Prefrontal korteks’in şarteli inince..

​Bir tartışma anında kalbinizin hızlı hızlı çarptığını, sesinizin yükseldiğini ya da içinizden dev bir savunma yapma isteğinin taştığını hissettiniz mi? Elbette hissettiniz hem de yüzlerce kere!

​Bunun sebebi tamamen beynimizin çalışma şekli. Meseleyi tamamen ruhtan ayırıp tüm iş beyinde demiyorum elbette. Ancak beynimizin o an’da en iyi yaptığı şey bu. Hem kendisi kendisini müdür ilan eden tek organımız malum. Gerçi bagırsaklarda bazen “müdür benim” diyor ama ( fıkrayı bilenler anlar) beyin denilen organ her alanda ihtisas yapmış diyelim.

​Neyse işte beynimizde Amigdala adında minik bir “alarm merkezi” var. Bu merkezin tek bir görevi var: Bizi hayatta tutmak. İlkel zamanlarda bir ormanda yırtıcı bir hayvanla karşılaşılaşan atalarımızda bu alarm çalışır ve vücuda “Savaş ya da kaç!” emri verirdi.

​Günümüzde ormanda ayı ile karşılaşmıyoruz belki ama beynimizdeki bu alarm sistemi değişmedi. Bugün eşinizden veya bir arkadaşınızdan “Sen hiç beni dinlemiyorsun” cümlesini duyduğunuzda, amigdala bunu fiziki bir saldırı gibi algılıyor. “Kişiliğime saldırı var, tehlikedeyim!” deyip alarm düğmesine basıyor.

​Alarm basıldığı an ne mi oluyor?

Önce Mantık Devre Dışı Kalıyor: Beynimizin mantıklı düşünen, sakin kalan ve empati kuran ön kısmı (Prefrontal Korteks) geçici olarak şalteri indiriyor.

Sonra Savunma Modu Açılıyor: Vücut strese giriyor. Artık amacınız karşı tarafı anlamak veya orta yolu bulmak değil; kendinizi korumak, haklı çıkmak ya da karşı saldırıya geçmek oluyor.

​Yani bir eleştiri aldığınızda hemen savunmaya geçmeniz ya da bunu bir hakaret gibi algılamanız sizin “kötü” veya “anlayışsız” bir insan olmanızdan değil; beyninizin sizi korumaya çalışan bu otomatik sisteminden kaynaklanıyor.

​Ancak iyi haber şu: Bu alarmın geçici olduğunu bilip bir anlığına durmak, mantıklı düşünen beynimizi tekrar devreye sokmamız için yeterli. Sağlıklı bir iletişim kurabilmenin iki altın kuralı var: Niyete odaklanmak ve haklılıktan bağlantıya geçmek.

​Niyete Odaklanmak: Sözlerin Arkasındaki İhtiyacı Görebilmek

​Tartışma anında genellikle karşı tarafın kullandığı üsluba, seçtiği kelimelere veya ses tonuna takılırız. Oysa yüksek sesle söylenen bir eleştirinin arkasında çoğu zaman kışkırtıcı bir niyet değil, karşılanmamış bir ihtiyaç yatar.

Sözdeki Kabuk: “Hiç benimle zaman geçirmiyorsun, hep işinle ilgileniyorsun!” (Suçlayıcı ve kırıcı görünür.)

Arkasındaki Niyet: “Seni özlüyorum ve seninle yakın olmak istiyorum.” (Görünmek istenen gerçek ihtiyaç.)

​Niyete odaklanmak; karşı tarafın kurduğu cümleye hemen misilleme yapmak yerine, “Şu an beni kırmaya mı çalışıyor, yoksa duyulmak isteyen bir kaygısını mı anlatıyor?” sorusunu sorabilmektir. Cümlenin sivri uçlarına değil, altındaki duyguya odaklandığınızda savunma mekanizmanız otomatik olarak yumuşar.

​Haklılıktan Bağlantıya Geçmek: “Kazanmak” Mı, “Bağ Kurmak” Mı?

