o zaman o aşka karşılık vermeleri durumunda zorlu bir ikilem ortaya çıkmış olmuyor mu? Şöyle bir soru sormak durumunda kalıyoruz; eğer o kadar harika bir insansa, nasıl oluyor da benim gibi birine âşık olabiliyor?

Marx’ın bir esprisi vardır, kendisinin üyelik talebini onaylayan kulübe girmeye tenezzül etmediğini söyleyerek gülerdi…Aşkta da bu böyledir; Sevdiği kişi ona tesadüfen iyi davranırsa Marksist’in ilk dürtüsü, hoşuna gitmediğinden değil, hak etmediğini düşündüğü için bu güzelliği yok etmektir. Sevdiği kişi karşılık veriyorsa, bir serseriyi sevdiği için değerini yitirir.

Çoğu ilişkide, Marksist bir durum gelir dayanır kapıya mutlaka (genelde aşkın karşılıklı olduğu anlaşıldığı anda) ve nasıl sonuçlanacağı, insanın kendi kendine duyduğu sevgi ile nefret arasındaki dengeye bağlı Kendine duyulan nefret ağır basıyorsa, aşkına karşılık bulan taraf -şu ya da bu nedenle ötekinin kendine layık olmadığını söyleyecektir. Ama kendine duyulan sevgi ağır basarsa, her iki taraf da aşklarına karşılık bulmanın karşısındakini alçalttığını düşünmeden, karşısındakinin gerçekten sevilesi olduğunu kabullenebilir.

Doğal afet mi? Doğal intikam mı?

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Çok uzun bir aradan sonra tekrar merhaba.

​Başta ülkem olmak üzere, tüm dünyada yaşanan doğal afetlerle boğuşuyoruz son iki aydır. Eskiden haber bültenlerinde farklı coğrafyalarda seyrettiğimiz korkutucu yıkımlar, artık “yeşil vatanımı” da tehdit eder oldu. Kimine göre küresel ısınma, kimine göreyse iklim değişikliği denilen bu felaketler, geleceğimizin en büyük tehdidi hâline geldi.

​Sen şimdi, “Abartma canım! Dünya demek her zaman afet demektir,” diyeceksin, biliyorum. Fakat inan olay bu kadar basit değil. Senin yaşadığın dönemdeki afetlerden çok daha uzun süren ve birbirini zincirleme takip eden bir hâl aldı gidişat. İşin maddi boyutu bir yana, verdiğimiz can kayıpları da ürkütücü.

​Doğayı bozan da düzeltecek olan da biz insanlar iken; sadece onu kirletmeye odaklanarak yaşamaya başladık. Kimse yaşadığı evin ortasına yapmazken, evin dışına çıktığı an her yeri kirletir oldu. Bu yaşlı dünyanın artık kendi kendini onarması da olanaksız görünüyor. Çünkü nüfus sürekli artıyor ve dünyaya gelen her bireyin en birinci vazifesi “tüketmek” oluyor. Toplumun %90’ı sınırsızca, aptalca ve durdurulamaz bir tüketim manyağına dönüştü.

​Sanırım artık bu dünya bizi taşıyamayacak dostum. Belki de Jeff Bezos ve Elon Musk gibi isimlerin uzayda kolonileşmek için bu kadar çabalaması bundandır. İçine edilecek yeni dünyalar bulmayı ve arkalarında bıraktıkları gezegeni bir çöplük olarak kullanmayı planlıyorlar belki de…

​Ağacı, ormanı, havayı ve denizi hunharca yok eden insanı durduracak güç nerededir acaba? İşte tam bu anda aklıma Keanu Reeves’in bir filmi geliyor. O filmde dünyaya uzaylı olarak inen Reeves, asıl niyetinin dünyayı insanlardan kurtarmak olduğunu söylüyordu. Bizim düşünmediğimizi elin uzaylısı düşünüyor ve yerküreyi bizden devralmayı planlıyordu. Ne trajik bir senaryo değil mi? İnsanlığın sonunun, kâinatın dengesini kurmasını sağlayacak olması… Vay be, müthiş!

​Ama bakarsın film falan derken hikâye gerçek olur; elin uzaylısı gelir ve şöyle der: “Ey insanoğlu! Ya bu dünyayı terk edip size gösterdiğimiz daha küçük bir gezegene gidersiniz ya da bu güzel dünyayı sizin elinizden alıp kökünüzü kazırız.” E biz de seve seve kabul ederiz tabii. “Elimiz mahkûm, kıçımız gardiyan” misali…

​Evet, biraz argo ve sert bir mektup oldu, kabul ediyorum. Ancak işin ciddiyetini anlatmak için bundan daha iyi kelimeler seçemedim dostum, bağışla beni.

​Bu moralle yazabildiklerim şimdilik bunlar. Umarım bir sonraki mektubumda umut var gelişmelerden haber veririm dostum. Sen istirahatine devam et, bizden size selamlar.

​Huzurla kal sevgili Nikolayeviç…

Yalnız sevişmek olsun / Osman Erim

Başım düştüğünde bacaklarına;

Ağırlığından yere inen bir bulut gibi doluydu.

Kalkası yoktu ve tembeldi.

​Yılların şarkısı çalınca bedenimde,

Bir başa baktı başım.

İki ayrı başın iki çift sevdalı gözü;

Her biri türlü itirafların şahidi.

​Hep çarpışsın işte böyle gözlerimiz.

Bak, saatler bile ağırdan alıyor bu cengi.

Bak, “cenk” diyorum ısrarla;

Çünkü savaşmayı hiç kesmiyor gözlerimiz, cengimiz kadar.

​Yalnız, sevişmek olsun cengimiz.

