Doğan hocamızı güzel karşılayın sevgili dostum
Sevgili Lev Nikolayeviç,
Sevgili dostum, umarım yattığın yerde keyfin yerindedir. Sizin âlemde durumlar nasıl bilmiyorum ama bu dünyada zaman, normalden daha hızlı akmaya başladı sanki. Bir telaşla tüketip duruyoruz vademizi…
Sizin âleme çok değerli insanlar uğurlamaya da devam ediyoruz.
Evvelki gün çok değerli psikolog Doğan Cüceloğlu’nu kaybettik. Sen elbette ki tanımıyorsun onu ama seni temin ederim ki, en az senin kadar sevgiye ve insanlığın gelişimine katkı sağlayan bir insandı. Cüceloğlu gibi bir bilgenin bizim milletimizden, bizim içimizden çıkması ayrı bir gururdu. Türkiye’de psikoloji biliminin tanınmasında hem sempatikliğiyle hem de çok temiz bir insancıllıkla en büyük katkıyı sağlayan bir akademisyendi o.
Her ne kadar uzun sayılacak bir ömür yaşamış olsa da yine de her ölüm erkendir. Ki Doğan Cüceloğlu, bu yaşına ve yorgunluğuna rağmen sosyal medyadan topluma mesajlarını her gün düzenli olarak vermeye devam ediyordu.
Doğan Hoca son dönemde özellikle çocuklar ile ilgili harika eğitimler veriyordu. Sevginin dili, merhamet, anlama ve anlaşılma üzerineydi ağırlıklı mesajları. Belki bu çocuklara bu kadar önem vermesinin ardında, kendi çocukluğunun etkisi vardı. Vefatının ardından hayatının kesitlerinden oluşan röportajları da bunu işaret ediyordu. 11 çocuklu bir ailenin en ufak ferdi olması, o zorluklarla ve yokluklarla geçen ömrünün izlerini hayatı boyunca silinmemiş bir şekilde taşıması… Röportajlarında bu izleri ya yutkunarak ya da gözyaşlarıyla anlatıyordu. Herkesin hayatında illaki çok zor ve buhranlı dönemler olmuştur; ama bu dönemler sizi daha ufacık bir çocukken yakalamışsa, bunun üstesinden kolayca gelmeniz hiç mümkün değildir.
Aile kavramı, böylesine kalabalık bir ailede en derin şekilde öğrenilir. Dayanışma, acı, birlik ve yokluk; herkeste aynı duyguları yaşatır.
İşte beni de en etkileyen röportajlarından biri, Yeni Şafak’ta hazırlanan videosuydu. O videonun bir bölümünde Doğan Hoca’nın annesinin ölümü üzerine hissettiklerini anlatışı, içimi yaktı desem yeridir.
Annesinin öldüğü günü, sanki o günün sıcaklığıyla anlatıyordu Cüceloğlu. Annesinin ölümünü kelime olarak anladığını fakat idrak edişinin bir hafta sonra olduğunu anlatırken o an içinde şu kurulmuş kalbinde: “Annen yok, kimsen yok. Yalnızsın ve kimse artık sana yakın olmayacak. Tek başınasın.”
Öksüz ya da yetim bir çocuk olarak büyümek, hayatın tüm çetin zorluklarıyla kendi başına mücadele etmek nedir; ancak yaşayan bilir elbet. Biz ancak duyumsamaya çalışabiliriz.
Belki de annesinin Cüceloğlu çocukken vefat etmesi, onu “Doğan Hoca” yaptı. O eksik büyüme, yalnızlık ve mücadele, mesleğini psikolog olarak seçmesine neden olacaktı.
Ben Doğan Hoca’yla, çalıştığım bir kurumsal şirketin düzenlediği eğitim seminerine davet etmesiyle tanışma fırsatı bulmuştum. O kadar naif ve kibar bir insandı ki… Sakin ve yumuşak üslubu, onu tam bir saat boyunca hiç sıkılmadan ve keyifle dinlememi sağlamıştı. Hatta o gün aynı fotoğraf karesinin içine girmeyi de başarmıştım.
