Yapraksız kaldın diye gövdeni kestirme / Mevlânâ

Yapraksız kaldın diye gövdeni kestirme, zira bu işin baharı da var..

Gönül sevgiyi bulmuşsa kuru dal bile çiçek açar.

Yeter ki sen çiçek olup etrafa gülücükler saçmaya söz ver. Toprak olup seni başının üstünde taşıyan bulunur. Geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil kaç kere yeniden

küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla.

Küle döndüysen yeniden güle dönmeyi bekle. Çünkü her zorluğun sonunda doğan bir ışık vardır.

Eğer elleriniz diken yaralarıyla kan revan içinde kaldıysa güle dokunmanıza çok az kalmış demektir.

Diziler, vecizeler ve sahipleri..

Geçen akşam televizyonda yine TRT’nin tarihsel içerikli dizilerinden biri olan Bir Zamanlar Kıbrıs‘ı izliyordum. Hiçbir bölümünü kaçırmadığım bu güzel dizi de elbette ekonomik gelir beklentisiyle reklam aralarını uzatmaya başladı. (Haklılar, saygı duyuyorum; sistem böyle.)

​İşte o uzun reklam aralarının birinde diğer kanalları biraz gezeyim dedim. Gezerken, uzun zamandır bolca reklamı yapılıp seyirciyle buluşturulan Camdaki Kız‘a bakayım dedim. Gerçi konusunu ve içeriğini bildiğim bir diziydi bu. Gülseren Budayıcıoğlu’nun son dönemdeki popülaritesinin, muazzam biçimde dizilere sirayet eden etkisine kapılmamak çok zordu; çünkü Masumlar Apartmanı ve Kırmızı Oda ile halkın gönlüne giren psikiyatrist ve yapımcılar, yaptıkları işin hakkını teslim ediyorlardı Allah için.

​Üstelik Çukur, Maraşlı, Arıza, Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz gibi sözde hak ve adalet için şiddetin ve silahın bol olduğu dizilerin milleti esir ettiği bu dönemde, güneş gibi parladı Budayıcıoğlu’nun gerçek hikâyeleri…

​Gelişim psikolojisinin yaygın olarak kullanıldığı Budayıcıoğlu temelli dizilerde; çocuklukta ve ergenlikte yaşanan her deneyimin, insanın gelecekteki hayatını şekillendirecek yaşantılar olduğunu herkes bir şekilde anladı bu yapımlarda.

Camdaki Kız‘da Burcu Biricik, Kırmızı Oda‘daki “Boncuk” rolünün biraz evrime uğramış hâliyle yeniden karşımızda. Ne tesadüftür ki yine Boncuk’un hayali sevgilisi Can da bu dizide başrol ortağı olarak karşımızda (Feyyaz Şerifoğlu).

​Ayrıca dizinin oyuncu kadrosu da oldukça güçlü. Hikâyesi ve oyuncu kadrosu ile bu dizi, eminim reytingiyle de oldukça konuşulur. Lakin burada bir iddiamı ortaya koymam lazım: Ne Camdaki Kız‘ın ne de Masumlar Apartmanı dizilerinin seyirciye vereceği hazzın, Kırmızı Oda dizisinin vereceği hazzı geçemeyeceği… Çünkü Kırmızı Oda hem sürekli yeni hikâyeleri içine alması hem de eski hikâyeleri yeri geldikçe hakkıyla deşmesi ile takipçilerinin heyecanını sürekli yukarıda tutmayı başarıyor.

​Neyse, asıl konuya geleyim. Camdaki Kız dizisini izlerken, muazzam beğendiğim bir söze denk geldim. O repliğin geçtiği diyalog, Feyyaz Şerifoğlu ile Selma Ergeç arasında geçti. Konuşmanın bir bölümünde Ergeç, Marcel Proust’a ait olan o harika sözü söyledi: “Hayal ettiğim şeyle, hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluk var.”

​Evet, muhteşem bir söz; tam zamanında ve cuk diye oturmuştu mevzuya. Ancak ben burada bir şeye takıldım: Böyle önemli ve güzel sözlerin sahiplerinin adı niye söylenmez? Ergeç bu sözü “bir kitapta okumuştum” diyerek geçiştiriyor. Oysa Marcel Proust’un adı geçse belki binlerce dizi izleyicisi Proust’u merak edip okumaya başlayacak… Fakat senaristler bunu akıl edecek düzeyde değil.

​Yine buna benzer bir konu da Son Yaz dizisinde oldu. Dizide avukat Fatih Doğanay’ı canlandıran Emre Karayel de bir replikte Mevlana’nın herkesin bilmediği bir sözünü söyledi ve yine imza kime ait, belirtmeden… Neydi peki o söz?