Neden acı çekiyorum? / Alejandro Jodorowsky

Kainat değişiyor, kainat genişliyor. Her şey sürekli değişiyor. Hal bu iken, bir insan değişmeden kaldığında, bir taş gibi, hayatı boyunca olduğu kimliğe tutunduğunda, bu bir trajedi…İnsan akışkan olmalı, değişken, genişleyen, gelişen…ve sürekli kendine sormalı :

“Neden acı çekiyorum? Bu niye canımı sıkıyor ? Neden birşeylerin arayışındayım ? Niye ondan bundan nefret ediyorum ? Neden affedemiyor ve kendimi özgürleştiremiyorum ?”

Bütün işim, yavaş ama sürekli genişleyen, kendini gerçekleştiren ve daha yüksek bir ruhanî seviyeye ulaşan bir karakter geliştirmektir. Karakterlerim bilgelik kazanıyor. Böylesi bir bilgeliğe varmak, yaşam aşkına varmaktır.

Ayaklarının kıymetini bilmeyenlere, bir kaç küçük tavsiye.

Çok uzun bir zamandır ayaklarımı ihmal ediyordum. Vücudumda beynimden sonra en çok yükü taşıyan canım uzuvlarım…

​Ayaklar, vücutta ihmal edilen en birinci uzuvdur. İş hayatında bütün gün ayakkabının içinde sıkışan, giydiğiniz çoraplar yüzünden sürekli terleyen ve akşam olunca yaydığı ağır kokuyu duyunca ilgilenme gereği hissettiğiniz o garip ayaklarınız… Elleriniz ya da yüzünüz gibi sürekli açıkta değildir; insanlarla karşı karşıya gelmezler. İki katman altında (ayakkabı ve çorap) inim inim inleyen ayaklar…

​Topuklar, parmaklar, taban; her biri gün boyu ayrı bir işkencededir. Parmaklar nasırdan, topuklar sertleşme ve çatlaklardan, tabanınız ise ağrılardan inler. İş bu hâldeyken ve her şeyin farkındayken bile hâlâ ihmal edersiniz onları. Hâlbuki yapmanız gerekenler çok basittir: Akşamları su ve sabunla yıkamak, bir ayak kremi edinmek ve ayakkabı seçimi yaparken moda ya da tarz olanı değil, ortopedik olanları tercih etmek.

​Eğer bu basit önlemleri almazsanız bilin ki ayaklarınız kısa bir süre içinde başınıza dert olur. Nereden mi biliyorum? Çünkü benim başıma dert oldu. Az önce Podermis Ayak Bakım Merkezi’nden çıktım. Yıllardır tanıdığım, yaptığı işe ve uzmanlığına saygı duyduğum Dilek Hanım sağ olsun, canımı çok yakan serçe parmak nasırımdan kurtardı beni. Çok şükür ki benim nasır, öyle başını alıp giden türlerden değilmiş; küçük ve acısız bir operasyonla beş dakikada aldı. Fakat giydiğim ayakkabıların ortopedik olmayışı sebebiyle parmaklarımın birbirine yapışmasına yapabileceği bir şey olmadığını söyledi. (E tabi, gidip bana ortopedik ayakkabı alacak değil ya! 🙂 )

​Dilek Hanım’dan bir iki küçük tavsiye de aldım. Özellikle nasır alınan parmağı iyi korumam gerektiğini, yoksa nasırın kendini yenileyebileceğini söyledi. Bunun için yapmam gereken, o bölgeye yapıştıracağım yara bandının içine ufak bir pamuk koymakmış.

​Bunları yazarken aklıma ayak bakımı konusunda çok avantajlı olan bir kesim geldi: Beş vakit namaz kılan insanlar. Düşünsenize, ayaklarının kokmaya vakti olmaz; günde beş defa yıkanmaktan! 🙂 Valla insan sırf bu sebepten bile namaza başlayabilir. (İşin şakası, ciddiye almayın; namaz tabii ki ancak manevi bir teslimiyet sonucu kılınır.)

​Ezcümle: Ayaklarınızı ihmal etmeyiniz. Ha ettiyseniz ve sıkıntınız giderek büyüyorsa, gidip kendi başınıza uğraşmayın. Profesyonel bir yerden destek alın, benim yaptığım gibi. Böylece çözüm sağlamayacak bir sürü krem ve sözde ayak bakımı sağlayan ürünlere boşuna para saçmamış olursunuz.

Dilek Kopuz 

Çünkü Avrupalı tilkidir,biz Aslanız. / Cemil Meriç

Avrupa’nın bize göre üstünlüğü de fikre, ilme verdiği değerden ileri gelmektedir. Avrupalı neden bahsettiğini biliyor, nasıl bahsettiğini biliyor, bizi nasıl istismar edeceğini biliyor. İnsanları tanıyor ve tarihi tanıyor. Bütün samimiyetiyle tanımıyor tabiî. Çünkü Avrupalı tilkidir, biz aslanız. Tilki aslanı tanımaz. Tarihimiz boyunca bu tezadı yaşadık. Aynı cinsten insanlar birbirlerini tanır. Biz vefayı, feragati, kahramanlığı temsil ettik. O hileyi, soğuk düşünceyi, soğuk kanlı düşünceyi tanıdı. Onun iştigal sahası, onun bildiği şeyler bizi esir etmek için kâfidir. Fakat bizim de esir olmamamız için mutlaka aynı bilgilerle mücehhez olmamız gerekir. Bu itibarla onların yaptığını, kendi ölçülerimiz içersinde biz de yapmak mecburiyetindeyiz.

Cemil Meriç – Türk Edebiyatı Vakfı – Çarşamba Sohbetleri

İnadım inatdır *ıçım iki kanattır

İnatta ısrar etmek diye bir şey vardır; insanın lüzumsuzca sürdürmeye ısrar ettiği eylemler zinciridir bu. İşin sonunda olumsuz bir sonuçla karşılaşacağı aşikâr olduğu hâlde, insan adeta zifiri karanlıkta fener tutmadan ilerlercesine devam eder. Belki bir şeyleri kaybetme korkusu, belki de doyumsuz bir uçurum gibi beliren “hep daha fazlası” arzusu yüzünden çırpınır durur.