Fakat bence Doğan Hoca, ülkemde görmesi gereken değerin çok altında bir ilgi gördü. Onu tanıyanlar ve sevenler elbette ki hiç de az değil; ancak Doğan Hoca Avrupa’da bir psikolog olsaydı, bizdekinin en az on katı bir saygı görürdü. Sonuçta bir ülkede hem kariyeri hem de yaşam tarzıyla çok düzgün bir psikolog her zaman yetişmiyor.
Umarım bundan sonra en az Doğan Hoca kadar değerli psikologlar yetiştiren bir ülke oluruz. Tabii bu dileğim sosyologlarımız için de geçerli.
Ve işte artık Doğan Hoca da sizin yurdunuza yerleşti. Gördüğünde mutlaka selamımızı ilet sevgili dostum Lev Nikolayeviç.
Bir sonraki mektupta görüşmek üzere. Umarım keyfin iyidir sevgili dostum. Hoşça kal.
Göl / Alphonse De Lamartine
Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin
Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz
Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için
Demirleyemez miyiz?
Ey göl, henüz aradan bir sene geçti ancak,
Seyrine doyamadığı o canım su yanında
Bir gün onu üstünde gördüğün şu taşa bak
Oturdum tek başıma!
Altında bu kayanın yine böyle inlerdin,
Yine böyle çarpardı dalgaların bu yara,
Ve böyle serpilirdi rüzgarla köpüklerin
O güzel ayaklara.
Ey göl hatırında mı? Bir gece sükut derin,
Çıt yoktu su üstünde, gök altında, uzakta
Suları usul usul yaran kürekçilerin
Gürültüsünden başka
Birden şu yeryüzünden bilmediği bir nefes
Büyülenmiş sahilin yankısıyla inledi.
Sular kulak kesildi, o hayran olduğum ses
Şu sözleri söyledi:
“Zaman dur artık geçme, bahtiyar saatler siz
Akmaz olunuz artık!
En güzel günümüzün tadalım o süreksiz
Hazlarını azıcık!”
“Ne kadar talihsizler size yalvarır her gün
Hep onlar için akın;
Günlerle birlikte dertlerini götürün,
Mesutları bırakın.”
“Nafile isteyişim geçen saniyeleri
Akıp gidiyor zaman;
Geceye “daha yavaş” deyişim boş, tan yeri
Ağaracak birazdan”
“Sevişmek! Hep sevişmek! Akıp giden saatin
Kadrini bilmeliyiz!
İnsan için liman yok, sahil yok zaman için,
O geçer biz göçeriz!”
Kıskanç zaman, kabil mi sevginin kucak kucak
Bize sevgi sunduğu sarhoş edici anlar,
Kabil mi uzaklara uçup gitsin çabucak
Matem günleri kadar…
Nasıl olur kalmasın bir iz avucumuzda?
Nasıl yok olur her şey büsbütün silinerek?
Demek vefasız zaman, o demleri bir daha
Geri getirmeyecek…
Loş uçurumlar: mazi, loşluklar, sonrasızlık,
Acaba neylersiniz yuttuğunuz günleri?
Alıp götürdüğünüz derin hazları artık
Vermez misiniz geri?
Ey göl! Dilsiz kayalar! Mağaralar! Kuytu orman!
Siz ki zaman esirger, tazeler havasını,
Ne olur ey tabiat, o günlerin saklasan
Bari hatırasını!
Sakin demler de olsun, deli rüzgar da olsun
Güzel göl etrafını süsleyen oyalarda,
O kapkara camlarda, sularına upuzun
Dökülen kayalarda!
İster meltemlerinde, ister ürperişle esen
Seslerde, ister uzak ister yakında olsun,
Yahut gümüş pullarla sular üstünde yüzen
Ay ışığında olsun!
Kuduran fırtınalar, sazlar bize dert yanan,
Meltemini dolduran kokular, hep beraber,
Ne varsa işitilen, duyulan ve koklanan,
Desin ki: “Seviştiler.”
En kötü huy / William Shakespeare
“EN BÜYÜK HIRSIZLIK: “HUY HIRSIZLIĞI…
• Bir gün bir genç yolda atının üzerinde ilerlerken yaşlı bir adam yanına gelir ve “Oğlum ben yaşlıyım bineğim de yok, izin ver de atına ben bineyim sen yaya yürü der”…
Genç: “Tamam amca gel bin” diyerek attan iner ve yaşlı adam ata biner. Genç adam, amcanın yüzüne tebessüm ederek yanında yürür.
