“Kesinlik” denilen şey, içimizde gücü, çoğunluğu, liyakati ve karizması olan sembol isimlerin onayı üzerine oluşur; çünkü bilginin ilk duyurumu ve iknası üzerine gerekli çalışmayı yapmışlardır. Kesinlik, içinde her zaman doğruyu barındırmaz; yalnızca ortak istikamet oluşturmaya yarar. İstikamete giren insanlar bu yolu “doğru” diye tanımlamıştır çünkü. Siz yol gösterenseniz istikameti doğru diye tanımlarsınız. Sizi takip edenlerse istikameti ve kesinliği; takip ettikleri siz ya da sizden doğan ideoloji olarak tanımlarlar.
Onu ne doktorlar ne mühendisler istemişti de…
Onu ne mühendisler ne yöneticiler istemişti de gitmemişti. Ona göre dürüst bir insanı severek evlenmek salaklıktı; çünkü koca dediğin hem iyi bir insan hem de makam sahibi olmalıydı. Kaçırdığı kısmetler sebebiyle kendine “salak” demesi, mantıki açıdan doğru bir tespittir. Ancak insani duygularının kuraklığını makam ve mevki sahibi birine yamanarak bastırmak, asıl salaklık değil midir?
Bu hâl, manevi bir gözle bakıldığında salaklıkların en çapsız ve değersiz olanıydı. Emeği, değeri, sahiplenmeyi ve samimiyeti öğrenmeyen insanların bu dünyada gerçek bir dost, sevgili ya da arkadaş bulmaları ütopik derecede ulaşılmazdır. Kestirmeden köşeyi dönme hevesi, insanı her daim kifayetsiz kılar.
Huzur ve mutluluğun yerine para ve konforu koymak bir tercih meselesidir; lakin insan, sonuç olarak ruhani yaratılmıştır. Bedenlerin ve eşyaların getireceği hazlar gelip geçicidir.
Ezcümle; etrafınızda bu cümleyi kuran bir kadın görürseniz şu iki sonuca ulaşın: Birincisi o kadın nankördür; ikincisi sorumluluk almaya uzak, boş beleş bir hayat beklentisi içinde hâlâ alev alev yanıyordur.
Bu tarifi, yumurta kırmayı bilmeyen babalar okusun…
Merhaba! Ben Tevfik Sadi. “Mutfağıma hoş geldiniz.” Bayılıyorum bu girişe… Memleketimin kadınlarının yarısının YouTube’da kanal açarak elinin maharetini sergilemeye çalıştığı ve takipçilerini sıkmamak için üç-dört dakikaya sığdırdığı o tariflerin hemen başında, bu replikle başlanır:
”Merhaba, ben bilmem ne. Mutfağıma hoş geldiniz.” 🙂
Gönülden gönüle köprü kurmayı unutan milletimiz, artık bir başka köprüyü YouTube kanalı açarak ticari bir şekilde kuruyor. Böyle tarif kanallarının kaç tanesi olaya ticari bakmadan, sadece ustalığını konuşturmak için açılıyor acaba?
Cevap belli: Sıfır!
Ama haydi, haksızlık etmeyeyim; belki bu sayı birdir. 🙂
Bense sıfır kazanç hedefiyle, sırf kızçemi mutlu etmek ve blog sayfamda ileride büyüyüp beni hatırlaması için paylaşıyorum. Tabii benim kız, bu sayfanın kapanmasına izin vermezse ben ölünce…
Neyse…
Benim kız tam bir tatlı manyağı. Her çocuk gibi değil ama; en az bir-iki tık üstü bağımlı tatlıya. Bu sebeple ona dışarıdan hazır tatlı almaktan bunaldığım için ev yapımı ve en azından içinde ne olduğunu bildiğim tatlılar yapmak istiyorum. Tabii bu da her zaman mümkün olmuyor ama işte bugün üşenmedim ve yaptım.
Efendim, tatlımızın adı havuç tatlısı ya da verdiğimiz şekilden sebep “havuç topları”.
Gayet basit ve pratik bir tatlı. Evde havuç ve bisküvi varsa tatlının %60’ı hazır demektir. Kalan malzemeler ise 1 bardak süt, 1 bardak toz şeker, 1 bardak irmik ve topları kaplamak için Hindistan cevizi…
Yapılışı:
Küçük boy bir tencereye rendelediğiniz orta boy 5-6 havucu atın. Ocağı kısık ateş vaziyetinde yakın.
Havuçlar koku salmaya başlayınca içine sırayla, hepsi 1 su bardağı ölçüsünde olacak şekilde; şekeri, irmiği, sütü ve 1 bardak soğuk suyu dökün. Karıştırmaya başlayın. Karışım renk olarak koyulaşmaya başlayınca içine 6-7 adet bisküviyi ufalayıp dökün. Karıştırmaya devam edin. Kıvamı lapa hâline gelince ocağın altını kapatın ve soğumaya bırakın. Zaten maksimum 15-20 dakikada soğur.
İşte tatlımız hazır gibi!
Şimdi bu harika tatlıya şekil verme ve kaplama vakti.
Aynı çiğ köfte hazırlar gibi tatlıdan ufak parçalar koparıp, hafif ıslak olan avucunuzda top şeklini alacak şekilde yuvarlayın. Elinizi çok ıslatmayın ama; ıslatırsanız cıvık olur, ıslatmazsanız tatlı şekil almadan elinize yapışır.
Son olarak top şekline getirdiğimiz tatlıyı, bir kabın içinde bekleyen Hindistan cevizi ile beraber yuvarlıyoruz.
Nasıl, basit değil mi? Valla bunu yumurtayı düzgün kıramayan babalar bile yapar. 🙂
Durun şimdi, kapanışı da şu gurme YouTuber ablalar gibi yapayım:
”Efendim, eğer tarifimi beğendiyseniz panelin altındaki beğen tuşuna basabilirsiniz. Eğer yeni tariflerden de haberdar olmak istiyorsanız o zaman kanalımı takip edebilir, ‘abone ol’ linkini tıklayarak beni mutlu edersiniz. Yeni tariflerde buluşmak üzere, sevgiyle kalın!” 🙂 🙂
Afiyet olsun yapacaklara…

Monokl nedir?
Kaş ile yanak arasına sıkıştırılarak kullanılan bu gözlük türü, ilk olarak 1700’lerde Almanya’da geliştirilmiştir. En popüler dönemini 19. yüzyılda yaşayan gözlük, Avrupa aristokrasisinin bir sembolü olarak bilinirdi. Bu merceği o dönemin elit zenginleri ve soylu aileleri takardı. Bu gözlüğü takan erkeklerde uzun ve yukarı doğru kıvrılan bıyık olmazsa olmazdı. Almanlar ve İngilizler bu gözlük türünü en çok kullanan milletleri. Genel kültürünüze katkı olsun diye paylaştım. Belki bir gün biryerlerde karşınıza soru olarak çıkar 😉

Avrupa kendi yaptığı sözleşmeyi beğenmiyor ki biz beğenelim!