​Bu eylem, “Sonunu düşünen kahraman olamaz” felsefesiyle karıştırılmamalıdır. Çünkü buradaki insan, yolun sonunu değil; yalnızca arzularının dikte ettiği o nihai sonucu elde etmek için körü körüne mücadele eder. Bu ısrarı sürdürürken çevresinden onlarca nasihat ve uyarı alsa da hiçbirine kulak asmaz. Aynen fırtınaya karşı mum yakmaya çalışan yaramaz bir çocuk gibi sadece kendi bildiğini okur. Bu bir nevi zihinsel sarhoşluk, bir çeşit deliliktir; deneme-yanılma yolunun sınırlarını aşan kör bir inat…

​İşte “İnadım inat, kıçım iki kanat!” sözü, bu kafa yapısındaki insanların gayriresmî sloganıdır. Kıçının iki kanat olduğunu sanıp havaya kalkışabileceğini düşünen insan, boş inadın ve sahte hayallerin bedelini eninde sonunda hüsranla tecrübe etmeye mahkûmdur.

Modern Dünyada 80’lerin İzini Sürmek

Ben de herkes gibi albümden bir şarkıya klip beklerken Yener yine ters köşe yaptı ve güzel bir sürprizle ortaya çıktı. Şarkının adı: “Sahte”.

​Harika sözleri, 1980’lerin esintileri ve o dönemin müzik altyapısını kullanan harika bir şarkı. Hem klip hem de müzik birbirini tamamıyla tamamlamış.

​Sözler ve müzik her zamanki gibi Berksan’a ait. Klip; 80’ler Avrupası’nda kadınların en çok ilgi duyduğu spor olan egzersiz ve aerobik üzerine kurulu. O yıllarda kadınlar, aerobik yapmak için spor salonlarını doldururdu. Bu sporun kıyafeti ise birçok farklı renkte olan ve vücudu sımsıkı saran bikini görünümlü mayolardı. Saçta ise lastik bir bant olmazsa olmazdı. O zamanların ses sistemi; çift kaset çaları olan, iki büyük hoparlörden oluşan ve üzerindeki küçük renkli ampullerin çalan müziğe göre yanıp söndüğü o meşhur müzik setleriydi.

​Müzikli aerobik modası, seksenlerin ortasında bizim son dönem Yeşilçam filmlerindeki burjuva sınıfı kadınlarına da sirayet etmişti.

​Yıllar sonra müzikte gelinen hızlı tüketim anlayışı; eski müzik türlerinin yeniden mikslenerek ya da cover’lanarak önümüze getirilmesine sebep oldu. 80’li yılların hit olmuş şarkılarını tekrar yorumlamak da bu dönemde moda hâline geldi. Hande Yener’in “Sahte” şarkısı da yeni bir parça olmasına rağmen altyapı olarak tam da o dönemin ruhunu canlandıran sıkı bir çalışma olmuş.

​Yener, her zaman yeni ve denenmemiş şeyleri yapmayı sever. Tabii bu dediklerim Türkiye’deki müzik piyasası için geçerli; yoksa Yener’in denediği birçok tarz, Avrupa’da her zaman ilk uygulanan türler olmuştur. Ben Yener’in klibini izlerken iki yabancı kadın sanatçının klip görseli gözümde canlandı. Bu isimlerden ilki, Madonna’nın “Hung Up” şarkısı ve klibiydi. Madonna, 80’lerin en hit şarkılarından birini sample olarak kullanmış, klibinde de 80’lerin aerobik ve dans tarzını yansıtmıştı.

Aklıma gelen ikinci sanatçı ise Dua Lipa oldu. “New Rules” şarkısının klibi, Yener’in klibiyle benzerlikler gösteriyordu. Lipa’nın dansçılarının önünde ve onlarla birlikte sergilediği dans figürleri, geçmiş dönemlerin figürlerini andırıyordu. Ayrıca bu şarkı, 80’lerin ruhuna uygun bir düzenleme ve klip eşliğinde YouTube’a yüklenmişti.

​Şarkının 80’ler tarzındaki remix’ini Tokyolu yapımcı Initial Talk ortaya çıkardı ve kendi YouTube kanalında paylaştı. Initial Talk’un bu remix’ine bir de video klip çekildi. 80’ler pop kültürüne uygun şekilde hazırlanan klip, dönemin nostaljik dans figürlerini ve egzersiz hareketlerini içeriyordu.

 

 

Evet, Yener 80’lerin havasını yakaladı. Hem albümde hem de “Sahte” isimli single’da bu durum oldukça belirgin. Bakalım Yener, bu yaz’ı, o dönemin tarzıyla birinci göğüsleyebilecek mi?

 

Bir sevgi ve bir hayranlık / Cemil Meriç

BİR SEVGİ VE BİR HAYRANLIK

Hayır, severek evlenmedim. Hayatımı bir zebani ile birleştirecek kadar yalnızdım. Yalnız ve yabancı. Bir kadın ilk defa olarak adımı taşımaya razı oluyordu. Bir kurtuluştu bu, paryalıktan kurtuluş, cehennemden kurtuluş. Ve bilmediğimiz ülkelere yelken açan bir gemiye atlar gibi elele hayata atladık. Ben seni tanıd xtan sonra yaşamaya başladım. Korkuyorum. Bunları söylemekten korkuyorum. Yirmi iki sene gelişen, kökleşen bir sevgi bu. Bir sevgi ve bir hayranlık. Hayat, hayatımız daima güzel miydi? Hayır. Ama mevsimleri vardı, mevsimleri var. Vatanımsın benim. Kokladığım havasını, içtiğim su. Ben şımarık ve yaramaz bir çocuk oldum zaman zaman. Sen hep aynı kalmasını bildin.