Yaşlı adam bir iki adımdan sonra atı hızlandırır ve kaçmaya başlar. Maksadı atı çalmaktır.
Atının çalındığını gören genç adam ise arkasından şöyle seslenir:
“Amca, sen benim atımı değil huyumu çaldın. Benim evde bir tane daha atım var, ben ona da binerim. Ama bundan sonra her kim benden atımı isterse asla vermem.” der.
Bir insanın güzel bir huyunu çalmak,
* Onun kalbini bozmak,
* Vicdanını fesada uğratmak ,
* Kişinin güzel cevherlerle donatılmış kalbini alıp pisliğe bulamak.
* Bu davranışlar aynı zamanda dünyaya fesat tohumları serpmek demektir. Elbette ki o tohumlar gün gelip filizlenecek, ağaç olacak ve zehirli meyvelerini verecektir. !!
Onun için kimsenin güvenini sarsmayın…
İnsanların iyi niyetini suistimal etmemek lazım. Ki insanlar iyi niyetli olmaya devam etsinler…
“Güven ruh gibidir, terkettiği bedene asla
geri dönmez..”
Williams Shakespeare
Bir müddet daha yalnızlık lütfen!
Bir müddet daha yalnızlık istiyordu aslında. Çünkü kalabalıklar, hep hayattan çalanlardı. Hangi kalabalık hayatta bir derde derman olabilmişti ki? Kalabalığın olduğu her mevsim keyifsizdi; o curcunada herkes birbirine benzerdi. Yalnızın yalnızlığı çığlık çığlığa kendini duyurmaya çalışırdı da bir Allah’ın kulu duymazdı, duyamazdı…
Yalnızlığa el veren, bunu bilerek ve isteyerek yapmışsa bilin ki en huzurlu olan odur. Kıyılan en güzel nikâh, yalnızlığını sevenin nikâhıdır.
Yeşilçam’a hayat veren seslerden biriydi o. Hayri Esen efsanedir

Hayri Esen… Çok özel seslerden biriydi o; belki de en özeli.
Öyle ki Yeşilçam’a yaklaşık 15 yıl boyunca sesiyle damga vurdu. Engin Çağlar, Cüneyt Arkın, Ediz Hun, İzzet Günay, Kartal Tibet, Tarık Akan, Ayhan Işık ve Yılmaz Güney; hep onun sesiyle, oynadıkları rollerde parladılar. Ses vermediği erkek oyuncu yok desek yeridir (gerçi Kadir İnanır istisna olabilir, hiç denk gelmedim). Esen’in sesi, yumuşacık ve samimi; ancak her zaman duygulu bir tınıya sahipti.
Allah herkese her özelliği bir arada vermiyor çoğu zaman. Hayri Esen, yakışıklılık kıyasında bir Ayhan Işık ya da Tarık Akan ayarında olsa belki de hepsini arkasında bırakırdı. Sadece kendi sesiyle ve kendi oynadığı filmlerle nice rekorlara koşardı kim bilir?
Esen, oyunculuk kariyerinde 50’ye yakın filmde rol almıştı ama onun akılda en çok kalan filmi, 1964 yapımı “Affetmeyen Kadın” isimli filmdi. 20 yıllık oyunculuk hayatı elbette güzel bir kariyerdi; fakat 60’lardan sonra birden parlayan erkek jönler sebebiyle artık kendisi değil, sesi bir oyuncu olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Sinemada oyuncunun kendi sesiyle oynaması pek mühim bir konu. Jönler ve aktrislerin birçoğu bu özelliğe sahip değilken, komedi oyuncuları bu konuda hep şanslıydı: Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen, İlyas Salman ve tabii ki Kemal Sunal… Ses ve görüntünün bütünleyici gücü, seyirci üzerinde çok daha yoğun etkiler bırakıyor. Bunun en büyük örneği de Necati Şaşmaz’dır sanırım; 15 sene boyunca Kurtlar Vadisi‘nde Umut Tabak’ın harika sesiyle izledik onu. Ya kendi sesiyle oynasaydı? Boş verin, hiç düşünmeyin! 🙂
Ya da Aşk-ı Memnu‘daki Nebahat Çehre’ye ne demeli? Gülen Karaman olmasaydı, Çehre’nin sesi role hayatta oturmazdı. Kısa bir araştırma yaptım; kimlere ne sesler verilmiş! Bez Bebek denilen abidik gubidik çocuk dizisinde, yakışıklı dansçı Tan Sağtürk bile kendi sesiyle oynamamış, düşünün!
