Sahibi Olduğumuzu Sandığımız Her Şeyden Geçerken

Hayatta kaçırdığımız ya da kaçırdığımızı sandığımız o kadar çok fırsat ve insan var ki…

​Bizim olmasını istediğimiz ve eğer bizim olursa kendimizi şanslı hissedeceğimiz bir sürü şey… Aidiyet duygularımız ile o insanı bir sürü sınırlama ile kafesleme isteğimiz. Oysa biraz zaman geçince sahibi olamadığımız onca şeye (nesne veya insana) dönüp “İyi ki de olmamış” dediğimiz, artık hiçbir özelliği kalmayıp mazide öylece bir yerlere bıraktığımız eski değerliler.

​Şimdi bir düşünün bakalım: Siz geçmişte “Onsuz yapamam” dediğiniz kaç insanı bugün tarihe gömdünüz ya da kaç kişi sizi hayatından bir anda siliverdi?

​Değişim ve şartlara bağlı olarak gelişen türlü yalnızlıklar yaşadık. Her sürecin sonunda aşamayacağımızı düşündüğümüz türlü badireleri; belki çok sancılı, belki de hiç fark etmeden, zaman denilen ve kendini sürekli tüketen o akışa bırakıverdik.

​İşte bu yazı için seçtiğim fotoğraf, bu nedenle metnin tepesinde duruyor. Bu görsel, Bülent Ersoy’un bir filminden. Filmde, sevdiği adamın başka bir kadınla nişanlanmasını hazmedemeyen öfke dolu bir kadını canlandırıyor Ersoy. Bu sahnede Ersoy bir gazinoda onu terk eden sevgilisi (Bülent Bilgiç) ve nişanlısını (Yaprak Özdemiroğlu) görüyor.

​İçinde biriken öfke onu çiftin masasına sürüklüyor. Ancak onu terk eden sevgilisine değil de, sevgilisini elinden aldığını düşündüğü kadına sataşıyor. Yani Ersoy, içinde hâlâ diri tutmaya çalıştığı sevgi sebebiyle öfkesinin acısını basit bir yansıtma ile Yaprak Özdemiroğlu’na çeviriyor. Ersoy, o anki ruh haline göre olayı şöyle kuruyor kafasında: “Ben içimi, öfkemi bunlara rahat rahat kusacağım. Onlar da beni kuzu gibi sessiz dinleyecekler.” Fakat olay Ersoy’un beklentisinin dışına çıkıyor ve Yaprak Özdemiroğlu, Ersoy’a dönüp; “Bırak aşkım, ben iyi bilirim böyle sapıkları” diyor. Hiç beklemediği bu cümle Ersoy’u feci kızdırırken, aslında yaptığı manipülasyonun meyvesini de alıyor. Meyveden kastım; Ersoy’un vukuat çıkartarak şiddete soyunma isteğini temsil ediyor. İşte o an içinden çıkan on kaplan gücüyle çiftin masasını deviriyor. Tam kadını parçalayacakken gazinonun çalışanları Bülent Hanım’ın koluna girerek mutlak bir faciayı da önlüyor 🙂

​Şimdi tekrar yazının başına dönelim. Ne demiştik? Bize ait olmasını istediğimiz ya da ait olduğumuzu düşündüğümüz her insanın aslında bizim olmadığı gerçeğini kabullenemiyoruz uzunca bir süre. Ancak yaradılışımıza kodlanmış sabır ve unutma özelliği ile eninde sonunda hayatımızı yeniden, bambaşka şekillendiriyoruz.

​Peki bize ait olan ne var şu hayatta? Cevap; “Sadece kendimiziz.” Özgürce müdahale edip yön verebileceğimiz tek yaşayan şey bu beden ve içinde barındırdığımız kişiliğimiz. Tabii burada da her zaman ve her şartta başarılı olamıyoruz. Kolay gibi görünse de kendimizi yönetmek, başkalarını yönetmek ve aidiyet oluşturmaktan çok daha zor. Başkalarını sömürmemize, biat ettirmemize veya isyan etmelerine neden olan irademiz, kendine malik olmakta her zaman aynı meşakkatli mücadeleyi vermek zorunda.

​Tam bu noktada aklıma Cengiz Aytmatov’un bir sözü geldi. Şöyle diyor Aytmatov: “Herkes gidebilir, herkes kaçabilir ama herkes kendine hâkim olamaz; HERKES KENDİNE KARŞI ZAFER KAZANAMAZ.”

​Herkes gibi olmayan bir grupta, kendine karşı türlü zaferler kazanan bireylerden olmamız dileğiyle…

 

 

 

 

 

Bizim için tarihi karakter farketmezdi. Başrolde Arkın olsun yeterdi

Bir Cüneyt Arkın vardı. Yeşilçamın en popüler film kahramanı. Gerçi Serdar Gökhan ve Kartal Tibet’in oynadığı kahraman filmleride vardı. Ancak bir Cüneyt Arkın’ın Malkoçoğlusu, Kara Murat’ı, Battal Gazisi gibi değildi. Çünkü tüm tarihi kahramanlar aslında yoktular. Biz sadece Cüneyt Arkın’ı izliyor alkışlıyor ve seviyorduk.