Hemen hemen hiçbir konuda gerekli araştırmayı yapmadan, olaya sadece siyasi yönlendirmelerle ahkâm kesmeye alışık milletim, devletin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesiyle ortadan ikiye bölünüverdi yine. Bu arada hemen yeri gelmişken söyleyeyim; “İstanbul Sözleşmesi” diye bildiğimiz bu metnin asıl adı “Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir. Bu sözleşmeye kimin “İstanbul” adını verdiğini ve kabul gördüğünü kimse bilmiyor. Belki bu ismi verenler yerel bir sahiplenme duygusu oluşturmak için İstanbul’u kullanmışlardır, bilemiyorum…
Neyse efendim; bu meşhur İstanbul Sözleşmesi, kâğıt üzerinde kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele amacıyla 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzalandı. Sonrasında suistimaller sebebiyle sık sık gündeme gelip durdu. İstanbul Sözleşmesi doğrultusunda çıkarılan 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’a göre devlet; şiddetten şikâyetçi olan kadına, dilerse çocuklarıyla birlikte barınma imkânı veriyor, süreç sona erene kadar maddi yardım sağlıyor, iş ve hatta kimlik değişikliği yapmak isterse yardımcı oluyor, şiddet uygulayan hakkında ise en az bir ay süreyle uzaklaştırma kararı alınabiliyordu. Tabii ilk başta çok mantıklı bir kural gibi geliyor akıllara. Fakat bu maddenin bir de muallakta kalan ve sıkıntılar doğuran bir yanı var. Sözleşmenin getirdiği 6284 sayılı Kanun’da, şiddet görme ihtimalini hissettiren her şey fiziksel şiddet ile eş değer tutuluyor. Bu da şiddet görülmediği takdirde, “şiddet uygulandı” denilerek yetkililerle irtibata geçip babayı, eşi veya abiyi polis eşliğinde evinden aldırtabiliyor. Bu durum; herhangi bir fiziksel şiddetin veya tehdidin söz konusu olmadığı durumlarda, aile arasındaki en küçük anlaşmazlığın adli bir vakaya dönüştürülmesine sebep oluyor. Devlet doğrudan evin erkeğini suçlu buluyor. Bunun da pek sağlıklı sonuçlar doğurmadığı medyaya yansıyan haberlerden görülüyor.
Fakat bana göre devletin asıl sıkıntılı gördüğü yer; toplumsal cinsiyet eşitliği adı altında gizliden gizliye LGBT ve eşcinsellik propagandası yapılması. Ben şahsen kimin ne yaptığına bakmam, kişilerin özel hayatıdır. İsteyen homoseksüel, isteyen lezbiyen, isteyen trans olur. Fakat ahlaken ve dinen doğru bulunmayan bu yaşam biçimleri yasal olarak meşrulaştırılmak istenirse buna karşı çıkarım. Hele ki bizim toplumumuzda eşcinsel evlilikler ve çocuk evlat edinme hakları, toplumun köklerini dinamitleyen çok tehlikeli haklardır!
”Femi-faşist zihniyetle” hazırlanan ve eşcinsel evliliklere yasallık getirmeyi hedefleyen sözleşmenin iptal edilmesi bence yerinde bir karar. Sözleşmede yer verilen “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” kavramı, bugün Türkiye’de LGBT lobilerinin nasıl rahatça çalıştığını gözler önüne sermek için yeterli değil mi?
Ben küçük bir araştırma yaptım; bu sözleşme Mart 2019 itibarıyla toplam 46 devlet ve Avrupa Birliği tarafından imzalandı. Türkiye ise 12 Mart 2012’de sözleşmeyi onaylayan ilk ülke oldu. Bu “ilk olma” özelliği, sanırım Türkiye’nin o tarihte Avrupa Birliği’ne girme gayretlerinin heyecanıyla hiç düşünülmeden ve bugün görülen tehlikelerin o gün anlaşılamamasından kaynaklandı.
Sonrasında, yani Türkiye’nin ardından 2013-2015 yılları arasında 18 ülke (Andorra, Arnavutluk, Avusturya, Bosna-Hersek, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İspanya, İsveç, İtalya, Karadağ, Malta, Monako, Polonya, Portekiz, Sırbistan, Slovenya) daha sözleşmeyi tanıdı. Özellikle Türkiye’de birçok tartışmanın kapısını aralatan İstanbul Sözleşmesi, 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi.
Fakat gelin görün ki Avrupa kendi hazırladığı sözleşmeyi sonradan ya beğenmedi ya da kusurlu buldu. İngiltere sözleşmeyi imzalamasına rağmen onaylamadı. Fransa, İsveç ve İsviçre gibi bazı ülkeler çekince koydu. Bazı Avrupa ülkeleri sözleşmedeki maddelere itiraz etti. Sözleşmeye gözlemci statüsünde katılan ABD, Japonya, Kanada, Meksika ve Vatikan sözleşmeyi imzalamadı. Polonya da çekileceğini duyurdu.
İngiltere, Ukrayna, Çek Cumhuriyeti, Bulgaristan, Moldova, Macaristan, Ermenistan, Letonya, Lihtenştayn, Litvanya ve Slovakya sözleşmeyi imzalamasına rağmen onaylamadı. Sözleşmeyi imzalayan veya onaylayan ülkelerden Almanya, Andorra, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Ermenistan, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, Hırvatistan, İrlanda, İspanya, İsveç, İsviçre, İtalya, İzlanda, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Letonya, Makedonya, Malta, Monako, Polonya, Romanya, Sırbistan, Slovenya, Yunanistan çekince koydu. Avusturya, Finlandiya, Hollanda, İsveç, İsviçre, Norveç sözleşmenin bazı maddelerine itiraz etti. Hırvatistan, İspanya, Letonya, Litvanya ise şerh koyan ülkeler arasına girdi. Rusya ve Azerbaycan; gözlemci ülke statüsündeki ABD, Japonya, Kanada, Meksika ve Vatikan sözleşmeyi imzalamadı. Polonya da 2019’da “geleneksel aile yapısını zarara uğratacağı”, “eşcinsel evliliklerin yolunu açacağı” ve “eşcinselliği normalleştireceği” gibi sebeplerle sözleşmeden çekileceğini açıkladı.
Yani durum böyle. Sanki kadınlarımızın öldürülmesine ve şiddet görmesine tek mani olacak sözleşme buymuş algısındaki bazı değerli gazeteci, yorumcu ve sanatçı kesimi; sözleşmeden ayrılan devlete ağzına geleni söylemeye başladı. Bir ülkenin kendi kadınını, erkeğini ve evlatlarını koruması tek bir sözleşmeye bağlı olamaz! Her ülke kendi sağduyusuyla alacağı tedbirler ve hazırlayacağı kanunlarla bu şiddeti %100 bitiremese de ciddi ölçüde bir azalma sağlayabilir.