Peki, “Nereden aklına geldi Hayri Esen şimdi?” diyeceksiniz. Esen’in vefat tarihi 6 Şubat’mış, bir sinema sayfasında denk geldim. Anmadan edemedim. Ne de olsa güzel seslere ayrı bir ilgim var. Nurlar içinde yatsın Hayri Esen…
Gözünü ne zaman açtın sen?
Hayri Esen… Çok özel seslerden biriydi o; belki de en özeli.
Öyle ki Yeşilçam’a yaklaşık 15 yıl boyunca sesiyle damga vurdu. Engin Çağlar, Cüneyt Arkın, Ediz Hun, İzzet Günay, Kartal Tibet, Tarık Akan, Ayhan Işık ve Yılmaz Güney; hep onun sesiyle, oynadıkları rollerde parladılar. Ses vermediği erkek oyuncu yok desek yeridir (gerçi Kadir İnanır istisna olabilir, hiç denk gelmedim). Esen’in sesi, yumuşacık ve samimi; ancak her zaman duygulu bir tınıya sahipti.
Allah herkese her özelliği bir arada vermiyor çoğu zaman. Hayri Esen, yakışıklılık kıyasında bir Ayhan Işık ya da Tarık Akan ayarında olsa belki de hepsini arkasında bırakırdı. Sadece kendi sesiyle ve kendi oynadığı filmlerle nice rekorlara koşardı kim bilir?
Esen, oyunculuk kariyerinde 50’ye yakın filmde rol almıştı ama onun akılda en çok kalan filmi, 1964 yapımı “Affetmeyen Kadın” isimli filmdi. 20 yıllık oyunculuk hayatı elbette güzel bir kariyerdi; fakat 60’lardan sonra birden parlayan erkek jönler sebebiyle artık kendisi değil, sesi bir oyuncu olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Sinemada oyuncunun kendi sesiyle oynaması pek mühim bir konu. Jönler ve aktrislerin birçoğu bu özelliğe sahip değilken, komedi oyuncuları bu konuda hep şanslıydı: Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen, İlyas Salman ve tabii ki Kemal Sunal… Ses ve görüntünün bütünleyici gücü, seyirci üzerinde çok daha yoğun etkiler bırakıyor. Bunun en büyük örneği de Necati Şaşmaz’dır sanırım; 15 sene boyunca Kurtlar Vadisi‘nde Umut Tabak’ın harika sesiyle izledik onu. Ya kendi sesiyle oynasaydı? Boş verin, hiç düşünmeyin! 🙂
Ya da Aşk-ı Memnu‘daki Nebahat Çehre’ye ne demeli? Gülen Karaman olmasaydı, Çehre’nin sesi role hayatta oturmazdı. Kısa bir araştırma yaptım; kimlere ne sesler verilmiş! Bez Bebek denilen abidik gubidik çocuk dizisinde, yakışıklı dansçı Tan Sağtürk bile kendi sesiyle oynamamış, düşünün!
Peki, “Nereden aklına geldi Hayri Esen şimdi?” diyeceksiniz. Esen’in vefat tarihi 6 Şubat’mış, bir sinema sayfasında denk geldim. Anmadan edemedim. Ne de olsa güzel seslere ayrı bir ilgim var. Nurlar içinde yatsın Hayri Esen…
Hangi bedelden kaçabildiniz?

