Neden sağda değil de solda sıfır kalmak deriz?

​”Solda sıfır kalmak” diye bir deyim vardır. Kıyaslama yaparken illaki en az bir kez kullanmışsınızdır bu deyimi. “Anlamı olmamak”, “değersiz olmak”, “sönük kalmak” gibi anlamlar verir.

​Ancak benim aklıma takılan iki şey var: Birincisi, bu sözü kim ve hangi anda kullandı ilk kez?

​İkincisi; neden sağda değil de solda sıfır kalınır?

​Ben şimdi bu deyimi herhangi bir arkadaş ortamında, bir sohbette “sağda sıfır kalır” şeklinde kullansam; biri de çıkıp “Yahu kardeşim, o deyim ‘sağda değil, solda sıfır kalır’ şeklinde söylenir” derse, ben de ona “Nedenmiş o?” şeklinde bir soruyla karşılık versem… O kişi acaba nasıl bir mantık kurup bana cevap verir, çok merak ediyorum. 🙂

​Sanırım deneyeceğim! 😉

Dijital camın arkasına bakmak

Toplum, beklemeye de bekletilmeye de hiç bu kadar müptela olmamıştı. Arza talep sevdamız doruk noktasına ulaşmışken; herkesleşerek, ortak müştereklerde türlü algı yönetimlerine kapılarak, hatta daha doğrusu aldanarak 16:9 formatında bir cam ekranın arkasına, burnumuzu yapıştırmış vaziyette bakıyoruz.

​Herkesin her şeyi temelsiz, desteksiz bir şekilde; art ya da iyi niyetli bir biçimde paylaştığı sanal bir dünyayı kendi gerçek dünyamızla yer değiştiriyoruz. Çünkü sanalın uçsuz bucaksız, herkesi tavlayan eğlence ve tavsiyeleri bize daha renkli ve heyecan verici geliyor.

​İşte Timoléon Marie Lobrichon’un “Oyuncakçı Vitrini” tablosu bana bu düşünceleri ürettiriyor. Sadece oyuncağa odaklı çocuklara benzeyen milyarlarca koca insan! Ödül ve başarı peşinde koşan ancak zora, zahmete zerre bulaşmak istemeyen kolaycı milyarlar…

​Hepimize kolay gelsin!

Timoléon Marie Lobrichon / Oyuncakçı vitrini tablosu

 

Sadece yılınbaşını kutlama zamanları..

​”Yıllarca Noel (Christmas) imgelerini; çam ağaçlarını, ışıkları ve o meşhur kırmızı kostümleri sanki evrensel bir ‘yılbaşı paketi’ymiş gibi üzerimize boca ettiler. Toplumun bu iki kavramı—yani dini bir bayram olan Noel ile takvimsel bir geçiş olan yılbaşını—birbirinden ayırmaya başlaması, aslında bir bilinç sıçraması. Artık o ışıltılı reklamlar, ekonomik gerçekliklerimizin ve hayatın içindeki o ağır temponun yanında biraz ‘sırıtıyor’, biraz da samimiyetsiz geliyor.

​Belki de bu bir sadeleşme işaretidir. Bir yılı bitirip diğerine başlarken markaların çizdiği o ‘alışveriş yaparsan mutlu olursun’ masalına eskisinden daha az inanıyoruz. İthal süslerin altındaki boşluğu sorgulamaya başlamak, kendi kültürümüze ve özümüze dönmek için atılmış minik ama kıymetli bir adım. Reklamlardaki geyiklerin yerini biraz daha sükûnet, biraz daha gerçeklik alıyorsa; bu, yılbaşının ‘tüketim’ değil, bir ‘düşünce’ dönemine evrildiğinin en güzel kanıtıdır.”

​Sizce bu durum, genel hayat tarzımızda da “daha az şaşa, daha çok öz” dönemine girdiğimizin bir işareti olabilir mi?

Yeni yıldan beklentiniz sorulacak. Söylemeyin!

Yeni yıldan beklentileriniz sorulacak. Söylemeyin!

​İlla bir şeyler söylemeniz gerekirse klişe laflar edin: “Yeni yıl hepimize güzellikler, barış, sağlık getirsin” gibi… “Yeni yıl, yeni umutlar demektir” diyecekler; inanmayın! Yeni yıl dahil kimseden karşılıksız bir mucize beklemeyin. “İyi bir şeyler ancak yeni yıl ile birlikte gelir” diyenlere bıyık altından gülün ve “he he” deyin.