​”Ne fark eder ki kör insan için elmas da bir, cam da… Sana bakan kör ise sakın kendini camdan sanma!”

​Özdeyişlerin, atasözlerinin, vecizelerin ve türlü fikirlerin böyle imzasız bırakılması öncelikle bu düşünceleri üreten değerli insanlara saygısızlık oluyor. Zaten sosyal medya platformlarında paylaşılan sözler doğru etiketle paylaşılmıyorken, bir de bunun benzerinin dizilerde yapılıyor olması hiç yakışık almıyor. Keşke RTÜK bu konuyla ilgili bir çalışma yapsa; yani bu tip değerli sözlerin geçtiği yerde onu söyleyen yazar, düşünür, filozof ya da âlimlerin ismini belirtmeyi de zorunlu tutsa…

Gel! Sıkılsanda işine gelmese de yine gel!

Gel..

Ne olursan ol yine gel.

İster kâfir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,

Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir,

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…

Yaygın olarak Mevlana’ya atfedilen ancak Ebu Said-i Ebu’l-Hayr’a ait olduğu iddia edilen o harika çağrı ve şiir. İçerik olarak Mevlana’nın felsefesine uygun olduğu ve döneminin en önemli şairi olduğu için onun saymışız.

Mevlana’nın bu çağrısını bilmeyen yoktur. Fakat bu çağrının manasını bir türlü çözememiş çok insan vardır. “Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır” atasözü,bu çağrıyı anlatabilecek en güzel atasözüdür. Allah, kulunun kürkünü ( bedenini ) soyacak ve içindeki emaneti sorgulayacak gibi düşünün. İşte Mevlana bu gerçeği insanlara, daha ölmeden vakitleri varken hatırlatmak ister.

Peki güzel hatırlatmayı neden çok ciddiye almayız? Gerçeği bilmenin bizi kurtaracağına dair bir ifadeye bir ayete mi rastlamışızdır kutsal kitapta? Evet, bilmek önemlidir. Fakat yaşanmayan hakikatin kimseye bir faydası yoktur.

Yazının postunda güzel bir ifade var. Mizah amaçlı kurgulanmış bir post. “Gel ama sıkılırsın” ifadesi aslında harika bir mesajda veriyor bize. Oldu ya çağrıya uydun, o zaman arınman da gerekecek. Her türlü kötülükten, fenalıktan, gururdan, kibirden, dünya sevgisinden. Bunları başarmak kolay değildir. Hele insan için..

Dünya sevgisi ile dolu kalplerin, nefsini terbiye etme aşamasına geçmesi ile sıkıcı bir yaşamda başlamış olur. Günahtan kaçan, her adımını bilinçli ve kontrollü atmaya çalışan insan, bir zaman sonra sıkılır. İşte bu sıkılma süreci insanı, eski boş ve anlamsız hayatına geri dönmeye zorlar. İnsanın kendisiyle yüzleşeceği ve Rabbini tanıdıkça kendi acziyetini anlaması, nefsinin hiç hoşuna gidicek bir şey değildir.

O zaman ne demek lazım? ;

Gel, sıkılsanda, işine gelmese de gel! Gel ki sonsuza kadar vaad edilene sahip ol! Azıcık sık dişini ya.. Bak göreceksin sonunda gülen sen ve senin gibi sabradenler olacak”

Bu arada Celaleddin dedeye de bir Fatiha gönderelim buradan. Nurlar içinde yatsın

 

Mesnevi Zamanı..

Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi…
Ve bir seccade ser odanın bir köşesine, otur ve ağla,
Dilersen hiç konuşma…
O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma…

Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.

Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozunu almaktır.
Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?..

Üzülme!

Bir şey olmuyorsa:
Ya daha iyisi olacağı için,
Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.

Şu uçan kuşlara bak!
Ne ekerler, ne biçerler…
Onların rızkına kefil olan Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
Yeter ki sen istemeyi bil…

Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.
Her nereden gam kervanı gelse de.
Aşk derdinde olan kişi;
Baş derdinde değildir…

Yapılma, yıkılmadadır;
Topluluk, dağınıklıkta;
Düzeltme, kırılmada;
Murat, muratsızlıktadır;
Varlık, yoklukta gizlidir…

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
Bir asır kadar uzak olması.
Ve bilir misin?
Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
“Ben”, deyip susması…
“Sen”, deyip ağlamaklı olması…
Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
Eğer *HAKK* ”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
Sevgiye sabredersin adı “AŞK” olur…

Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…

ALLAH’tan bir şey istersen:
Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil !…

Ne zaman dersen bilemem ama,
Açılmaz diye umutsuz olma,
Yeter ki O Kapıda Durmayı Bil…!

( Mevlâna Celaleddin-i Rumi )