Hangi bedelden kaçabildiniz? Ya hangi bedeli “başım üstüne” deyip hakkını vere vere ödediniz? Kabul edin. Hiçbirini severek isteyerek ödemediniz. Halbuki elinize geçen herşeyin bir bedeli olduğunu bal gibi kabullenipte sahip oldunuz. Her bedel zordur evet. Fakat hayata hep borçlanarak biryerlere gelirsiniz. O borcu ödemekten kaçtıkta daha ağır bedeller ödersiniz.
Hayatın kendisinin hayatı korumasıdır “umut”/ Julio Cortazar
Cemil Meriç’in Bu ülkesinden..
Onların açlığı ve çıplaklığı.. / Eduardo Galeano
Teselliye duyulan ihtiyaç.
“Bir teselli ver” diyordu Orhan Gencebay,1971 yılında yazıp bestelediği bir şarkısında. O kadar kötü bir haldedir ki şarkısındaki aşığımız, aşkına verilecek bir karşılık değildir artık arzusu.
Yalnızca teskin edici bir tesellidir aradığı. Metin olmayı becermesi için buna ihtiyacı vardır Alternatifi olmayan tek şey de gelmesini umduğu o tesellidir. Peki nasıl bir teselli verseydi Leyla yerine koyduğu o kız?
Nasıl bir teselli o yarayı az da olsa sarabilirdi? Üstelik aşığın iddiası da, kendisini mecnuna çevirenin sevdiği kızdan başkası olmadığıydı.
Acaba doğru muydu?
Bir kız tek başına bir adamı mecnuna çevirebilir miydi?
Bu çok zor bir şeydi. Aşık olası gelen bir şekilde aşık olacak birini mutlaka bulurdu. Bilim de bunu böyle açıklıyordu. Yani söz konusu Leyla kızımızın hiç bir günahı ve dahli olmayabilirdi. Bu aşk aşığın tamamen kendi kurduğu bir kurgu olabilirdi. Kız belki aşık bile değildi.
Şarkının devamında şöyle diyordu aşık:
Gel gör şu halimi bir teselli ver
Aramızda başka biri var ise
Tertemiz aşkımı bana geri ver
Ömür boyu bitmeyen derdimle yorulmuşum
Gülemem, sevgilim, ben sensiz aaah
Yaşayamam, yaşayamam.
Senin aşkından başka bana ne gerek.
Farklılın zenginliğinse alâ..
Hüseyin Rahmi Gürpınar…
Yaşamının son 31 yılını Heybeliada’nın tepesinde manzaraya nazır bir köşkte geçiren bir adam Gürpınar. Ve muazzam bir temizlik hastasıydı. Mikrop kaparım korkusuyla eldivenleri olmadan sokağa çıkmaz, dört mevsim eldivenle dolaşırdı. Yazarın ilginç yönü sadece bununla da sınırlı değildi. Örgü örmeyi çok seven Gürpınar, Avrupa’dan model bile getirtirdi. Kendi ördüğü takkeleri giyer, yazmaktan sıkıldığı zaman mutfağa inip erik reçeli ve dondurma yapardı.
İnsanın içi derya deniz.. Görünenin değil görünmeyenin sahibi olabilmek mesele. Farklılığın zenginliğin değilse herkes gibisindir. Zenginlik saydığın başkası için komikse de üzülme. Ya insanları aglatacağın bir farklı yönün olsaydı!
Sen Bach çalıyordun / Nabokov
Pencereyi kapatmak gerekiyordu. Yağmur pervaza çarpıp parkeyle koltukların üstüne çarpıyordu. Dev gümüş hayaletler canlı, hışırtılı sesler çıkartarak bahçede yaprakların arasında, portakal renkli kumların üstünde koşuşturuyorlardı. Yağmur oluğu tıkırdıyor, boğulurcasına gürüldüyordu. Sen Bach çalıyordun
Nabokov – Bir gün batımının ayrıntıları
Zamanın içinde bir nesne; insan
Sadece iyi şeyler yapmanın peşinde olun. Patti Smith
“İyi bir isim yapın. Adınızı temiz tutun. Taviz vermeyin, başarılı olmak ya da çok para kazanmak için endişe edip durmayın. Sadece iyi şeyler yapmanın peşinde olun. Yaptıklarınızı koruyun ve iyi bir isim yaparsanız işte o zaman kendi adınız sizin değer biriminiz olacaktır. Hayat bir roller coaster gibidir; asla kusursuz gitmez. muhteşem anlarınız da olacak, çok sert zamanlarınız da. Fakat yaşamak hepsine değer.” Patti Smith
Dove bence tüm klişeleri yıktı.