Zaten devlet de bu sözleşmeden çekilme gerekçesini yedi madde altında gayet net ifade etmiş. Ne diyor Resmî Gazete’de, beraber bakalım:
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinin temel sebepleri yedi başlık altında sıralanıyor:
- İstanbul Sözleşmesi, LGBT ideolojisi savunuculuğuna indirgendi. LGBT’nin bazı kesimler tarafından meşru evrensel hukuk normu şeklinde dayatılmasının önüne geçilecek.
- Millî ve manevi değerler ile Türk aile yapısında LGBT propagandasının oluşturduğu rahatsızlık giderilecek.
- LGBT ideolojisi üzerinden inşa edilmek istenilen diplomatik ve siyasi baskı engellenecek.
- Kadın hakları meselesi LGBT odaklı tartışmaların tahakkümünden kurtarılacak.
- Sözleşmenin toplum değerleri ile bağdaşmayan kısımlarının, Türkiye’nin kadına şiddet ile mücadelesine ve kadın hakları konusundaki adımlarına gölge düşürmesinin önüne geçilecek.
- LGBT’yi işaret eden ifadeler sebebiyle rahatsızlık duyan kesimlerin kadına yönelik şiddete karşı desteğinin konsolide edilmesi sağlanacak.
- Kadına şiddet ile mücadelede iç hukuka dayalı uygulamaların iyileşmesine odaklanmak için gerekli zihinsel paradigma değişikliğine engel olan “cinsel yönelim” unsuru ortadan kalkacak.
Artık bütün iş; devletin ülkedeki her türlü şiddet, tecavüz, taciz ve cinayetin önüne geçebileceği yeni kuralları uygulamasına kalıyor… Ama cidden ve en kısa zamanda uygulamasına!
İyiliği haketmeyen insana iyilik yapmakta ne demek!
Sevgili Lev Nikolayeviç,
Umarım iyisindir ve yattığın yer nurla doludur. Dünyada her şey bildiğin gibi işte; hatta belki daha da laçka bir topluma dönüştük. Bugünleri görsen inan, inzivaya çekilmek için sakalının beyazlamasını bile bekleyemezdin!
Tüm kavramlar ve algılar bağımsız hareket ediyor toplumda. Değerler ve etikler artık bizlere sembolik bir miras gibi kaldı; iyiye “iyi” demek de, kötüye “kötü” demek de zor…
Bugün Nevzat Tarhan hocanın Instagram’daki bir paylaşımına denk geldim. Ne kadar doğru bilmiyorum ama Che Guevara’ya ait olduğu düşünülen bir söz paylaşmış. Bu gönderide şöyle diyor Che: “İyilik yapmaya devam et; karşındaki o iyiliğe layık olmasa bile, sen o iyiliğe layıksın.”
Sözü ilk okudum ve “Ne güzel düşünmüş de söylemiş!” dedim. Biraz zaman geçince; gözlemlerimi ve bu yaşa kadar edindiğim tecrübeleri düşününce, Che’nin tamamen boş konuştuğuna hükmettim. Karşımdaki insan iyiliğe layık olmadığı hâlde ben ona iyilik etmeye devam edeceğim, öyle mi?
Bu tavsiye, karşımdaki nankörü ya da kötü insanı azdırmaktan ve hiç pişmanlık duymayacağı zamanları ona kazandırmaktan başka hiçbir işe yaramaz çünkü. Tabii bundan “böyle insanlara kötülük yapalım” anlamı çıkarma sakın; sadece nötr olmak en iyisidir bu durumda. O insanı doğadaki bir eşya ya da bitki olarak düşünmek lazım gelir bence; belki başka birilerinin sevdiği bir yönü, bir duruşu olabilir diye. Ayrıca bu lafı, hayatının yarısını savaşarak ve yüzlerce insanı gözünü kırpmadan öldüren bir üç fenomenden duymak da komik! Che Guevara bu sözü söylediyse; ya alkollüyken salladı ya da onun kahramanlığını parlatmak için, arkasından onun namına bu büyük lafı uydurdular. Belki şimdi Che mezarından çıksa ve bu sözü söylediğini duysa, bir yerleri ile katıla katıla gülerdi.
Sevgili dostum, bana göre iyiliğe layık olmayan birine iyilik etmek; zaman zayiatıdır ve değerli vakitleri israftır. Hem hak etmeyene yapılan iyiliğin nedeni belki o kişinin gözünü açmak, yaptıklarının anlamsız olduğunu idrak etmesini sağlamaktır. Ama kaç kişide işe yarar bu erdemli davranış? Hakedene hak ettiğini Allah versin. Bize düşen, onu ötekileştirmeden ve kırmadan tavsiyelerde bulunmak ve düzelmesi için Allah’tan onu hidayete erdirmesini dilemektir.
Ben artık orta yaşların da etkisiyle sanırım; insanların gidişatını uzaktan izliyor, attıkları adımların doğruluğuna göre kendi adımlarımı ayarlıyorum diyebilirim. Dünyada maddi manevi yardıma ve iyiliğe ihtiyacı olan o kadar insan var ki… Kalkıp hiç hak etmeyen birini kazanmak için kıpırdayamam. Ha, belki kötülere iyi davranacak sabırlı insanlar bir yerlerde yaşıyordur. Umarım bu insanlar, iyiliğe layık olmayanları yola getirecek sabra ve güce sahip olurlar.
Sevgili dostum, ben izninle artık uyumalıyım; yarın bayağı bir işim var, mektubu kısa kesmemin sebebi de bu. Haydi, kal sağlıcakla. Bizim 57. Alay’dan şehit ataları da görürsen saygı ve minnetlerimi ilet. Onlara, bizi bu topraklarda hür ve özgürce yaşattıkları için ne teşekkür etsek azdır. Nurlar içinde yatsınlar inşallah.
Görüşmek üzere sevgili dostum Lev Nikolayeviç…
“Yığın”, ” toplum” değildir” Niccolo Machiavelli
İnsan yığınları büyük hırsıza kızmaz; özlemi odur. İnsan yığınları yalancıya kızmaz; kendisi de yalancıdır da ondan. İnsan yığınları yoksula kızar, “Aptallığından” der.
“Yığın”, “toplum” değildir.
Yığın, otoriteye itaat ederek hareket eder; toplum ise bireylerden oluşur, sorgular, örgütlenir. Kitlenize bakın, anlarsınız: Yığın mıdır, toplum mudur?
Yolda / Jack Kerouac
Yakında herşey yakında ölüm / Heinrich Böll
Yakında… Yakında… Yakında, ama ne zaman? Dehşet verici bir sözdür yakında. Yakında bir saniye içinde olabilir, yakında bir yıl sonra olabilirdi. Yakında dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor, onu küçültüyor, kesin bir şey yok, hiçbir şey yok kesin olan, tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey, yakında ölüm…
Her kadın gerçekten çiçek midir?
Her kadın çiçek midir gerçekten?