Orhan Çoban hep garsonu oynardı. Bir gün bile oynamam diyemeden…

Yeşilçam filmlerinde başrol oyuncuları dışında yan rollerde ve figüran pozisyonunda görev alan oyuncular vardır. Sima olarak hemen hemen hepsini tanırız; ancak isimlerini bilmeyiz ve hiç merak etmeyiz. Oysa bu emekçiler verdikleri emekle, onlarca başrol oyuncusundan daha çok alın teri dökmüştür. Gelin görün ki bu emeklerinin karşılığını alan çok azdır.

​Bu emekçilerden biri de Orhan Çoban’dır. Çoban, 1960 ile 1990 arasında yaklaşık 20 sene hep garson rollerinde oynamış. 1000’i aşkın filmde hep aynı rolü oynamak bir dünya rekoru sayılabilir. 🙂 Garson lazım olan her filmde Orhan Çoban neredeyse alternatifsizdir. Peki, neden hep garson rolü oynar bir insan? Tipi mi müsaittir? Yoksa o yıllarda garsonluk yapan insanların tipi birbirine benzediği için Çoban’ın tipi de bu prototipe cuk oturduğu mudur; bunu kimse bilmez. Ayrıca hiçbir yönetmen, Çoban’ın kamera önü tecrübesini baz alarak onu farklı bir rolde oynatmaz. Çoban belki farklı rollerde oynatılsaydı karakter rollerinde aranan bir oyuncu da olabilirdi. Kim bilir?

​Oyunculuk anlayışı o yıllarda 4 kadın, 5-6 erkek başrol oyuncusu üzerine oturtulmuştu. Yan rollerde ise yaklaşık 30 oyuncu kadrolaşmıştı. Bunların başını Hulusi Kentmen, Cevat Kurtuluş, Adile Naşit, Münir Özkul, Erol Taş ve Nubar Terziyan gibi değerli oyuncular çekiyordu. Bunların bir alt kadrosu ise Orhan Çoban gibi isimlerin olduğu gruptu. En alt kadro ise kavga ve dövüş sahnelerinin başını Yadigar Ejder gibi isimlerin çektiği, 15 kişilik bir oyuncu kadrosundan oluşuyordu.

​Yeşilçam dönemi yerini kayıp yıllara bırakınca; yani 10-15 yıllık erotik filmler döneminden bahsediyorum, işte Çoban ve diğer figüran oyuncular sektörün içinden dağılıp gitti. Hepsi kendi hâlinde, emeklerinin karşılığını alamadan küstü sinemaya. Doksanlı yıllarda yeniden toparlanan yeni Türk sineması ise sahiplenmedi onları. Oysa yeni başlangıçta bu kadar çok kamera tecrübesi olan insana çok ihtiyaç vardı ama olmadı. O dönemin yıldızları da sahip çıkmayınca bu insanlara (çok büyük bir bölümü yardımcı olmadı), haber bültenlerinde yalnız ve sefalet içinde yaşanmışlıkların finalindeki ölüm haberleri ile hatırladık onları tekrar. Ancak hep böyle olmuyor muydu? Her şeyin kıymeti kaybedilince anlaşılmıyor muydu?

​Allah, Çoban gibi kenarda köşede unutulan onlarca oyuncunun yardımcısı olsun. Vefat edenlere Allah rahmet eylesin. Kültür Bakanlığı umarım bu insanların çocuklarına ve torunlarına (sefalet içinde olanlara) sahip çıkar.

 

 

Flaubert’in sevdiğim altı sözü

“İnsan, hiçbir şeye karşı ilgisi,

hiçbir şeyden umudu kalmayınca,

hayatın her gün değişmeyen

tekrarı altında ezilir.”

 

***

“Asıl acınacak şey dedi; lüzumsuz bir ömrü sürüklemektir.”

 

***

 

“Şu dünyadaki sevgilerin bayalığı ve kalbin daima gömülü kaldığı ebedi yalnızlık.”

 

***

“Umut olmayınca insan artık bu tekdüze yaşamdan utanç duyardı.”

 

***

 

“Bana sorarsanız, insanlara neyi neden yaptıklarını, neyi neden yazdıklarını sormak kadar aptalca bir şey zor bulunur.”

 

***

 

“Sevdiklerimizi çekiştirmey başladık mı onlardan kopmaya başladık demektir.”

 

 

 

 

 

İnsanlığın dirilişi / Sezai Karakoç

Put diken, puta tapmayı hortlatan puta tapan asrdir bu asır.

İnsanın en büyük yanılgısı, ortak sevgi ve saygı alanında oldu çağımızda insan, kalbinin bağını Tanrıdan kopararak eşyaya, güçlü görülen insanlara, düşüncelere ve sistemlere bağlıyor. Bu bağlanış, şöyle veya böyle ölçülü bir bağlanış sanmayın. Bu, aklın veya sağduyunun kabul edeceği veya mazur göreceği bir ilgi değil irasyonel bir bağlanış, adeta bir tapıştır. İnsan, çağımızda gönül tarlasına durmadan put dikiyor. Kendi tükettiği eşyaya, kendi kurduğu sisteme veya kendinin yücelttiği insana tapmak yoluyla kendine tapmaya çalışmakta belki de. Kendini dolaylı yoldan putlaştırmanın boş deneyinde…

Aslında insanın kendini veya başkasını putlaştırmasi, sonuç olarak aynı yere çıkar: şifası güç bir aşağılık duygusu saplantısına.

Tarihi bir aşağılık duygusunun pençesinde kıvranmakta insanlık… Bu kompleks nasıl oluştu? Tarihçilerin ve tarih düşünürlerinin üzerinde şiddetle durması gereken önemli nokta, insanlığın çağdaş trajedisine sebep olan put dikicili gğinin temeli burada yatıyor.