​Tartışmaların en büyük tuzağı, bir mahkeme salonundaymışız gibi haklılığımızı kanıtlama çabasıdır. Haklı çıktığımızda zihinsel olarak “kazandığımızı” sanırız ama günün sonunda ilişki kaybeder.

​Bağlantıya geçmek, kendi doğrularınızdan tamamen vazgeçmek demek değildir. Sadece “Haklı olmak mı istiyorum, yoksa bu insanla aramızdaki bağı korumak mı?” seçimini yapabilmektir.

Haklılığa Odaklandığınızda: Cümleleriniz “Ben öyle demedim”, “Sen de geçen hafta böyle yapmıştın”, “Asıl haksız olan sensin” şeklinde gelişir. Duvarlar yükselir.

Bağlantıya Geçtiğinizde: Cümleleriniz “Şu an öfkeli olduğunu görüyorum”, “Seni anlıyorum ama ben olaya şöyle bakmıştım”, “Bu konuyu ikimizi de mutlu edecek şekilde nasıl çözeriz?” haline gelir. Bu da iyi bi şey elbette.

Orta yolu bulmak, taraflardan birinin boyun eğmesi veya pes etmesi değildir. Aksine, iki yetişkinin egosunu bir kenara bırakıp “biz” olabilmesidir.

​Bir dahaki sefere kendinizi savunma yaparken veya karşı tarafı manipülasyonla suçlarken bulduğunuzda, bir an durun ve derin bir nefes alın. Kendinize şu soruyu sorun: Şu an haklı çıkmaya mı çalışıyorum, yoksa karşımdaki insanı gerçekten duymaya mı? Cevabınız, sürecin gidişatını belirler. Amacımız haklı çıkmaksa vurun yıkın geçin. Ama içinizde bi şey “dur ya hemen abartma, önce bi anla diyorsa o zaman çözüm adına ne yapabilirsiniz ona bakın.

Çöp Kamyonunun Cazibesi: Kornayı Çalmayan Adamın İtirafı.

Trafik ışığında yeşil yanar yanmaz öndeki garibana iki saniye tahammül edemeyip korna çalmaktan gözü dönen biri olarak, benim bile, söz konusu koca bir çöp kamyonu olunca nasıl da uysallaştığıma şaşırıyorum. Sabahın köründe kendimi o çöp kamyonunun arkasında bulduğumda, bir de üstüne o burun direğimi sızlatan çöp kokusuyla burun buruna gelişim sabahın 5 dakikalik ilk kabusuna düşmek oluyor aslında. Ama ne hikmetse, buradaki o can hıraş koşturan kahramanları izlerken onlara derin bir saygı duyuyorum heralde. Hani resmen bir sabır testinden geçiyorum ve o kokuyu hem içime , hem sineye çekebiliyorum :). Belki de o karmaşanın içinde bile küçük bir düzenin parçası olduğumu hissetmek, o anki tüm sıkıntıları unutturuyor. Onların emeğine saygı duyup, düzenin devam etmesine katkıda bulunduğumu bilmek, bu katlanılmaz kokuyu bile hafifletiyor. Ben sanırım giderek dark empat’a dönüşüyorum!

Sınanmamışlığın kibriyle sınanmak

Başkasının yangınına uzaktan bakıp “Ben olsam hiç yanmazdım” demek çok kolaydır. Ancak bir zorluğun, acının ya da karmaşık bir ilişkinin içinde olmadan verilen kararlar yalnızca birer varsayımdan ibarettir.  Kendinizi başkalarından “daha güçlü” ya da “daha akıllı” zannetmeden önce durup düşünmenz gerekir: Gerçekten doğru mu davrandınız, yoksa henüz o noktadan sınanmadınız mı?

​Sınanmamışlığın kibri, bilmediğimiz konularda başkalarını kınama ve küçümsemenin de başlangıç noktası kesinlikle. “Bekar’a karı boşamak kolaydır” derler. Ya da yıllar önce Deniz Seki’nin Bayhan’a kendince çok etik ve ahlâkî bir tavırla yüklenmesi gibi. Yıllar sonra kendisinin de cezaevine girmesi, hayatın bizi nasıl sınayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek değil de ne?