Her 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde klasikleşen bir slogandır bu… Cinsiyetin getirdiği “kadın” sıfatını alan her insan, bu sıfatı ve “çiçek” olma iltifatını ne de kolay alır!
Hayır efendim, her kadın çiçek değildir öncelikle!
Erkeklerde “adam” ve “adamlık” iki ayrı anlam barındırır içinde. Erkeğin bir diğer ifadesi adamdır. Adam olmayı hak etmek için belli bir çaba sarf etmek gerekir. Önce sözünün eri olur adam; sonra dürüst, mert ve merhametli olur. Koruyucu ve kollayıcı olur; çevresine saygılı olur. İhtiyaç sahibine yardım eder, onuru için yaşar, ailesini baş tacı eder. Bu saydıklarım, adam olmak için olmazsa olmazlardır.
Adam, adamlık yolunda bunca gayreti göğüslerken; kadın, “kadın” sıfatını sırf cinsel biyolojik oluşumu sebebiyle nasıl bu kadar kolay alabilir?
İşte her kadının da kadınlığının hakkını vermesi gerekir. Erkek için geçerli olan sorumluluklar kadın için de geçerlidir. Hangi kuş tek kanatla uçar? Kadın ve erkek bir kuşun iki kanadıyken; bir kanat görevini yaparken, diğeri hiçbir şey yapmadan ailesini ve toplumunu uçurabilir mi?
Saygıdan, edepten, merhametten bir haber; sadece güzelliğini ortaya koyarak ilgi odağı olmaya çalışan; kocasını ve çocuklarını önemsemeyen; çocuklarını başından savmaya çalışan; boş ve anlamsız işlerle uğraşırken tüketim toplumunun demirbaşı olmuş bir kadına nasıl “çiçek” denir?
Terörle iltisaklı olan, çocuğuna psikolojik şiddet uygulayan, yeri geldiğinde aza kanaat etmeyi bilmeyen, tarihini ve kültürünü unutup yozlaşmaya yüz tutan hangi kadına “çiçek” tabiri kullanılabilir?
Sorumluluktan, disiplinden, hedeften bir haber; devletini ve milletini hakkıyla sevmeyen, gözü kulağı hemcinslerinin üzerinde olan bir kadına, sırf biyolojik kimliği var diye “çiçek” demek abesle iştigal değil midir?
Mesela feministler, hemcinslerinin kullandığı bu slogana ifrit olurlar. Feministler bu söze gıcıklıklarını “Kadın kadındır, çiçek babandır” ironik sloganı ile reddederler. Feministler çiçeği bir hakaret olarak görmezler; aslında çiçeğin sembol hâline geldiği belli özel günlere tepki gösterirler. Sevgililer Günü’nde kadına çiçek hediye edilir, evlilik yıl dönümünde çiçek alınır, evlilik teklifi çiçeksiz olmaz, anne olunca da çiçek hediye edilir. İşte feministler, kadının saf hâliyle yani bir “artı sıfat” taşımadan da kıymetli olduğunu savunurlar; cinsel kimliğin saf hâliyle üstün olduğunu iddia ederler. Bunu da bilimsel verilere dayandırırlar: Gen tipleri, uzun ömür, zekâ, doğum sabrı vs. Ben feministlere bu bağlamda hak vermem. Çünkü mevzu; hak, hukuk, eşitlik arayışından çıkıp kadının her anlamda özgür olması ve toplumsal hiçbir norm ile ritüele uymaması yolunda ilerleyip gider.
Benim şu hayatta, yaşadığım zaman dilimi içerisinde öğrendiğim en kati şeylerden biri de “genelleme” denilen şeyin her şeye ve herkese zarar verdiğidir. İşte yine söylüyorum: Her kadın çiçek değildir. Çoğu kadın da, her kadının “çiçek” iltifatını hak etmeyeceğini bilir; fakat bugünün hatırına ve birlik beraberlik adına bu slogana bir günlüğüne mutabık olurlar.
Arkadaş, hiçbir Kadınlar Günü’nde bu kadar çok eleştiri yazısı kaleme almamıştım. Demek ki bayağı dolmuşum 🙂 Neyse, bu son yazım olsun bari…
Rasim Öztekin bu milletin sevgisini sonuna kadar hakeden bir duayendi.
Her şeyden önce Rasim Baba’ya Allah’tan gani gani rahmet diliyorum. Ardından başta ailesi, yakınları ve dostları olmak üzere herkese sabır diliyorum. Üzüntülü haberi henüz öğrendim. Google, taziye mesajı paylaşan başta ünlüler ve siyasetçilerle dolmuş. Akabinde toplumun her kesiminin sosyal medya hesapları üzerinden paylaştığı duyguları okudum biraz. Herkes en samimi duygularıyla üzüntülerini dile getirmiş. Bu, her sanatçıya nasip olacak bir şey değil kesinlikle. Rasim Öztekin gibi bir tiyatro duayeni, hak ettiği değeri ancak koca bir milletin her ferdinin gönlünü kazanarak elde edebilirdi; o da bunu yaptı.
Ben çocukluğumdan hatırlarım Rasim Baba’yı. “Baba” diyorum çünkü tiyatronun ve televizyon ekranlarının en sevilen yüzüydü. 1980’li yıllarda TRT’nin tek kanal olduğu dönemde Ferhan Şensoy ile birlikte oynadığı diziyi hiç unutmam. (Bu arada Rasim Baba’ya en çok üzülen de Şensoy olacak sanırım, Allah sabır versin ona da.) “Boş Gezen ve Kalfası”ydı sanırım dizinin adı. Sonraki yıllarda ustası Şensoy ile birlikte yıllarca emek verdi tiyatroya. Daha sonra 90’larda sinema ve dizilerde de aranan oyuncu oldu. Ve artık ustalaştığı yıl, ustası Şensoy ona geleneksel Dümbüllü kavuğunu teslim etti. Rasim Baba tam bir karakter oyuncusuydu; küçük, büyük, yan rol demeden her rolde hünerini gösterdi seyirciye.
Öztekin, sadece oyunculuğu ile değil; beyefendi kişiliği, sempatikliği ve siyasete mesafeli duruşuyla aslında “sanatçı” dediğimiz kavramın tam tarifini çizdi yaşamıyla. Hele en son rol aldığı “Seksenler” dizisindeki Fehmi Baba karakteri, onu tartışmasız zirveye oturttu. Fehmi ismi, Rasim’in bile önüne geçti bu diziyle. Rasim Baba’yı anlatmak gerçekten çok zor. Efendi ve örnek sanatçı tanımına uyan duayenler azaldıkça, Rasim Öztekin gibi mükemmel bir oyuncuya üzülmemek ne mümkün?
Umarım TRT, Öztekin ustaya vefa borcu olarak TRT Arşiv’de ona ait bir yer açar ve onunla ilgili tüm arşivini milletiyle paylaşır. Yeni nesil ve kuşakların onun gibi bir ustayı tanıması ve unutmaması çok mühim. Zaten devlet de gerekli uğurlama törenini layıkıyla yapacaktır. Yarın tüm haber manşetleri, bir Fehmi Baba klasiği olan “İcat çıkarma başımıza!” repliği ile veda edecek ona. “İcat çıkardın şimdi” diyerek sitemlerini ve üzüntülerini onun dilinden anlatacaklar.