Batı, Hz. İsa’nın “ilah” olduğuna inanmıyor gerçekte. Ondan kurtulmakta ama İslam’ın Tanrı kavramına ‘mutlak’ kavramına ulaşamıyor bir türlü. Hz. İsa yerine bir takım çağdaş kişiler tanrılaştırılmak isteniyor. Şahıs kültü, temelde değişmiyor.

Ekonomi putları, politika putları, devrim, ideoloji, müzik. spor, sinema putları… İrili ve ufaklı putlarıyla Batı ve Doğu, Hz. İbrahim’in hakikatin şimşeği olan baltasına muhtaç… Adeta onu bekliyor.

Sezai Karakoç, İnsanlığın Dirilişi, Diriliş Yayınları

Tamam, devir değişti de…

Çelik’in çok uzun zamandır beklediğim albümü, en sonunda dijital medyada yayımlandı. Sanatçının en bilinen hitlerinin farklı sanatçılarca, kendi yorumlarını ve tarzlarını katarak seslendirildiği bu albüm, Çelik hayranlarını açıkçası ikiye böldü. Bunun sebebi, sanatçı ve şarkı seçimlerinin iyi eşleştirilmediğinin düşünülmesi.

​Ben de bu fikre katılıyorum. Bazı sanatçıların şarkılarını okumak zordur; okusalar bile o ruhu katmak daha da zordur. Albümde en çok dört yorumcuyu beğendim: Bunlardan ilki Emre Aydın ve “Hercai”, diğeri Pamela ve “Benimle Kal”. Bir diğeri, İskender Paydaş düzenlemesi olan “Veda Etmem Ben Bu Aşka”; düet yapılan şarkıda kadın ve erkek vokallerin uyumu harika (vokallerin adını henüz öğrenemedim). Sonuncusu da “İçin İçin Yanıyor” ile Can Gox.

​Rubato’nun yorumu ise Çelik’le birebir örtüşüyor. Zaten bu şarkıyla biraz oynasalar tadı kaçardı; “Dilberim” ve Rubato uyumu başarılı.

​Bunların dışında Fatih Erkoç ve Cem Adrian yorumları da güzel fakat enerjileri düşük. Umut Kuzey’in “Kızımız Olacaktı” performansı da güzel; fakat bu şarkının hem Çelik hem de İzel tarafından akıllarda kalan kalıcılığı, Kuzey’i biraz zayıf göstermiş. “Yaman Sevda” şarkısını okuyan Gülçin Ergül, üstün ses rengine ve gücüne rağmen ortalama bir performans sergilemiş; keşke Çelik’in düzenlemesinin üstüne okusaydı. Ve son olarak Halil Sezai… Albümdeki en kötü performans. Bunun iki sebebi var: Birincisi, “Bu Şehirde” şarkısı rock-pop temeli olan, enerjisi bol ve güçlü tondan okunması gereken bir şarkı. İkincisi, Halil Sezai’nin “modern arabesk ağızlı” şarkı tarzının, şarkının slow’a döndürülmesi dolayısıyla iyice çaptan düşmüş olması. Sezai en azından şarkıyı okurken bazı kelimelerin sonundaki harfleri bari yemeseydi! Türkçenin katli bu! Fikrim o ki; Sezai bu tarzla gittiği sürece kitlesini genişletemez. İlk albümden sonra hem müzikalite hem de özel yaşamıyla negatif enerji veren Sezai’ye birinin gerçekleri açıkça söylemesi lazım. “Ateşteyim” performansı için Oğuzhan Uğur’a yorum yapmaya gerek yok; kısaca şarkının enerjisini dinleyiciye geçirmiş desek kâfi. Zaten yoruma ve tarza ihtiyaç duyulmadan okunabilecek bir şarkı “Ateşteyim” (Uğur bozulmasın aman!).

​Valla albüm Çelik’in içine çok sindi mi, bilmiyorum. Tamam, albümün adı gibi “Devir Değişti”; artık yeni sesler, yeni tarzlar var. Fakat Çelik bence mevcut hitleriyle her zamanın tarzı. Gönlümden geçen şuydu aslında: Keşke bu hitleri okuyacak yorumcular 90’ların popüler isimleri olsaydı; Sertab Erener, Bendeniz, Hakan Peker, Jale, Mustafa Sandal, Kenan Doğulu, Göksel, Zeynep vb. Böyle olsaydı hem şarkıların ruhu bugüne aynı haliyle taşınırdı hem de 90’ların seslerinin, bugünün “kendine şarkıcı” diyen yüzlerce isminden daha iyi olduğu görülürdü. Neyse, artık albüm piyasada; daha fazla yoruma gerek yok. Umarım Çelik bu albümle yeterince onore edilir; çünkü Çelik sağlam ve kaliteli bir müzik adamı. Müzik yaşamıyla bunu sonuna kadar hak etti.

Yirmi yaşın Challenge ağırlığı…

Elinde tuttuğu yirmili yaşlardaki hâline bakıp şöyle dedi: “Nerede o gençlik yıllarım?” Allah’ım, ne büyük bir özlem cümlesiydi bu! Zamanda eriyip giden gençliğini bir fotoğraf kâğıdında tekrar yaşamak, otuz koca yıl sonra içini pek bir burkmuştu. Fakat o an yaşadığı hissiyatın ağırlığı neyden kaynaklanıyordu, bilemedi. Genç ve diri bir bedene mi yoksa o bedenin içindeki ruha mı özlem duyuyordu; bir türlü anlamlandıramadı. “Belki de ikisine birdendi bu özlemim” diye düşünüp suratını ekşitti sonra; “Bu challenge pek de iyi gelmedi bana.”

Diziler, vecizeler ve sahipleri..

Geçen akşam televizyonda yine TRT’nin tarihsel içerikli dizilerinden biri olan Bir Zamanlar Kıbrıs‘ı izliyordum. Hiçbir bölümünü kaçırmadığım bu güzel dizi de elbette ekonomik gelir beklentisiyle reklam aralarını uzatmaya başladı. (Haklılar, saygı duyuyorum; sistem böyle.)

