Anlamak” ile “Maruz Kalmak” Arasındaki İnce Çizgi

Geçtiğimiz son 10-20 yılda hayatımıza giren ve üzerine en çok konuştuğumuz kavramlardan biri kuşkusuz duygusal zekâ (EQ) oldu. Uzun süre boyunca insanları sadece “akıllı” veya “zeki” kılan şeyin IQ olduğunu sandık. Zannettik ki IQ’su yüksek olan o dâhi insanlar dünyayı kurtaracak, her sorunu kusursuzca çözecek. Oysa IQ dediğimiz kavram; daha çok pratik yaklaşabilme, analitik çözümler üretebilme veya olayları mantıksal süzgeçten geçirme becerisinden ibaret.

​Toplumsal hayatta yapılan araştırmalar da gösterdi ki; IQ’su yüksek bireyler sosyal alanlarda, eğlenmekte, ortak paylaşımlarda ve insan ilişkilerinde zaman zaman daha mesafeli kalabiliyor. Buna karşılık, işin içine kalp ve duygular girdiği zaman IQ yüksekliği inanın hiçbir şey ifade etmiyor. Bizi birbirimize bağlayan, toplumsal uyumu ve derin anlayışı getiren asıl güç duygusal zekâ.

​Peki, gelişmiş bir duygusal zekâ bize tam olarak ne vadediyor? Uzun süre “empati” kavramını yanlış yorumladık. Çoğumuz empatik olmayı, karşımızdaki insanın tüm yükünü omuzlamak, onun her derdine sonsuz bir kapı aralamak sandık. Oysa fark etmemiz gereken çok temel bir gerçek var: Gelişmiş bir duygusal zekâ, her şeyi anlamak ama her şeye açık olmamak demektir.

​Kalbimizin Seçici Geçirgen Zarı ve Fırtınadaki Deniz Feneri

​Bu durumu zihnimde oturturken iki metafor bana çok yardımcı oluyor: Biyolojide hücre zarı “seçici geçirgen” bir yapıya sahiptir; içeriye neyin girip neye izin verilmeyeceğini akıllıca seçer. Her şeyi dışarıda bırakıp hücreyi öldürmez ama zararlı olanı da içeri alıp yapıyı bozmaz. Ruhumuzun da böyle bir zara ihtiyacı var. Empati, dünyayı anlamamızı sağlayan harika bir geçirgenlikken; sınırlarımız bizi toksik olandan koruyan o bilinçli kaledir.

​Kendimizi bazen bir deniz feneri gibi hayal edebiliriz. Deniz feneri etrafındaki tüm karanlığı, fırtınaları ve hırçın dalgaları görür, anlar ve ışığıyla aydınlatır. Ama o dalgaların gelip kendisini yutmasına asla izin vermez; kayalıklarında sapsağlam durur. İnsanların acılarını ve süreçlerini anlamak, onlarla birlikte okyanusta boğulmayı gerektirmez.

​Filozofların Gözünden Denge ve Sınırlar

​Bu derin kavrayışı tarihteki büyük düşünürlerin sözleriyle de besleyebiliriz. Aristoteles, erdemin aşırılıklar arasındaki o zarif denge (Altın Oran) olduğunu söyler. Duygusal anlamda tamamen kapalı olmak bir duvar örüp hissizleşmektir; ama her şeye sonsuza kadar açık olmak da bir tükenmişliktir. Duygusal zekâ, bu iki uçurum arasındaki dengeyi kurabilme sanatıdır.

​Spinoza ise insanın varlığını sürdürme çabasından (conatus) bahseder. Bir başkasına sınır koymak, araya duvar örmek değil; kendi ruhsal alanının egemenliğini ilan etmektir. Başkalarının dünyasına empatiyle misafir olabiliriz ama o misafirliğin sonunda kendi içimize, kendi evimize sağ salim dönmeyi bilmeliyiz.

​”Anlamak” ile “Maruz Kalmak” Arasındaki İnce Çizgi

​İşte en büyük yanılgımız burada başlıyor: Bir insanın travmalarını, acılarını, geçmişte ne yaşadığını arka planda çözebilmeniz ve “Ah yazık, cidden çok sıkıntı çekmiş” diyebilmeniz o acıya maruz kalmanız, onlarla beraber aynı acıyı çekmeniz anlamına gelmez.

​Bir insanı anlıyorsanız, yaptığı bir hatanın nedenini çözebiliyorsanız ve bu sizde bir acıma ya da yardım etme isteği uyandırıyorsa, bunun çok net bir sınırı olmalıdır. Kendi kendine “Ben olayı çözdüm, bu mağdur bir insan, o zaman ben bunu iyileştireyim” gibi kutsal bir kurtarıcı rolü üstlenmeye kalkmayın sakın. Çünkü bu görevi edindiğinizde, kendi ruhsal dengenizin bozulma ihtimali çok yüksektir. Senin böyle bir görevin yok!

​Özetle;

​Sınır çizmek sevgisizlik veya sertlik değil, düpedüz kendini koruyabilme becerisidir. Birilerinin hayatındaki yaraları bilmeniz, o yaraların kanına bulanmanız gerektiği anlamına gelmez.