”Pardon” filminin Muzo’su, “Kabadayı”nın Sürmeli’si, “Geniş Aile”nin Kuddusi’si, “G.O.R.A.”nın Bob Marley Faruk’u, “Düğün Dernek”in İsmail’i, “Seksenler”in Fehmi Baba’sı… Allah rahmet eylesin, mekânın cennet olsun.
Pardon ama cidden icat çıkardın Fehmi Baba!
Mekânın cennet olsun tekrar tekrar Rasim abi, Rasim amca ve Rasim baba…

TRT teşkilatı kurmuş..
Benim “TRT-kolik” olduğumu dizi yorumlarımı okuyan herkes az çok bilir. Son üç senedir dizi olayına TRT kadar yatırım yapan ve önemseyen hiçbir kanal yok. TRT bu konuda çıtayı o kadar yukarı çıkardı ki, abuk sabuk konular dışında toplumun ilgisini çeken her mevzuya el attı. Ağırlığı milli ruh ve şuurla ilgili dizilere verse de aşk, aile, komedi ve psikolojik temalı dizileri kurgulamaya da devam ediyor.
Üstelik yeni dizilerin ardı arkası kesilmiyor. Reytingi çok iyi giden diziler daha iki sezon daha kendini taşıyabilecek durumdayken, yenilerini de şimdiden yavaş yavaş duyuruyorlar. TRT’nin artık çok ustalaştığı bir konu da dizilerde “cast”a çok önem vermeleri. Piyasanın, medyanın popüler oyuncuları yerine yine bilinir fakat diğer kanallarda çok rağbet görmeyen usta isimlere yer veriyorlar. Bu oyuncular içinde; artık duayenliğe yükselmek üzere olan, oyunculukta belki de 30 seneyi deviren değerli isimleri seçiyorlar. TRT’nin iki sezonu deviren herhangi bir dizisinde yer alan karakter oyuncusu sayısı 20’yi çok rahat geçiyor.
İşte TRT’nin geçen pazar ilk bölümü yayınlanan yeni dizisi: Teşkilat.
Teşkilat, TRT’nin milli duyguları Uyanış ve Payitaht ile yükseltmekle yetinmeyip zirveye niyetlenerek yatırım yaptığı bir dizi. Konusu ve karakterleri yine tam isabetle seçilmiş. MİT, FETÖ kalkışmasından hemen sonra geçmişte hiç başaramadığı işleri başarmasıyla hepimizi gururlandırırken, şimdi de öznesini doldurduğu bir dizi ile bize bu gücü göstermesi öne çıkıyor ve bizleri cidden gururlandırıyor.
Dizinin demirbaş kadrosu ise harika oyuncularla dolu:
- Çağlar Ertuğrul: Dağ filmi ve akabinde romantik komedi dizilerinden tanıdığımız bir isim.
- Deniz Baysal Yurtçu: Genel olarak sert ve ciddi rollerde oynayan bir kardeşimiz. Roller mi böyle denk geldi yoksa bu role mi yakın, çözemedim açıkçası. Sadece bir komedide oynadı diye biliyorum. Fakat Teşkilatta hak ettiği yerde kesinlikle.
- Mesut Akusta: Genelde kötü adam rolleriyle tanıdığımız bir isim (Kendal desem kâfi).
- Ezgi Eyüboğlu: Romantik komedi dizilerinden tanıyoruz; ben ilk Kanuni dizisiyle tanımıştım.
- Ezgi Şenler: Açıkçası hiç tanımıyorum, dizilerden hiç gözüm ısırır bir hali yok. Şimdi Google’dan yardım aldım; Çatı Katı Aşk diye bir romantik komedide oynamış en son. Sanırım Teşkilat dizisi en ciddi rolü olacak.
- Mehmet Usta: Genel olarak komedi dizilerinden tanıyoruz (Bez Bebek dizisindeki Joker).
- Tuncer Salman: Komedi dizileri ile başladığı oyunculuk yıllarında zamanla üstüne koya koya her rolün adamı olmayı başardı bence. Ben onu ilk kez Kısır Köy dizisinde davulcu rolünde hatırlıyorum; herhâlde 20 yıl olmuştur o dizi çekileli.
- Nihat Altınkaya: Aslında mankenlikten oyunculuğa geçen efendi bir abimiz. Siz onu Survivor birinciliği ile hatırlarsınız; ilk Yaprak Dökümünde görmüştüm.
- Serdar Yeğin: Aslında tiyatro kökenli ve Bursa doğumlu başarılı bir oyuncu. Tiyatrocu olmasına rağmen rol aldığı dizi ve film sayısı 30’u geçmiş. Üstelik çok değerli tiyatro duayenlerinden de eğitim almış. Teşkilatta kendisine verilen rol de harika.
Valla oyuncu kadrosunu kuran arkadaşı tebrik etmek istiyorum. Özellikle Mesut Akusta, Tuncer Salman ve Mehmet Usta seçimleri dizinin bel kemiği olacak gibi görünüyor. Bence Teşkilat, bu üç oyuncuya oyunculukta bir üst seviyeye çıkmalarını taçlandıran, ödül mahiyetinde bir iş olmuş.
Bu dizi, seyirciyi hem aksiyona hem de milliyetçi duygulara doyurur gibi görünüyor şimdiden. Bu arada Mesut Akusta’nın ses tonu da harika. Seslendirme yapıyor mu hiç araştırmadım fakat yapması harika olur.
Valla TRT dizilerinde oynamak her oyuncuya nasip olmaz. Oynayanların da daha sonra farklı kanallarda bu kadar popüler olabilmesi çok zor. Bunu neden söylüyorum? Çünkü TRT’de edindiği popülerliği diğer özel kanallarda sağlayamayan ve bir sezonu bile bitiremeyen dizilerde kaybolduklarına çok şahit oldum.
Bakalım dizinin ikinci bölümü, sürükleyicilikte Selçuklu kadar başarılı olabilecek mi?
(Not: TRT’nin Yavuz Bingöl’le arası iyidir her daim. Geçmişte Yavuz Bingöl’e verilen rolleri hiç sevmedim fakat bu sefer biraz imaj değişikliği ile oynadığı rolde tatmin edici bir performans ortaya koyacak gibi.)
Huyum kurusun bu günü eleştirmeden duramıyorum!
Klasik huyumdur; Dünya Kadınlar Günü’nü iyi ya da kötü bir şekilde eleştiririm. Çünkü dünya devletlerinin geçmiş yüzyıllarda kadını ötekileştiren, ancak iyi yemek yapıp çok çocuk doğuran kadınları değerli bulan zihniyetin, artık utanıp bu günü ilan etmelerini; fakat ilan ettikleri bu gün dışında kadınlarına yeteri kadar değer vermeyişlerine 40 yıldır şahit olurum.