​İşte o uzun reklam aralarının birinde diğer kanalları biraz gezeyim dedim. Gezerken, uzun zamandır bolca reklamı yapılıp seyirciyle buluşturulan Camdaki Kız‘a bakayım dedim. Gerçi konusunu ve içeriğini bildiğim bir diziydi bu. Gülseren Budayıcıoğlu’nun son dönemdeki popülaritesinin, muazzam biçimde dizilere sirayet eden etkisine kapılmamak çok zordu; çünkü Masumlar Apartmanı ve Kırmızı Oda ile halkın gönlüne giren psikiyatrist ve yapımcılar, yaptıkları işin hakkını teslim ediyorlardı Allah için.

​Üstelik Çukur, Maraşlı, Arıza, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz gibi sözde hak ve adalet için şiddetin ve silahın bol olduğu dizilerin milleti esir ettiği bu dönemde, güneş gibi parladı Budayıcıoğlu’nun gerçek hikâyeleri…

​Gelişim psikolojisinin yaygın olarak kullanıldığı Budayıcıoğlu temelli dizilerde; çocuklukta ve ergenlikte yaşanan her deneyimin, insanın gelecekteki hayatını şekillendirecek yaşantılar olduğunu herkes bir şekilde anladı bu yapımlarda.

​Camdaki Kız‘da Burcu Biricik, Kırmızı Oda‘daki “Boncuk” rolünün biraz evrime uğramış hâliyle yeniden karşımızda. Ne tesadüftür ki yine Boncuk’un hayali sevgilisi Can da bu dizide başrol ortağı olarak karşımızda (Feyyaz Şerifoğlu).

​Ayrıca dizinin oyuncu kadrosu da oldukça güçlü. Hikâyesi ve oyuncu kadrosu ile bu dizi, eminim reytingiyle de oldukça konuşulur. Lakin burada bir iddiamı ortaya koymam lazım: Ne Camdaki Kız‘ın ne de Masumlar Apartmanı dizilerinin seyirciye vereceği hazzın, Kırmızı Oda dizisinin vereceği hazzı geçemeyeceği… Çünkü Kırmızı Oda hem sürekli yeni hikâyeleri içine alması hem de eski hikâyeleri yeri geldikçe hakkıyla deşmesi ile takipçilerinin heyecanını sürekli yukarıda tutmayı başarıyor.

​Neyse, asıl konuya geleyim. Camdaki Kız dizisini izlerken, muazzam beğendiğim bir söze denk geldim. O repliğin geçtiği diyalog, Feyyaz Şerifoğlu ile Selma Ergeç arasında geçti. Konuşmanın bir bölümünde Ergeç, Marcel Proust’a ait olan o harika sözü söyledi: “Hayal ettiğim şeyle, hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluk var.”

​Evet, muhteşem bir söz; tam zamanında ve cuk diye oturmuştu mevzuya. Ancak ben burada bir şeye takıldım: Böyle önemli ve güzel sözlerin sahiplerinin adı niye söylenmez? Ergeç bu sözü “bir kitapta okumuştum” diyerek geçiştiriyor. Oysa Marcel Proust’un adı geçse belki binlerce dizi izleyicisi Proust’u merak edip okumaya başlayacak… Fakat senaristler bunu akıl edecek düzeyde değil.

​Yine buna benzer bir konu da Son Yaz dizisinde oldu. Dizide avukat Fatih Doğanay’ı canlandıran Emre Karayel de bir replikte Mevlana’nın herkesin bilmediği bir sözünü söyledi ve yine imza kime ait, belirtmeden… Neydi peki o söz?

​”Ne fark eder ki kör insan için elmas da bir, cam da… Sana bakan kör ise sakın kendini camdan sanma!”

​Özdeyişlerin, atasözlerinin, vecizelerin ve türlü fikirlerin böyle imzasız bırakılması öncelikle bu düşünceleri üreten değerli insanlara saygısızlık oluyor. Zaten sosyal medya platformlarında paylaşılan sözler doğru etiketle paylaşılmıyorken, bir de bunun benzerinin dizilerde yapılıyor olması hiç yakışık almıyor. Keşke RTÜK bu konuyla ilgili bir çalışma yapsa; yani bu tip değerli sözlerin geçtiği yerde onu söyleyen yazar, düşünür, filozof ya da âlimlerin ismini belirtmeyi de zorunlu tutsa…

Aşk-ı Memnu tamam da. Aşkına Memnu ne ola ki?

İsmail YK… Modern zamanların son “Küçük Emrah”ı (kaşlar, bakışlar babında). Arabesk’i her türlü müzikle soslayıp bize sevdiren adam. Her daim efendiliğiyle hafızalarda kalan, halkın arabesk formlu popçusu…

​İsmail YK benim sevdiğim adamlardandır. Yaptığı müziği en popüler olduğu dönemden beri hiç değiştirmeyen ama yeni akımları da kendi müziğine bir şekilde monte eden usta bir müzisyen.

​Şaka maka İsmail YK de artık piyasanın eskilerinden oldu. 2006’da çıkardığı BombaBomba albümünü şu an yaşı 30 üstü olan vatandaşlarımız yakinen bilirler. İsmail o yıllarda fırtına gibiydi çünkü yaptığı müzik tam bir karmaydı. Solo albümleri onu sürekli zirveye ortak ederken bir yandan da Yurtseven Kardeşler grubunu da gündemde tutuyordu. Fakat İsmail’in o heyecanlı ve coşkulu karakteri, kendi ismine olan yatırımı daha çok artırıyordu.