​Bilmediğimiz ve anlamadığımız hiçbir konuda, ne kadar empati yaparsak yapalım, insanlara doğru yolu gösterme becerimiz yok. Sadece sabretmelerini, ya da olaya farklı bir bakış açısıyla bakmalarını tavsiye edebiliriz. Gerçekten ne istediklerini, vicdanen nasıl rahat olacaklarını sorarak ya da bundan sonrasıyla ilgili bütün kararları kendilerinin alması gerektiği ve sonuçlarına da katlanmaları gerektiğine dair tavsiyelerde bulunabiliriz.

​Sınanmamışlığın kibri ile sınanan kişinin çevresine söylediği cümleler şöyledir mesela:

​”Sana bu kadar değersiz hissettirenin peşinden nasıl koşarsın ya, onursuz musun sen! “

​”Bu tavır trip bana yapılsaydı hayatta affetmezdim.”

​”Ben de çok acılar çektim ama hiç böyle bitmedim, biraz güçlü olun Allah aşkına! “

​”Sana böyle davranılmasına sen izin veriyorsun.”

​”Depresyona falan atmayın oğlum top’u, her şey kafaya takarsan işin iş”

​İşte bu yüzden, Allah hiçbirimizi sınanmamışlığın kibriyle sınamasın.

Senin Enerjin Değerli: GAST ile Kendi Alanını Savun

Günümüzde sanrısal eleştiri ve empati yoksunluğu gibi toksik davranışların ilişkilerimizi nasıl dibe çektiğini değiştirdiğini çok net görüyoruz değil mi? . Sosyal medyadan toplumsal hayatın her alanına kadar çarpıtılmış değerlerle karşılaşıyoruz. Gerçek dediğimiz şey artık eğilip bükülebilen, çarpıtılabilen bir algıyı ifade ediyor çoğumuz için. İzafiliği ise nirvanaya ulaştı abartısız!

​Tam da bu noktada, vicdanlı ve öz farkındalığı yüksek olan iyi insanın bir şekilde kendini koruması gerekiyor. Bilim insanlarının psikologların bu konuda geliştirdiği metotları var. Ve bu metodları kısaca G.A.S.T olarak özetlemişler.

Şöyle ki;

Gözlemle: Öncelikle dur ve izle. Karşındaki kişinin amacı gerçekten iletişim kurmak mı, yoksa seni dramaya çekmek mi? Reaksiyon vermeden önce durumu tarafsızca gözlemlemek en büyük güçtür.

​Alan Koy: Sınır çizmek bencilce değil, ruh sağlığını koruma biçimidir. Herkesin hayatında kapladığı yeri ve mesafeyi belirleme hakkı sana ait.

​Savunma Yapma: Toksik insanlar tartışmadan beslenir. Haklılığını kanıtlamaya çalışarak enerjini tüketme; bazen gri kaya gibi tepkisiz kalmak en iyi cevaptır.

​Tamamen Uzaklaş: Eğer bir ilişki sürekli sana zarar veriyor ve tükenmişlik hissi yaratıyorsa, o bağı koparmak ya da minimuma indirmek hayatın kalitesini anında artırır.

​Unutma, herkesi memnun etmek zorunda değilsin ve her insan hayatının sonuna kadar yanında kalmak zorunda değil. Kendi enerjini korumak, kendine verebileceğin büyük bir hediye.

​O zaman ey okur, toksik insanlara karşı G.A.S.T’la mücadele etmeye hazır mısın?

Serçe Parmak ve Vicdan: Görünmeyen Gücün Denge Noktası

Serçe parmağın önemini anlatan bir yazıya denk gelmiştim. Yazıda, bu minik parmağın hayatımızdaki kritik işlevi öyle güzel vurgulanıyordu ki, bir an durup düşündüm: “Hayatımızda başka olmazsa olmaz ortada görünmeyen ama aslında çok önemli ne var?” Bu sorunun cevabını ararken aklıma doğrudan vicdan geldi. Vicdan, tüm insanlığın içinde bizi aslında dünyada iyi kılan, insanlarla iyi ilişkiler kurduran, hayatımızı düzelten, merhamet, şefkat, empati, pişmanlık  ve adalet gibi duyguları besleyen soyut kavramın adıydı.