Arkın’in hangi tarihi ismi canlandırdığı pek de mühim değildi. Önemli olan Cüneyt Arkın’ın zalim Antuan ve türevlerinin o kancık bedenlerini kafalarından ayırmasıydı. 🙂

Her şartta ve koşulda attığı parendeler, aynı anda on adamı öldürebilmesi ve durdurulamayan bir ölüm makinesi olması…

Tarihini kitaplardan öğrenemeyen bir gençliğin tarihinin şan ve şeref dolu destanını yad etmesi idi mesele, bir bakıma.

Aslında Cüneyt Arkın’ın aşk filmleri de çok güzeldi ilk sinemaya başladığı yıllarda. Yeşilçam döneminin sonunda çektiği komiser rolündeki filmleri ve hakkı yenen işçinin mazlumun tövbesini bozan kahramanı olmasını da sevdik.

Ama Cüneyt Arkın’ın süper kahramanlığını daha çok sevdik. Tabi bunda Hollywood ekolünün o tarihlerde daha doğmaması da bizi Arkın ekolünde sıkı sıkı tuttu. Akabinde Hollywood ülkeme girdi. Önce Süpermen sonra Rambo, Rocky ve Terminatör ve diğerleri geldi. Ve iyi ki de geç geldi. Çünkü eğer Hollywood, Arkın’ın gençliğine gelseydi aradaki teknolojik ve kurgu kalitesi bakımından Bir Cüneyt Arkın efsanemiz olmayabilirdi.

Tabi bu öngörümün bir nedeni var. O da; doksanların başında Hollywood kahramanları ile tanıştıktan hemen sonra geçmişte hayran olduğumuz Arkın filmleri dalga geçip ti’ye alışımızdı. Bu tam bir yüzsüzlüktü aslında. Daha iyisini bulunca kendi insanının emeğini, başarısını küçümsemekdi. Hatta dalga boyutunu abartanlarımız bile oldu. Yok efendim Cüneyt Arkın’ın arkasında uçak uçuyormuş. Yok efendim Arkın’ın kolunda Casio saat varmış vs..

Ama bu dalga geçme zamanımızda şunu gözden kaçırdık. Amerika Hollywood a kadar bir tane kahraman yaratamamıştı. Sadece ucuz yollu Western filmleri ile Kızılderili insanların sözde ne kadar vahşi oldukları yönünde algı yaratma derdindeydi. Bunu da yaptığı soykırımı örtbas etme derdindeydi. Sığır gütme görevi olan kovboyları kahraman yapmakta üstüne yoktu Amerika’nın!

Sonrasında ellerinde onurlu bir tarih olmadığından yapay ama heyecanı ve seyri daha etkili uyduruk kahramanlar çıkardılar. Tabiri caizse kendi Cüneyt Arkınlarını ürettiler. Yani Sylvester Stallone..

Adam hem Rocky hem Rambo hem de Cezalandırıcı oldu. Devamında bir sürü aksiyon dolu yapım. Hatta şimdi koca ihtiyar Stallone Cehennem Melekleri filmi ile tüm eski aksiyon kahramanlarını bir araya getirip gişe yapma gayretinde:) Ama bir bakıma da takdire şayan.

Keşke Rahmetli Cüneyt Arkın da sağlık sorunları olmasıydı ve aksiyona günümüz teknolojisi ile devam edebiliyor olsaydı. Gerçi yine bir iki filmde ve dizide gösterdi kendini bize. Biri meşhur Dünyayı kurtaran adam filminin devamı niteliğinde olan ama berbat bir film olan Dünyayı kurtaran adamın oğlu yapımıydı. Bence gereksiz bir filmdi. Ama Arkın için güzel bir anı olmuştur eminim. Diğer bir oynadığı rolde Kuruluş Osman dizisinde oynadı bölüm.

Ve şimdi artık Cüneyt Arkın hakkın rahmetine kavuştu. Arkasında başarıyla çevirdiği filmler. Onurlu ve dik duruşu. Beyefendiliği ve en önemlisi de milliyetçi ve Atatürkçü duruşuyla.

Hatta Cüneyt Arkın aramızdan ayrılırken bize uzun zamandır çoğu sanatçının yapamadığı bir şeyi bırakarak gitti. Ölümüyle tüm farklı siyasi düşünce, farklı din, farklı millet farketmeden bu ülkede yaşayan herkesi bir araya getirerek. Ben bu güne kadar bu kadar birleştirici iki isim tanıdım. Biri Barış Manço diğeri de Kemal Sunal. Onların öldüğü zamanlarda da aynı Arkın’ın birleştiriciliğini gördü milyonlar. Allah onlara da gani gani rahmet etsin.

Bu onur gerçekten her sanatçıya nasip olan bir durum değil. Toplumun her kesimine eşit durmak, hiç bir topluluğu incitmemek, kırmamak mühim meseledir. Bu üç isimde iyi ki siyasetle uğraşmadı. Yoksa illa bir kesim tarafından aforoz edileceklerdi. Umarım artık yaşlanan ve Türk sinemasına büyük emek veren hayatta olan sanatçılara da böyle sahip çıkarız. ( Pek umudum yok ama neyse )

Hoşçakal Efsane Artist

Hoşçakal Fahrettin Cüreklibatur

Hoşçakal Cüneyt Arkın..