​Sonra birden hızı kesildi İsmail’in. Sanırım bazı sağlık sorunları ve Türkiye’deki müzik türlerinin çok hızlı artması, çeşitlenmesi İsmail’in piyasanın ruhuna uzak kalmasına neden olmuştu. Akabinde devam eden süreçte İsmail, ufak tefek patlamalar yakaladı yine. Fakat müzik dünyasında artık rekabet geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar acımasız. Sürekli yeni işler ve hit şarkılar üretmek zorundasınız. Sosyal platformları ve YouTube’u çok etkin kullanmayı bilmelisiniz. Tabii bir de dev müzik şirketlerini arkanıza almanız ve öyle yürümeniz gerekiyor.

​İşte İsmail de 90’larda popüler olan onlarca şarkıcının sonradan başından geçen “sönümlenmeler” gibi, 2000’li yıllarda ortaya çıkıp aniden düşüşe geçen popçular arasındaki yerini aldı.

​Dün müzik listelerine “Kim ne yapıyor?” diyerek girip şöyle bir dolaştım. Bu gezinme sırasında İsmail’in trend şarkılar listesinde 26. sıraya yerleşmiş “Aşkına Memnu” isimli şarkısına denk geldim. İsmail’in şarkı isimleri de en az yaptığı şarkılar kadar dikkat çekici olmuştur (Örneğin: “Allah Belanı Versin”).

​Şarkının adını okuyunca doğrudan aklıma Aşk-ı Memnu dizisi geldi tabii. 🙂 Eminim İsmail de müzikseverleri buradan yakalamak istedi. Üşenmedim, açtım; klip eşliğinde şarkıyı dinledim. Valla uzun bir aradan sonra iyi bir hit yakalamış İsmail YK diye düşündüm. Ama aklıma şu “Aşkına Memnu” mevzusu takılmıştı bir kere. Hem edebiyatsever hem de TV izleyicisinin çok iyi bildiği Aşk-ı Memnu ile bir alakası var mıydı acaba İsmail’in bu şarkısının adının?

​Girdim baktım sözlüğe; “aşk-ı memnu” demek, “gizli ya da yasak aşk” anlamına geliyor. E peki, bu durumda “Aşkına Memnu” ne demektir ki? İlk vardığım sonuç (ki başka sonuç çıkaramadım), İsmail’in Aşk-ı Memnu isminden esinlenerek sonrasında bu ifadeye sağlam bir takla attırıp “Aşkına Memnu” yapmasıydı. Bence İsmail, aslında “aşkına memnun” cümlesini kısa keserek “aşkına memnu” olarak yeniden klonlamış. 🙂

​Başta da söylediğim gibi şarkının sözleri ve ritmi gayet güzel. Ancak… İsmail şarkı sözlerinde bariz bir isyan ve acıya yer verirken, iş ritme gelince bildiğimiz oyun havası ya da dans tarzı bir olay çıkarmış meydana. Hele bir de klip kafasına göre bir senaryo çıkarınca… Sözler, ritim ve klip birbirini tanımaz olmuşlar. 🙂

​Ortaya çıkan şey şu klibi izleyince: İsmail kızı çok seviyor ama şikâyet ettiği çevre ve toplum. Fakat İsmail bu stresten yerinde duramayan bir adam oluyor klipte. Bir de sevdiği kız bunu zengin bir herif bulup iki dakikada satınca al sana bulamaç bir sanat eseri! Ya hu sevgili İsmail kardeşim, ben senden şunu beklerdim: Bu besteye şöyle içinde çok acı ve şikâyet içermeyen bir söz yazaydın ya da tam tersi, bu sözlere güzel, slow bir arabesk beste yapaydın. İşte çektiğin o klipte dans sahneleri çıkarılınca on numara beş yıldız otururdu şarkıya.

​Bunun dışında YK’nın ve klipte para için zengin bir herifle evlenen, İsmail’e tekmeyi vuran kızımızın oyunculuğunu da övmeden geçemeyeceğim. Özellikle İsmail’in kızın nikâhına yetiştiği anda, nikâh memurunun geline “Sen bilmem ne kızı bilmem ne, bilmem ne oğluyla evlenmeyi hiçbir baskı altında kalmadan evet diyor musun?” sorusuna; kızımızın o an sırayla bir İsmail’e bir de BMW’li kodoman abimize bakıp azıcık düşünüp sevinçle “evet” dediği sahne muhteşemdi. 🙂 İsmail’in yıkıldığı o an ise muhteşem üstü bir performanstı. Ya hu kız seni satmış, yüzüğü eline vermiş; bu saatten sonra nikâh anında sana bakıp “hayır” der mi? İsmail’in yıkılış anına bakılınca, İsmail’in sonraki süreçte kızın çocuk yapmazsa pişman olup geri geleceğine de inanacağı çok belli. Şaka bir yana İsmail klipte eski Türk filmlerindeki nikâh sahnesine tatlı bir gönderme yapmış. Fakat bu gönderme de günümüz ilişkilerine bakılırsa çok bir şey ifade etmiyor.

​Bir başka mevzu da şu: Sizin de bildiğiniz gibi özellikle hareketli pop şarkı kliplerinde dansçı kızlardan biri mutlaka ön plana çıkarılır diğerlerine göre. Fakat bu klipte dans eden bir kızımız o kadar çok ön plana çıkmış ki, neredeyse İsmail YK ve gelini oynayan kızdan fazla görünüyor. Bilmiyorum, belki yönetmen bu kızımız diğer kızlara dansta fark attığı için, belki de İsmail kardeşimizin bir yakını olduğundan hep ön plandaydı. Neyse…

​Son olarak klipte bir sahne daha ilginç ve komikti: İsmail’i BMW’ye satan müstakbel gelinimiz halinden gayet memnunken, damatla arabaya binince birden yüzü düşüyor. Sebebi de damadın cimriliğine olan tepkisi. Kodoman damat, gelin arabasına yaklaşıp zarf isteyince çocuklara karşı en pis sıfatıyla “Yok size zarf marf” şeklindeki tavrı, gelinimize İsmail’in çoluk çocuğa 3-5 bir şey verdiği harçlıkları hatırlatıyor. Vay efendim bir pişmanlık ki sormayın! Diyor ki o an gelinimiz içinden: “Lan herif zengin diye evlendik, şimdi bu bana da cimrilik yapar. İsmail olsaydı kendi yemez içmez beni rahat ettirirdi.”