​Genellikle elimizin en zayıf ve işlevsiz parçası gibi görünen serçe parmağımız, anatomik olarak elin kavrama gücünün belkemiğidir aslında. Ona gereken desteği vermeden ağır nesneleri tam güçle kavramak neredeyse imkansızdır. İşte içimizdeki vicdan duygusu da tıpkı bu serçe parmak gibidir; görünmezdir, varlığı sadece en hayati ve kritik anlarda hissedilir ama karakterimizi ayakta tutan, hayatın sorumluluklarını taşırken bizi dengeleyen en güçlü vicdani motordur.

​Nasıl serçe parmak üstüne düşen görev olduğunda hemen sorumluluk alıp ortaya çıkıyorsa, insan da hayatında merhamet, şefkat ve adalet gibi temel erdemleri ortaya çıkarmak için vicdanını kullanır. Yani nasıl serçe parmak kesildiğinde bir şeyleri kavrayamıyorsak, sosyal hayatımızda ve yakın ilişkilerimizde de vicdanı kullanmadan yaptığımız her iş yarım kalır. Sonuçta, serçe parmağımızın bedensel gücümüzü tamamlaması gibi, vicdanımız da karakterimizin ve ahlaki duruşumuzun sarsılmaz dengesini oluşturur. Serçe parmağınızı ve vicdanınızı her daim korumamız dileğiyle..

Anlamak” ile “Maruz Kalmak” Arasındaki İnce Çizgi

Geçtiğimiz son 10-20 yılda hayatımıza giren ve üzerine en çok konuştuğumuz kavramlardan biri kuşkusuz duygusal zekâ (EQ) oldu. Uzun süre boyunca insanları sadece “akıllı” veya “zeki” kılan şeyin IQ olduğunu sandık. Zannettik ki IQ’su yüksek olan o dâhi insanlar dünyayı kurtaracak, her sorunu kusursuzca çözecek. Oysa IQ dediğimiz kavram; daha çok pratik yaklaşabilme, analitik çözümler üretebilme veya olayları mantıksal süzgeçten geçirme becerisinden ibaret.

​Toplumsal hayatta yapılan araştırmalar da gösterdi ki; IQ’su yüksek bireyler sosyal alanlarda, eğlenmekte, ortak paylaşımlarda ve insan ilişkilerinde zaman zaman daha mesafeli kalabiliyor. Buna karşılık, işin içine kalp ve duygular girdiği zaman IQ yüksekliği inanın hiçbir şey ifade etmiyor. Bizi birbirimize bağlayan, toplumsal uyumu ve derin anlayışı getiren asıl güç duygusal zekâ.

​Peki, gelişmiş bir duygusal zekâ bize tam olarak ne vadediyor? Uzun süre “empati” kavramını yanlış yorumladık. Çoğumuz empatik olmayı, karşımızdaki insanın tüm yükünü omuzlamak, onun her derdine sonsuz bir kapı aralamak sandık. Oysa fark etmemiz gereken çok temel bir gerçek var: Gelişmiş bir duygusal zekâ, her şeyi anlamak ama her şeye açık olmamak demektir.

​Kalbimizin Seçici Geçirgen Zarı ve Fırtınadaki Deniz Feneri

​Bu durumu zihnimde oturturken iki metafor bana çok yardımcı oluyor: Biyolojide hücre zarı “seçici geçirgen” bir yapıya sahiptir; içeriye neyin girip neye izin verilmeyeceğini akıllıca seçer. Her şeyi dışarıda bırakıp hücreyi öldürmez ama zararlı olanı da içeri alıp yapıyı bozmaz. Ruhumuzun da böyle bir zara ihtiyacı var. Empati, dünyayı anlamamızı sağlayan harika bir geçirgenlikken; sınırlarımız bizi toksik olandan koruyan o bilinçli kaledir.

​Kendimizi bazen bir deniz feneri gibi hayal edebiliriz. Deniz feneri etrafındaki tüm karanlığı, fırtınaları ve hırçın dalgaları görür, anlar ve ışığıyla aydınlatır. Ama o dalgaların gelip kendisini yutmasına asla izin vermez; kayalıklarında sapsağlam durur. İnsanların acılarını ve süreçlerini anlamak, onlarla birlikte okyanusta boğulmayı gerektirmez.