Öyle ki Kadınlar Günü, Anneler Günü ve Sevgililer Günü dediğimiz özel günlerin, kapitalist tüketim anlayışının elinde birer oyuncak olduğunu bilmeyenimiz yoktur herhâlde.
Geçmişte hemen her anlamda eşit bulunmayan dünya kadınlarını sözde böyle günlerle avutmaya çalışmak, şüphesiz çok keskin bir “erkek kafası” planı! 🙂
Hatta 364 gün kadın hakları için mücadele ettiğini düşünen günümüz yapay feministleri bile bugünün romantizm dolu etkisiyle hiçbir etkinlik yapmazlar. Bilirler ki yapsalar da bunun kadınlar üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır. Oysa feminist derneklerin, böyle özel gün ilan edilmiş zamanlarda bile kadınların yılda sadece birkaç gün hediye almalarının ve güzel birkaç iltifat görmelerinin bir avuntudan başka hiçbir özelliği olmadığını anlatmaları lazım.
Kadın, ancak kendi cinsine ait artıları doğru ve yerinde kullanırsa benim anlayışımda “kadın” sıfatını alır. Bu durum kendi cinsim için de geçerli tabii. Her kadın, cins olarak kadındır; fakat gerçek kadınlık, çevresince hak ettiği sevgi ve saygıyı görmesiyle kazanılır. Cinsi erkek olan her adama “adam” der miyiz, bir düşünün. Adam olmak için erkek olmak yeterli değildir; o kişinin adamlık vasıflarını da kazanmış olması gerekir. “Adam” başka, “herif” başka şeylerdir mesela. Cümle içinde “herifin teki” ifadesini illa bir kere kullanmışsınızdır bir yerlerde. Neden “adam” yerine “herif” dediğinizi biraz düşündüğünüzde, herif kelimesinin anlamının “adam olamamış ve yetersiz erkek cinsi” demek olduğunu idrak edersiniz.
Bu yetersizlik ifadesinin bir başka biçimi kadınlar için de kullanılır meselâ. “Karının teki” cümlesi de “kadın” payesini taşımakta zorlanan dişiliği temsil eder. “Kocakarı” sıfatı da genelde yaşının getirdiği olgunluğu sergileyemeyen teyzeler için kullanılır. İlk başta yaş nedeniyle böyle deniliyor diye düşünenler, dikkat ederlerse her yaşlı kadına “kocakarı” denmediğini anlayacaklardır.
Gelelim 2021’in Kadınlar Günü’ne. Yarın tüm dünyada hediyelik eşya üretimi yapan her esnafın yüzü elbet gülecek, malûm. Karısı için mühim olan bu günü unutup atlama durumuna girecek her erkek, başına gelecekleri bildiği için mutlaka gücü nispetinde bir hediye alması gerektiğini bilir. Zaten kapitalist sistemin reklam dayatmaları, hiçbir erkeğe unutmaya imkân vermez. Kanalların reklam kuşakları türlü kampanya ve taksit kolaylıkları ile adama yüklendikçe yüklenir ve bu baskı 1 Mart itibarıyla tüm kanallardan start alır. Her sene farklı bir hediye bulmak için ciddi bir arayışa girer erkekler eşleri için. Hem bütçeyi rahatsız etmeyecek, hem bir önceki seneden farklı olacak, hem de karısının hoşuna gidecek o şey ne olabilir?
Bu nasıl bir kaostur Allah’ım! Adam bu sebeple piyasayı ve çevresinin tercihlerini gizliden araştırmaya başlar. Reklamlar aslında bu işin en kestirme yoludur çünkü o kampanyaları karısı da izlemektedir. Hâl böyle olunca ilk tercih mücevherat ürünleridir: Pırlanta yüzük, küpe ya da şık bir bileklik… Hem de bol taksit imkânıyla! 🙂
Neyse ki kadınların böyle dertleri yoktur çünkü “Dünya Adamlar Günü” diye bir gün yoktur! 🙂 Sadece Babalar Günü için evlatlarla hızlı bir hediye seçimi yapılır ve mevzu kapatılır.
Peki, şimdi düşündüm de; niye Dünya Adamlar Günü yok? Toplumların %90’ının bir şekilde ataerkil anlayışla yönetildiği dünyada, erkeğin karısı tarafından onore edilmesi çok mu görülür? Kadınlar Günü, Sevgililer Günü, Anneler Günü, doğum günleri, evlilik yıl dönümleri, tanışma yıl dönümleri… Kadınlar için avuçlarını sıvazlayıp gözlerinin içi gülen esnafın, bir de ilan edilecek bir Dünya Erkekler Günü’ne kadar sevineceğini bir düşünün! 🙂 Haksız mıyım?
Gerçi aslında bugünün adı “Dünya Erkekler Günü” yerine “Dünya Adamlık Günü” olmalı. Çünkü her erkek adam olamaz, malumunuz… Hem bakarsınız böyle bir gün ilan edersek milyarlarca insan (en başta kendi cinsim) adamlık kavramının ne kadar mühim bir erdem olduğunu hatırlar. Adam olma becerisine kavuşan bir erkeğin kadınına şiddet uygulayabileceğini kim öngörebilir? Tabii kadın da “kadın” sıfatının hakkını verebiliyorsa…
Evet efendim… Yine geleneksel hâle getirdiğim Dünya Kadınlar Günü eleştirilerimin 3. yılında kafamdakileri sizlerle buluşturdum. :p
Umarım kadının ve adamın bu sıfatları daha çok hak ettiği zamanları yakın zamanda hep birlikte görürüz. İster adam olun ister kadın; iyi adamlar ve iyi kadınların birbirini bulması dileklerimle…
Ya sizinle anlaşabilecek miyiz?
Anlaşmak; taraflar arasında saf bir akılla ve tamamen gönül rızasıyla desteklenerek karara bağlanan bir sonuç değildir.
Gerçek manada anlaşmak; istemek, huzursuzluktan uzak durmak, saygıyı muhafaza etmek ve karşı taraftan bir zarar görmeme arzusudur.
Anlaşamamak ise; yine taraflarca varılmak istenen mutabakata tek ya da iki tarafın olumsuz bakması sonucu, gerekli maddelerin birinin veya birkaçının devre dışı (belirsiz süreli) bırakılmasıdır.
Kolay olan anlaşamamaktır; çünkü saf bir ego ve menfi davranışlar, insanın tabiatına kolayca uyum sağlar.
Hiçbir anlaşma %100 başarılı olamaz. Dış etkenler ve bilinçaltı, insanı yeni ve daha çok sözünün geçeceği bir anlaşmaya hazırlar.
İş ortaklıkları, miras kavgaları, boşanmalar, kopuk ergen-aile ilişkilerinde olduğu gibi anlaşmalar da aslında trenin rayda gitmediğinin çok bariz bir göstergesidir.