​Bu sahneden çıkan sonuç şu oluyor efendim: Kadın kısmı her şeyi elde etse bile kendini mutsuz edecek bir şeyler illaki bulur. 🙂

​İsmail kardeşim, seni seviyoruz. Aynen devam et, bozma çizgini…

Oniki kızgın adamdan biri sen olsaydın..

Uzun zamandır izlemek istediğim bir filmdi “12 Kızgın Adam”. Sonunda dün akşam izledim. Evet, film övüldüğü kadar var; özellikle içerdiği tema ve kavramlar bakımından çok zengindi. Filmde aile, suç, toplum, önyargılar, kalıp yargılar, mantık ve sezgi sarmalıyla çevrelenmiş kurgu, izleyenleri hiç sıkmadan filmi sonuna kadar izletiyor.

​Filmin konusuna gelince…

​Film, kasten cinayetle suçlanan 18 yaşındaki bir gencin davasındaki jürinin karar alma sürecini anlatıyor. Davada, babasını bıçaklayarak öldürmekle suçlanan bir genç ve olaya tanıklık eden iki kişinin ifadesi bulunmaktadır. Birbirini tanımayan 12 jüri üyesinin kararıyla dava sonuçlanacaktır. Jürinin kararı sonucunda çocuk suçlu bulunursa elektrikli sandalye ile idam edilecektir. (Filmi izleyin ki benim incelememe katılıp katılmayacağınızı görelim.)

​Öncelikle filmde bir tane bile kadın oyuncu yok. Bu size ilginç gelebilir ama hiç ilginç gelmesin; çünkü o yıllarda Amerika’da kadınlar hak ettikleri yerde değillerdi. Bu sebeple kadının jüriliğine güven yoktu.

​Filmin kilit jürisi elbette 8 numaralı jüri. Çünkü odaya girdikleri andan son ana kadar cinayetle suçlanan gencin suçsuz olduğunu savunup, zor olsa da herkesi ikna ediyor. Filmdeki ikinci kilit jüri de 9 numaralı jüri. Bu “ihtiyar kurt”un dikkati ve gözlem yeteneği odadaki herkesten yüksek. Bu sebeple 8 numaralı jüriye desteği veren o oluyor. Filmde kalıp yargı ve önyargıyı destekleyen iki jüri var; bunlar 3 ve 10 numaralı jüriler. İkisi de suç, toplum, gelenek ve karakter konusunda çok katı bir mizaca sahip. Özellikle 3 numaralı jürinin oğluyla olan kopukluğu, bu jürinin tüm genç adamların suçlu olduğuna dair bir genelleme yapmasına neden olmuş.

​Burada benim dikkatimi çeken bir şey var; o da o dönemdeki jüri üyelerinin sadece ceza ve savunma avukatının performansına ve delillere bakarak karar vermeleri. Yani sadece seyirci kalıyorlar. Kendi başlarına bir mantık, sezgi ve şüpheci bir sorgulama yapamıyorlar. Durum böyle olduktan sonra jüriye ne gerek var ki? Hâkimler bu işi zaten yapabilecek meziyete sahip. Burada jüriden beklenen daha derin bir sorgulama yapmaları; fakat seçilen jüriler bu konuda ne adaleti ne de insan hayatını pek gözetecek tipler değil. Özellikle 7 numaralı jürinin maça yetişme telaşı filmin tamamına yayılıyor.

​Filmin 8 numaralı jürisi, ilk etapta çekimser olduğunu söylese de bir zaman sonra çocuğun suçsuz olduğuna dair bir tavır geliştirip diğer jüriler üzerinde ciddi psikolojik baskı kurdu. Öyle ki yine 8. jüri, kesin olarak görülen fikirlerin doğruluğunu sorgulayarak, “Seni öldüreceğim” sözünün bir tehdit değil durumsal söylenmiş bir cümle olabileceğini ispatlamak için 3. jüriyi kışkırttı ve istediği sonuca ulaştı.

​Sonuç olarak 8 numaralı jüri, zaman içinde diğer jürileri tek tek etkileyerek çocuğun ölüm cezasından kurtulmasını sağladı. Film, çocuğun cinayeti gerçekten işleyip işlemediğini gösteren hiçbir sonuca götürmedi seyirciyi. Jüriler verdikleri karar sonucunda belki masum bir çocuğun hayatını kurtardı, belki de bir suçlunun hatta bir katilin cezalandırılmadan topluma geri dönmesine neden oldu. Ne kadar ince bir çizgi, değil mi? Çocuğun yetişme tarzına ve suç trafiğine bakınca, bu bireyin hayatı boyunca suça yakın olacağı belli. Belki de hayatı boyunca kim bilir kaç kişiye zarar verecek! Ama işte mevzu bu değil. Babasını öldürmediğine dair oluşan kanaat, onu hayatta bırakıyor.

​Valla bana gelince; ben o jürinin içinde olan biri olsaydım fikrim “suçlu” olurdu. Neden mi? Ben çocukluğumdan beri sürekli dayak yemiş, şiddet görmüş bir çocuğun topluma verebileceği zararı ve faydayı hesaplardım. Ortada kararsız kalsaydım da fikrim yine suçlu olurdu. O çocuğu o hâle getiren baba zaten hak ettiğini bulmuş. Topluma arkasında bırakacağı kötü bir veliahta da milletin ihtiyacı yok!

​İyi ki hâkim ya da ceza avukatı olmamışım. Peki, filmi izleyenler; sizin fikriniz ne olurdu? Suçlu mu yoksa suçsuz mu?