​Filozofların Gözünden Denge ve Sınırlar

​Bu derin kavrayışı tarihteki büyük düşünürlerin sözleriyle de besleyebiliriz. Aristoteles, erdemin aşırılıklar arasındaki o zarif denge (Altın Oran) olduğunu söyler. Duygusal anlamda tamamen kapalı olmak bir duvar örüp hissizleşmektir; ama her şeye sonsuza kadar açık olmak da bir tükenmişliktir. Duygusal zekâ, bu iki uçurum arasındaki dengeyi kurabilme sanatıdır.

Spinoza ise insanın varlığını sürdürme çabasından (conatus) bahseder. Bir başkasına sınır koymak, araya duvar örmek değil; kendi ruhsal alanının egemenliğini ilan etmektir. Başkalarının dünyasına empatiyle misafir olabiliriz ama o misafirliğin sonunda kendi içimize, kendi evimize sağ salim dönmeyi bilmeliyiz.

​”Anlamak” ile “Maruz Kalmak” Arasındaki İnce Çizgi

​İşte en büyük yanılgımız burada başlıyor: Bir insanın travmalarını, acılarını, geçmişte ne yaşadığını arka planda çözebilmeniz ve “Ah yazık, cidden çok sıkıntı çekmiş” diyebilmeniz o acıya maruz kalmanız, onlarla beraber aynı acıyı çekmeniz anlamına gelmez.

​Bir insanı anlıyorsanız, yaptığı bir hatanın nedenini çözebiliyorsanız ve bu sizde bir acıma ya da yardım etme isteği uyandırıyorsa, bunun çok net bir sınırı olmalıdır. Kendi kendine “Ben olayı çözdüm, bu mağdur bir insan, o zaman ben bunu iyileştireyim” gibi kutsal bir kurtarıcı rolü üstlenmeye kalkmayın sakın. Çünkü bu görevi edindiğinizde, kendi ruhsal dengenizin bozulma ihtimali çok yüksektir. Senin böyle bir görevin yok!

​Özetle;

​Sınır çizmek sevgisizlik veya sertlik değil, düpedüz kendini koruyabilme becerisidir. Birilerinin hayatındaki yaraları bilmeniz, o yaraların kanına bulanmanız gerektiği anlamına gelmez.

​Ruhunuzun kapıları empatinin ışığına açık, ama sizi tüketen fırtınalara kapalı olsun.

Açılmamış Kalpler ve Görünmez Zararlar

Kullanım kılavuzuyla gelmeyen tek şey galiba insan kalbi. Hani şu mobilyalar için bile sayfalarca açıklama varken, o en hayati organı açmak için ne bir şema var ne de bir işaret. Hal böyle olunca, herkes kafasına göre bir teknik geliştiriyor. Kimi levye ile zorluyor, kimi maymuncuk kullanıyor, biz de kalbini açmaya çalışırken verdiğimiz zararla baş başa kalıyoruz.

​Geçmiş tecrübelerimiz ise bu yolda bazen bir harita, bazen de bir mayın tarlası gibidir. Bir yandan daha önceki hatalardan ders çıkarıp daha temkinli yaklaşmayı sağlar, diğer yandan da geçmişteki yaralar yüzünden yeni bir kalbe ön yargıyla yaklaşmamıza neden olabilir. Önemli olan, eski tecrübelerin seni korumakla kalmayıp, doğru bir şekilde açılmana da rehberlik etmesi.

​Tabii bunu yapabilecek insanın kendisinin kalbinin de açılmış olması lazım. Kalbini ortaya güzelce sunmayan insanlar başka kalplere nasıl girebilirler ki? Bir kalbin kıymetini bilmek, ona zarar vermeden yaklaşmak demektir. Bu da ancak empati kurarak, sınırlarına saygı göstererek ve kırılganlığını koruyarak mümkün olur.

Ya sizinle anlaşabilecek miyiz?