Sevmek ya da ast-üst ilişkisi ise, ilişkileri ve anlaşmaları daha sabredilir kılar. Bunun sebebi, yaptırım gücü ve kaybetme korkusunun birleşimidir.
Sonuç olarak anlaşma; anlaşılamaz olanı bir kurgulama içinde çözme ve anlaşılır kılma gayretidir.
Hepimize bol anlayışlar. Anlayışınız için teşekkürler.
Bend-i peyvend-i dilim ebrû-yı gaddârındadır, / Şeyh Galip
Bozuldu ağa bozuldu / Orhan Kemal
Genç bir şaire öğütler / Rainer Maria Rilke
Kalbinde çözülmeden kalan her şey için sabırlı ol.
Cevapları şimdi arama.
Şu anda cevaplar sana verilmez, çünkü sen henüz onlarla yaşayamazsın.
Bu her şeyi o an yaşama meselesidir.
Şu anda soruyu yaşaman gerekiyor. Belki daha ilerde farkına bile varmadan, günün birinde kendini cevabını yaşarken bulacaksın…
Genç bir şaire öğütler, RİLKE
Bu zamanda diğerkamlık.. Zor evet. Ama imkansız değil.
Diğerkâmlık…
Dilimizde böyle bir kelime var ama bilen ve kullanan çok az sayıda insan var günümüzde. Anlam olarak “iyiliksever” ya da “hayırsever” gibi görünse de aslında çok daha derin bir eylemi ifade ediyor.
Sözlükteki anlamı şöyledir:
Diğerkâmlık (diğergâmlık); başkalarının yararını da kendi yararı kadar gözetme, diğer canlılara maddi veya manevi, hiçbir kişisel çıkar gözetmeksizin faydalı olmaya çalışmaktır.
Şimdi şu tarife baktığınızda ne düşündüğünüzü tahmin edebiliyorum: “Böyle bir insan mı kaldı ki bu sözcük varlığını devam ettirebilsin?” diyorsunuz içinizden.
Doğru!
Böyle bir insanın bu zamanda yaşaması çok zor gerçekten. Maddi ve manevi hiçbir karşılık beklemeden iyilik yapmak… Bu, “üst insan” diye tarif edebileceğimiz kişinin işidir. Fakat bu kelime bir zamanlar var olduğuna göre, bu sıfata layık birileri de yaşamış olmalı. Bize göre sadece peygamberlerin ve âlimlerin yapabileceği bir yaşam biçimi olsa da, kim bilir; belli mertebelere ulaşmış binlerce insan bu diğerkâmlıkta ön saftaydı.
Diğerkâmlık tarifi bana, gerçek ve samimi bir Müslümanın yaşam tarzının ne olması gerektiğini anlatıyor gibi geliyor: Kendisi için istediğini başkası için de isteyen, hoşlanmadığı ve istemediği şeylerin başkalarının da başına gelmesini istemeyen yüce insan tarifi…
Bu tarifin öznesi bariz bir şekilde “fayda”dır. Ama bu fayda, ortak faydadır. Daha doğrusu bir iyilik zinciridir; toplumda herkese sirayet eden mükemmel ve bulaşıcı bir erdemdir.
Tanımadığımız insanlar, çok acil yardıma ihtiyaç duyduğumuz bir anda bir yerlerden aniden çıkıp gelse ne çok sevinir, aynı zamanda da ne kadar şaşırırız, değil mi? “Bana niye yardım ettiniz?” diye sormaz mıyız hiç?
Tabii bu örneği, arabanız yolda kalınca onu itip yolun kenarına almaya çalışan insanları kastederek vermedim. 🙂 Çok daha ciddi bir müşkülünüzde bundan haberdar olup Hızır gibi karşınızda biten insanlardan bahsediyorum. Yolda yürürken tanımadığımız bir insan bize selam verse bile işkillenen bizler, hiçbir çıkar gözetmeden yardıma koşan birini görsek ciddi bir şoke olma durumuyla karşı karşıya kalırdık.
Diyelim ki günümüzde biz bilmesek de diğerkâmlık mertebesine ulaşmış insanlar var. Peki, onlara bu ruhu ne kazandırmış olabilir? Hiç merak eder misiniz?
Menfaat yok, çıkar yok. Sadece fayda sağlama niyetiyle iyiliğe meyilli insanların böyle ulvi bir karaktere sahip olmasını sağlayan güç nereden gelir?
Bu sorunun bana göre tek cevabı var: O da Allah’a gerçek anlamda teslim olmuş bir insanın, “Yaratılanı Yaratandan ötürü sevme” ilkesini iliklerine kadar sindirmesidir. Bunun dışında bir sebeple bir insanın nefsini ve karakterini bu kadar temiz yontması mümkün olabilir mi?
Hiç sanmıyorum!
Diğerkâmlık makamına çıkmak kolay değil elbet. Bunun için önce iyiliksever olabilmeyi başarmak lazım. İyiliksever olmak için de her türlü kötülükten uzak bir karakter şart.
Zor işler… Temelinde ve kaynağında sevgi olmadan varlığından söz edemeyeceğimiz çok yüce erdemler bunlar.
Umarım ilk önce iyiliğe meyyal olanlardan olmayı dileriz Allah’tan. Bakarsınız, Allah da bu dileğimize anında yanıt verir…
Toksik insanı tanıma rehberi. ( Okuyun lazım olur )
Günümüzün kronik hâle gelen sorunu: Toksik insanlar… Yani sürekli mutsuzluktan şikâyetçi olup çevresini de mutsuz eden insan tipleri.
Her yerde var artık bu tiplerden; ailede, işte, sokakta… İlla denk geliyorsunuz bir şekilde. Bu insanlar günümüzün manevi parazitleri. Hemen değil ama zaman içinde bünyemize yerleşiyorlar. Sonrasında fark etmeden bizi de toksik yapıyorlar. Toksik sohbetlerdeki yerimizi alıyoruz akabinde. Gıybet dediğimiz şey var ya hani? İşte o dedikoduların %90’ı bunlar tarafından yapılıyor. Hedeflerinde ise hep bir şeyleri başarmış, ismini tescillemiş insanlar var. Bu insanların açıklarını aramak onların işi. Sürekli bir yanlış arıyorlar; çünkü toksik insan mutlu ve başarılı insanları feci kıskanır ve kendilerine benzetmek isterler. Onca gıybeti yapıp sonra “Biz öyle bir şey yapmadık” deyip inkâr ederler. Bu tip kişilerle iletişimde olmak psikolojinizi dehşet kötü etkileyebilir. Toksiklerin yaptığı tek şey gıybet ve kıskançlık değildir elbette; bir de başa kakmaları vardır. Bir iyiliği yaparken “karşılıklılık” ilkesini benimserler. “Senin için bunu yaptım, sen de bunu yapmalısın” onların en vurucu cümleleridir.