Dove, bence saç konusunda topluma empoze edilen tüm klişelere meydan okuyup, kendi tercihlerinin arkasında duran kadınları ekrana taşıdı. Neydi o klişeler peki?
Ahenkle dans eden saçlar..
Reklam filmindeki kıza vurulup direğe çarpan erkek..
Özenle seçilmiş harika bir yüz ve uzun saçlara sahip bir başrol oyuncusu..
Dove’un son reklamında bunların hiç biri yok. E peki ne var?
Bugüne kadar hiç denenmemiş bir reklam anlayışı.
Saçlarının beyazlarını ısrarla boyatmayan Özge Özpirinçci. 60 yaş üstü spor araba kullanan ve saçını rengarenk boyatmış bir hanımefendi. Ve sadece kendisi için saçlarına önem veren tesettürlü bir genç kız.



Dove bu reklam tarzıyla bu kadar hiç ulaşılmamış üç ayrı kitleye seslendi. Bu ciddi bir atılım bence. Saç deyince akla neden sadece güzel ve ışıl ışıl parlayan saçlara sahip kızlar gelir? Aslında bu metazori tamamen ticari.. Alım gücü yüksek ve güzelliğini en çok önemseyen kadın gurubu, 20-50 yaş arasında çünkü.
Zaten #ezberlerinötesinde slagonu da reklamla harika bir paralellikte sunuluyor izleyiciye.
Reklam filminde bence en kilit oyuncu tesettürlü kızımız. Türk televizyon reklamcılığında ilk defa inancı ya da kültürsel sebeplerden örtünen bir kullanıcıya ulaşıyor Unilever. Bugüne kadar bir şekilde dışlanan antipatik bulunan ve sıcak bakılmayan kapalı kadın anlayışını da reddediyor şirket. Valla bence harika bir sahiplenme bu. Eminim reklamı izleyen tesettürlü kadınlar da bundan çok memnun olmuşlardır. Bence Unilever bu kesimin gönlünü çalmaya niyetli. Umarım devamı gelir.

Özge Özpirinçci’ye gelirsek.. Zaten diyecek çok bir şey yok. Özge kendini çok uzun zaman önce ispatlamış üst sınıf bir oyuncu. Harbiliği, dizide canlandırdığı cesur ve güçlü karakter ile artık çok saygın bir yerde. İşte bu güvenle saçının beyazlarını kapatmaya bile gerek duymuyor. Üstelik çokça kötü eleştiriler almış olsa bile bildiğinden vazgeçmiyor. Bu tavrı da Dove’un dikkatini çekmeye yetmiş. Ayrıca saçındaki beyazlar da oyuncuya ayrı bir hava katmış. Yakışmış yani..

Umarım Dove’un bu yeni kitleler edinme gayreti diğer şampuan markalarına da örnek olur.
Başarı ne biliyor musun?
Patlayan balon olma, patlayan mısır ol. Başarı denen şey işte bu!”
Hayatta hep iki tür insan görürüz: Biri şiştikçe şişen, etrafına hava atan, her an “patlayacağım” korkusuyla yaşayan balonlar; diğeri ise potansiyelini sessizce çekirdeğinde saklayıp, doğru anı bekleyen mısır taneleri.
Balonun olayı bellidir; dışarıdan üflenen havayla şişer, gerilir, en ufak bir iğne ucunda ya da kendi gerginliğinde küt diye patlar. Ortada ne eser kalır ne de bir tat. Koca bir hiç!
Ama mısır öyle mi? Kuru, sert ve sıradan görünür ilk başta. İçindeki potansiyeli kimse bilmez. Ta ki ateşle, yani hayatın zorluklarıyla, o kızgın tavayla karşılaşana kadar. Isı yükseldiğinde, baskı arttığında mısır pes etmez; aksine içindeki gücü dışarı patlatır, kabuğunu çatlatır ve asıl formuna, o bembeyaz, coşkulu hâline ulaşır.