Anlaşmak; taraflar arasında saf bir akılla ve tamamen gönül rızasıyla desteklenerek karara bağlanan bir sonuç değildir.

​Gerçek manada anlaşmak; istemek, huzursuzluktan uzak durmak, saygıyı muhafaza etmek ve karşı taraftan bir zarar görmeme arzusudur.

​Anlaşamamak ise; yine taraflarca varılmak istenen mutabakata tek ya da iki tarafın olumsuz bakması sonucu, gerekli maddelerin birinin veya birkaçının devre dışı (belirsiz süreli) bırakılmasıdır.

​Kolay olan anlaşamamaktır; çünkü saf bir ego ve menfi davranışlar, insanın tabiatına kolayca uyum sağlar.

​Hiçbir anlaşma %100 başarılı olamaz. Dış etkenler ve bilinçaltı, insanı yeni ve daha çok sözünün geçeceği bir anlaşmaya hazırlar.

​İş ortaklıkları, miras kavgaları, boşanmalar, kopuk ergen-aile ilişkilerinde olduğu gibi anlaşmalar da aslında trenin rayda gitmediğinin çok bariz bir göstergesidir.

​Sevmek ya da ast-üst ilişkisi ise, ilişkileri ve anlaşmaları daha sabredilir kılar. Bunun sebebi, yaptırım gücü ve kaybetme korkusunun birleşimidir.

​Sonuç olarak anlaşma; anlaşılamaz olanı bir kurgulama içinde çözme ve anlaşılır kılma gayretidir.

​Hepimize bol anlayışlar. Anlayışınız için teşekkürler.

Önem ve gereklilik üzerine

Önem geçişken bir kavramdır.

Hem kendimize hem de başkalarına bakış açımızla bağlantılıdır. Bence her önem, bir gereklilikten beslenir; gereklilik ise hem menfi hem empatiktir.

Önem, yaşamsal bir keyfiyet olarak taşınır. Birilerini önemli kabul etmekle kendi önem düzeyimizi artırma gayretine düşeriz.

Tahtarevalli mantığıyla Empati..

Empati denilen şeyi ben bir tahtarevalliye benzetiyorum. İki çocuk karşılıklı oturuyor. Sonra her ikiisi de aynı keyfi, hep yükseldiklerinde alabiliyorlar. Fakat bu oyunda mühim olan şey, çocukların kilolarının birbirine denk olması. Eğer çocuklardan biri kilo olarak diğerine göre fazlaysa aynı hazı alamıyor. Bu durumda ne zayıf çocuk ne de sişman olan birbirlerinin hislerini anlayamıyor. Yani sonuç olarak, empati dediğimiz yerine geçme olayı, yalnıca birbirine denk olan kuvvetlerde mümkün olabiliyor. Sınıf,ekonomi ve kültür bakımından denk ya da denkliğe yakın bireyler ya da grupların empatiye yatkın olmalarıda bu teoremden kaynaklanıyor. Zenginin fakiri, eğitimlinin cahile karşı uzak olmasını yadırgamak gayet insani fakat bir o kadar da anlamsız bir bir düşüncedir. Bunun mümkün olma ihtimali bu kadar düşükken, taraflardan birbirlerini anlamasıda beklenemez. Kendini başkasının yerine koyması için benzer deneyim yaşanmışlıklarının az da olsa bulunması gerekiyor. Doğuştan zengin bir ailede yetişen bir çoçuğun, yokluk denilen sıkıntıyı bilmememesi, büyüdüğü zaman yardım ve merhametten uzak bir hayat sürmesi çok normal bir davranış biçimidir. Fakat bu hâl, yardım ve merhamete yakın olmayan insanın, yokluk çeken insana üzülmeyeceği anlamına da gelmez. Üzülmek başlı başına doğuştan gelen bir duygudur. Fakat empati kurmak için yeterli değidir. Zorluk çeken insanlarla geçirilecek zamanlar yaratılırsa empati belli bir zaman içinde kendine bir yer açabilir insan algısında. İnsana saygı duyma eğitiminin temeli çocuklukta verilebilirse, birey ileride bu duyguyu otomatik olarak sahiplenir.