Manipülasyon ve kontrol onların işidir aynı zamanda. Toksikler sizinle ya da duygularınızla ilgilenmezler; yalnızca sizi manipüle ederek kontrol etmek isterler. Bir çeşit emir eri olmanızı arzu ederler. Ve yine özür dilemek bunların kitabında yazmaz. Özür dileyen bir toksik görülmemiştir tarihte.
Öz eleştiriye milyon ışık yılı uzaktırlar. Kendi hatalarını asla kabul etmezler; aksine sizi suçlu hissettirmek için ellerinden geleni yaparlar.
Sürekli şikâyet ederler. Hani Şirinler’deki Huysuz vardır ya, bardağın hep boş tarafını görürler. Ellerinden gelse “Bardağın tamamı boş” derlerdi. 🙂
”Hayır”ı kabul etmez bu tipler. Onları reddettiğinizde istediklerini elde etmek için sizi manipüle ederler çünkü onlar diğer insanların sınırlarına saygı duymazlar. Bu konuda çok acımasızdırlar. Her isteklerinin eninde sonunda karşılanması gerekiyormuş gibi bir algı yaratırlar. Suratları genelde duygularını gizleyen bir maske ile örtülüdür. Toksiklerin eline düşerseniz zamanla onların “kaybedilmemesi gereken” insanlar olduğunu düşünürsünüz.
Bir sülük gibidirler. Siz onları faydalı sülükler gibi algılarsınız fakat gerçek böyle değildir; zehirli kanı çekenler gibi değil, bilakis türlü mikrobu yavaş yavaş enjekte ederler damarlarınıza.
Şimdi tekrar küçük bir özet yapalım, toksikleri nasıl fark edeceğinizle ilgili:
- “Senin için bunu yaptım, sen de bunu yapmalısın”: Onların en vurucu cümleleridir.
- Gıybet: Mutlaka birilerinin arkasından kötü sözler söylerler, daha sonra da bunu inkâr ederler.
- Sürekli mutsuzluk: Çevresindekileri dibe çeken kişilerdir.
- Manipülasyon ve kontrol: Sizinle ya da duygularınızla ilgilenmezler; sadece kontrol etmek isterler.
- Özür dilemezler: Kendi hatalarını asla kabul etmezler, aksine sizi suçlu hissettirmek için çabalarlar.
- Sürekli şikâyet: Sevinçlerini kısa sürede ve az miktarda gösterirken, sıkıntılarını ve memnuniyetsizliklerini uzata uzata şikâyet ederek ifade ederler.
- “Hayır”ı kabul etmezler: Sınırlarınıza saygı duymazlar; reddedildiğinizde istediklerini almak için sizi manipüle ederler.
Zaman, ölümden tehlikeli artık
Bu çağın en acımasız katili zaman artık. En acınacak tek varlık da insan. Ölüm bile zaman kadar mühim değil artık; çünkü “an” dediğimiz kavramın sürekli ölümünü izliyoruz. Kendi ölümümüzü düşünmeye bile vaktimiz yok işin açıkçası; sadece azıcık tat almaya, yaşantılarımızın keyifli anlarının hatıralarını daha uzun süre aklımızda tutmaya çalışıyoruz.
Zaman, eskiden beri hep su gibi akıp giderdi tamam da; şimdilerde sel olmuş gibi. Vakitler hiçbirimize yetmiyor. Her işimiz ya yarım ya noksan kalıyor. Ne çevremize ne de kendimize tatmin edici bir imkân sağlayabiliyoruz. Birbirinin aynısı günler, sırayı bozmadan birbirini takip ediyor. Sadece takvim değişiyor. Özel günler, resmî ve dinî bayramlar bile doyurucu değil artık.
Peki, neden böyle? Bu akışı topluca hızlandıran şey ne?
Hepinizin farklı cevapları vardır tabii; ama bence bunun sebebi internet saati ve takvimi, daha doğrusu teknolojik zamandır. Her şeyden aynı anda haberdar oluyoruz. Her anımız programlı; bir saat gibi kuruluyoruz. İşe gidiş gelişlerimiz, boş zamanlarımız hep sosyal medyanın farklı pencerelerinde geçiyor. Hafta sonu yapılacaklar listemiz, yani herkesleşen ortak bir zamanda ezbere yaşıyoruz. Gözümüz sürekli saatte. Günde ortalama 200 defa telefon ekranına bakan birinin saati görmemesi mümkün mü?
Gün içi yoğun çalışma hayatı ve akşam eve gelişimizde üstümüze çöken yorgunluğa ne demeli? Eskiden çoğu insan gecesini bir şekilde birtakım uğraşlarla değerlendirirdi: Televizyonu kapatıp sohbet etmek, bir radyo kanalı dinlemek, bazen kitap okumak vb. Artık hiçbiri yok çünkü elimizden hiç bırakamadığımız 180 gramlık o dijital aletin emrindeyiz! Bakın, özellikle “emrindeyiz” diyorum çünkü biz onu değil; o bizi kuruyor, şartlıyor ve programlıyor. Zamanı ve bizi kendine uyarlıyor.
Dikkat edin, zaman en çok o elimizdeyken anlaşılmadan eriyor. Bu alet, elimizden düşüremediğimiz bir paket çekirdeği yerken boş durmamızdan bile tehlikeli. En azından çekirdek yerken kendi özgün irademizle hayatımızla ilgili şeyler kuruyor veya planlıyoruz fark etmeden. Fakat cep telefonu üzerinden kendimiz ve yakın çevremiz dışında herkesin ve her şeyin hayatına ortak oluyoruz. Bu ne menem bir hastalıktır!
Dünyanın hiçbir döneminde insanlık başkalarını bu kadar önemsemiyordu. Oysa şimdi, bir insanın hayatının bir kesitine yüz milyonlarca insan ya şahit ya da takipçi.
”Bize ne!” diyemiyoruz, takibi bırakamıyoruz. Tüketim toplumlarının en aptalı bu yüzyıl insanı; kesinlikle her şeyi tüketmekte başarılı, fakat zaman israfında tarihteki tüm medeniyetlere ve topluluklara fark atmış durumda.
İşte bu yüzden, başta kendime sonra size en büyük tavsiyem; kendiniz ve yakın çevreniz dışındakilere çok kafa yormayın ve onları takip etmeyin. Herkesleşerek bir yere varacağınızı düşünmeyin sakın. Sizi diğer insanlardan farklı kılan şeyin sadece isminiz ve işiniz olduğu fikrini geçin. Asıl karakterin ve yalnızca size mahsus davranış ve eylemlerin sizi üstün ve farklı kılacağına inanın.
Sıradan bir cenaze merasiminiz olmasın. Arkanızdan sizi farklı ve özel kılacak eylemleri takdir eden bir çevre bırakmaya çalışın. Zamana hükmetmek imkânsız, evet. Ama bu zaman denen boyutun içini faydaya dönük şeylerle doldurmak mümkün. Zaman yine alsın başını gitsin fakat dolu dolu geçip gitsin.




