Başarı dediğin şey tam olarak bu değil mi zaten?
Hayat bazen altımızı sonuna kadar açar. Üzerimize baskı kurar, bizi sıkıştırır, köşeye sıkıştırır. İşte o an pes edip balon gibi patlayıp sönmek de var, mısır gibi kabuğunu kırıp büyümek de! Zorluklar seni eritmek için değil, içindeki o lezzetli potansiyeli ortaya çıkarmak için var.
O yüzden, hayatın ateşi seni korkutmasın. Bırak zorluklar seni sıkıştırsın; sen sadece içindeki gücü serbest bırakmaya odaklan. Kendi tavanı patlatmanın, o mis kokulu başarıya ulaşmanın vakti gelmedi mi sizce de?
İnstagram instagram söyle bana..
İnstagram bana bir masalı çağrıştırıyor. Hani şu güzellik budalası olan kraliçe vardı ya? Sihirli aynaya her gün ” ayna ayna söyle bana. Benden daha güzeli var mı bu dünyada?” sorusunu soran kraliçeden bahsediyorum. Tek derdi sürekli güzel görünmek olan bir kadın! Bir Kral kocası var ama. Kimdir nedir hiç kimse bilmez. Karısının güzellik manyaklığına alışıp boyun eğen ve onu deli diye kendi haline bırakan bir kral 🙂
İşte Instagram denilen şey günümüzün sihirli aynası!
Bolca makyaj yapıp Instagram kamerasının önüne geçiyorsun. Biraz ışık, biraz filtre sonra ayna sana diyor ki: “sen manyak güzelsin izin ver senin bu güzelliğini alem-i cihana göstereyim. Seninde koltukların kabarsın”
Zamanla Instagram denilen ayna onu kullanan kadınlara şöyle seslenir: Daha da güzel görünmek ister misin? Kadın heyecanla: ” Evettt” diye bağırır.
İnstagram kamerası da şöyle der: O zaman hergün farklı kıyafetler giy. Ayrıca bir tane de LED’li Özçekim ışığı al. Almayanı dövüyorlar net’ten. Hem bu ışığı alırsan aynı haber spikerlierinin gözlerinin icindeki gibi ışıklar gibi ışıklanır gözlerin..
Bu aleti alan her kadın artık kontrolden çıkmıştır. Onu daha güzel, en güzel, harikulade gösterecek ne varsa denemeye hazırdır. Artık dünyadaki en önemli şey, ona “çok güzelsin” diyecek eş dost akraba ve takipçilerdir. İnstagram kamerasının içinde sadece kendisinin olduğu. Yan profilden ve yukarıdan çekilmiş Özçekim fotolarının oluşturacağı bir sayfaya sahip olur.( yukardan çekim yapıyor çünkü bu şekilde sıfır gıdı mertebesine ulaşmış olur )
Güzel olmaya ve dedirtmeye çalışmak! Sürekli bunu tescil ettirme ve onaylanma isteği! Aman Allah’ım bu tam bir hastalık!
Hâlbuki bir kadının en önemli iki özelliğinden biri de aklı ve duruşu değil midir? Ne kadar akıllı olduğunu tescil ettirmeye bir gün niyetlenmeyen. Yaptığı işlerle değil sadece güzelliğini ortaya koyarak yaşamaya çalışan bir kadının saygınlığı nerededir? Güzellik merakı olan kadının başka bir şeyde kendini ispatlama derdi yoktur. Çünkü bu en kolay ve en zahmetsiz iştir. Güzelliği sona eren ve yaşlanan bir kadına saygı duyulmaya devam ediliyorsa bilin ki o kadın gayretinin çoğunu kariyerine ve aklına yatırım yaparak geçirmiştir hayatını.
Allah’tan hemcinslerim bu hastalığa karşı bağışıklıdır. Arada yakalansalar bile çok çabuk atlatırlar. Tabi istisnalar yok mu? Elbette var. Tarkan bu hastalığa yakalanan ve atlatamayan tek erkektir. Atlatacağı zamanlar gelir mi? Onu zaman gösterecek artık..




