​Ruhunuzun kapıları empatinin ışığına açık, ama sizi tüketen fırtınalara kapalı olsun.

Barış Manço “adam olacak çocuk” yarışmasını bugün yapacak olsaydı..

Rahmetli Barış Manço, “Adam olacak çocuk” yarışmasını bugün yapabilseydi keşke.. Gerçek “büyümüşte küçülmüş” sözünün hakkını bugünkü çocuklar ciddi anlamda veriyorlar çünkü..

Manço’nun dönemindeki çoçuk kapasiteleri ile günümüz çocuklarının arasında bariz uçurum kadar fark var. O dönemin çoçukları, bildiğin çocuktu. Saf, hafif çekingen, az biraz doğaçlama yapabilen, yalnız çocuk şarkıları söyleyebilen ( o da yarım ağız ve sonu bir türlü gelmeyen ) Anne babaya tamam diyen diyen, erkenden yatan, sütünü içmeyi ve diş fırçalamayı ihmal etmeyen, sabah kahvaltıda yumurtasını yiyen, trafikte arabada arkada oturup emniyet kemerini takan ( ki bugün artık çocuk oto koltuğu var isofix’li hem de ) yemekte, ıspanak, karnıbahar yiyen ve bir kaç şarkı ezberleyen birbirinin benzeri çoçuklar..

Ya günümüzdekiler?

2 yaşında çatır çatır konuşabilen, 10 şarkı bilen, 20-30 a kadar sayabilen, tablet ve telefonda oyun oynayan, internette sörf yapabilen, koca insan gibi hazır cevap verebilen, istediğini yiyip istemediğini yemeyen, elbisesini ve oyuncağını kendi seçebilen tabiri caizse canavar çocuklar..

Peki bu nasıl oldu? Yani 30 yıl öncesi ile 30 yıl sonrasında ki çoçuklar arasındaki fark ne? Uzmanlar bu farkı şöyle açıklıyor :

Sürekli gelişen bilim ve teknolojinin etkisiyle daha hızlı öğrenen çocukların IQ seviyesi artıyor. Zaman ilerledikçe hem eğitim hem de sosyal alanda daha fazla engelle karşılaşan çocuklar, bu sayede problemleri kısa zamanda çözebilme yeteneği kazanabiliyor. 

Tabi bu durumda bir takım uzmanlarda, bu IQ gelişimin biz ebeveynlerin günümüzdeki yoğun bilgi ve teknolojik seviye akışının çocuğa kalıtsal olarak geçtini iddia ediyor. Bu bana da çok mantıklı geliyor. Gerekli gereksiz bir sürü bilgiyle dolan belleğimiz, yaşadığımız sorunlarda çözüm üretebilme yetimizi ciddi anlamda güçlendiriyor.

Bir de Flynn etkisi var ki,bu araştırma zaten tüm olayı açıklıyor. Peki nedir bu Flynn etkisi ?

Bu araştırma,Yeni Zelanda Otago Üniversitesi Öğretim Üyesi James Flynn, 1980’lerde aralarında ABD, Almanya ve İtalya’nın da bulunduğu 14 ülkede yaptığı bir araştırma. James Flynn bu araştırmayla IQ puanlarının giderek arttığını ortaya koymuş. Akademik çevreler tarafından Flynn’ın bu saptamasına ‘Flynn etkisi’ adı verilmiş. Araştırma, ülkelere göre farklılık gösteren IQ puanlarının her kuşakta 5-25 puan artış gösterdiğini ortaya koymuş.

Yani şu an da bizler belki de bizden daha zeki çocuklara sahibiz. Bu durum harika bir şey gibi görünsede, aslında ciddi bir dezavantajı beraberinde getiriyor. Çocuklar IQ olarak üst seviyede fakat EQ yani duygusal zeka olarak zayıf. Dünyayı tamamen zeka ile yaşamak mantıklı fakat  insan olmanın olmazsa olmazlarından olan inanç, ahlâk, empati, acıma, saygı ve sevgi gibi kavramlarına uzak olmak, insanı mutsuz ve tatminsiz bir hayatı yaşamaya zorladığı artık çok açık bir gerçek..

Uzmanlar duygusal zekayı : Bireyin güçlü ilişkiler kurması, başarılı kariyer ve kişisel hedeflere ulaşmasında yardımcı olması olarak tanımlıyor. Duygusal zeka (EQ), aslında bir stresi azaltmak için olumlu şekillerde duyguları yönetmek, etkili iletişim, başkalarıyla empati, zorlukların üstesinden gelme, çatışmayı etkisiz hale getirme yeteneği. Ve bu yetenek de aynı IQ gibi geliştirmiye muhtaç.

Şimdi düşünüyorum da. Barış Manço bu programı tekrar yapsa sanırım yalnızca 2 ve 3 yaş grubu bile bizi şok etmeye yeterdi. Programın adını da ” adam olmuş çocuk” koyardı kesin 🙂  Ah Barış abi keşke gelsende, yapsanda izlesek seni..

Mekanın cennet olsun..