​Piyango biletine yatıracağınız umutlarınız, harcadığınız paradan daha büyük bir ziyan; oynamayın!

​Geleceğe yatırım önemli ama lütfen abartmayın. Elinizden gelenden fazlası için kendinizi yırtmayın. Bu dünya için gösterilen aşırı gayretin, çoğu zaman müsriflikten ibaret olduğunu bilin.

​Büyük kutlamalar yapmak için yılbaşını veya özel günleri beklemeyin. Vadenin ne zaman dolacağını bilmiyorsunuz. Eğer içinizden kutlamak geliyorsa, bir sebep bulun ve en kısa sürede yapın. Hayat, takvim yapraklarının değil, anlık kararların toplamıdır.

​Toplumda sürü psikolojisinin ağır bastığı bu günlerde, sürüden kısa bir süre ayrılın ve kendinizle küçük bir muhasebe yapın: “Geçen yılbaşından bu yana, kendime ve çevreme gerçekten ne kattım?” diye sorun.

​Matematiksel takvim yapraklarının değişmesi, size sihirli bir şekilde bir şey kazandırmaz. Ama şunu bilin ki her yıl bedenen ve zihnen biraz daha yaşlanıyorsunuz. Sizi genç ve enerjik tutacak olan sadece besinler değil; asıl zihin huzurudur. Stres seviyenizi düşürün, zihninizi temizleyin.

​Bunların dışında tebessüm etmeyi ihmal etmeyin ve size iyi yıllar dileyenlere nezaketle yaklaşın; “Umarım” demeniz kâfi gelecektir.

​Şimdi, herkesin kendine ve çevresine hakiki anlamda faydalı olacağı bir yıl diliyorum Allah’tan.

​Amin deyin.

Sosyal onaya ihtiyaç / Philip Zimbardo

“İnsanlar genellikle davranış dağarcıklarının iplerini elinde tutan, kendilerinden daha büyük bir gücün varlığının farkına varmazlar. Bu güç sosyal onaya olan ihtiyaçlarıdır. Kabul görme, yani normal ve uygun görünme, uyumlu olma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki yabancıların doğru bulduğu en delice ve sıra dışı davranışlara bile uyum sağlamaya hazırızdır.”

Philip Zimbardo

Amazon bence farklı ( Reklam ve işbirliği yoktur efendim)

Amazon, bence çok farklı. Bunu yazmamın birçok sebebi var elbet. Bu farkları, son bir haftadır Amazon’dan sıkça yaptığım alışverişlerimde daha net fark ettim. Şimdi bu farkları madde madde inceleyelim:

  • Arayüz ve Tasarım: Amazon’un sayfa düzeni ve yazı fontları kendine has. Bu sadelik, bana “sahibinden.com”un yıllar önceki o sade ve düz halini hatırlatıyor. Ana sayfa dâhil alt sayfalarda bile gereksiz ışık geçişleri, kayan yazılar veya boğucu ürün resimleri yok.
  • Ürün Seçkisi: Amazon’da gördüğünüz ürünler, diğer sitelerdeki gibi birbirinin aynısı değil. Kaliteyi önceleyen bir süzgeçten geçiyorlar; marka bilinirliği çok olmasa da kalite olarak hiç altta kalmayan “seçilmiş” firmalar yer alıyor.
  • Pazarlama Dili: TV’de veya diğer sosyal mecralarda sürekli “indirim” diye bağıran reklamlar yerine; prestij ve sempati oluşturan, daha kurumsal reklamlar kurguluyorlar.
  • İhtiyaç Odaklılık: Mesela bir şemsiye alacaksınız; diğer sitelerde önünüze onlarca marka çıkarken, Amazon’da 2-3 markanın kaliteli ürünlerini görüyorsunuz. Bu da karar verme sürecini hızlandırıyor.
  • Kargo ve Teslimat Esnekliği: Sipariş verirken kargo seçenekleri sunulması harika. Teslimatın hızlı mı yoksa normal zamanda mı yapılacağını seçebiliyor, kuryenin hangi saatler arasında geleceğini görebiliyorsunuz. Evde yoksanız komşuya bırakma seçeneği, farklı bir adrese yönlendirme veya teslimat gününü/saatini erteleme gibi haklar tanıyorlar.
  • Paketleme Kalitesi: Amazon, neredeyse tüm ürünlerini kendine has kaliteli bir karton zarf ya da kutuya koyuyor. Kargo elinize geçince kendinizi değerli hissediyorsunuz. Çünkü bu kutular onlar için ek bir maliyet olmasına rağmen, bu maliyetten kaçmıyorlar.
  • Hediye Seçenekleri: Almış olduğunuz ürünü, isterseniz hediye ambalajı yaptırıp notunuzu eklemenizi sağlıyorlar.
  • Taksit İmkanları: Amazon, seçili gruptaki birçok ürüne peşin fiyatına 9 ve 12 taksit imkânı sunuyor. 9 taksit belki birkaç sitede daha var ama 12 taksit uygulaması oldukça nadir.
  • Kişiselleştirme: Giyim bölümünde; marka ve ürünleri önünüze getirmek için cinsiyet, yaş, boy ve kilo gibi verilerinizi isteyerek size en uygun ürünleri zahmetsizce karşınıza çıkarıyor.
  • Ürün Bilgisi ve Şeffaflık: Amazon, sattığı ürünlerin özelliklerini detaylı bir şekilde mutlaka ekliyor. Bu, çok önemli bir detay. Amazon ve Hepsiburada dışındaki birkaç alışveriş sitesinde ürün açıklamaları maalesef gerekli itina ile düzenlenmiyor (PTT AVM bu konuda en vasatı).
  • Müşteri Hizmetleri: Bir alışveriş sitesinin olmazsa olmazı çözüm merkezidir. Bu konuda bence birinci sırada Amazon (ikinciliğe Hepsiburada’yı koyarım). Canlı destek asistanı ile yazışmaya üşenirseniz “Beni arayın” linkine tıklamanız yeterli; yapay zekâ asistanı sizi anında arıyor ve “Müşteri temsilcisine bağlanmak için şu tuşlara basın” diyerek kolaylık sağlıyor. 🙂
  • Prime Avantajı: Birçok ürün için kargo ücreti istenmiyor. Kargo ücreti çıkan bazı ürünlerde ise Prime üyesi olduğunuzda kargo ücretsiz oluyor. Üstelik Prime ile Prime Video izleme olanağı da sunuluyor.

​Velhasıl, iki gündür aklıma gelen ve not aldığım farklılıklar bunlardı. Ben, Amazon’un zaman içinde Türkiye’deki en iyi alışveriş platformu olacağına inanıyorum. Evet, belki diğer siteler kadar devasa bir satış hacmi veya ürün yelpazesi olmayacak ancak ürün kalitesi, kargo hızı, kolay iade garantisi ve düzgün bir Türkçeyle sizi hızlı çözüme ulaştıran temsilcileriyle sektörün en saygıdeğer iyisi olacağına hiç şüphem yok. Müşteriler de Amazon’u diğerlerinden daha üstte ve ayrı bir yerde görüyor.

​Ha, bu yazı için Amazon’dan herhangi bir ücret almadım, bilginize! İyi hizmet sunan kimse onun hakkını vermek istedim; bu hak da Amazon’a sonuna kadar yakışıyor. Bence Amazon’u mutlaka inceleyiniz.

Büyük resme bir bakın şimdi/ Tevfik Sadi

Aslında bizler büyük resme baktığımızda, önce kendimiz sonra da başkaları için sürekli güncellediğimiz beklentilerimizi görürüz. Bizi yoran en büyük sıkıntı, beklentiler ve bunların muhtemel sonuçlarıdır. Hep olumlu olumlamalara teslim olmak ve gerçekleşeceğine körü körüne inanmaya çalışmak, bizi kendi beklentilerimizin altında eziyor. Kaderin hayır ve şer üçgenini göz ardı etmeye çalıştıkça; her türlü doyumsuzluk ve yetersizlik hissiyatı, bizi kendi kendimize mahkûm ediyor. Hayatın temeli, türlü çözümlemelerde vakit kaybetmekte değil; sağlam ve tatminkâr deneyimlemelerde yatar.

İkna, bir kılavuzluk hizmeti arayışı mı?

İkna gücünüz ne kadar kuvvetli? Yani birini ya da birilerini olumlu veya olumsuz yönde ne kadar yönlendirebiliyorsunuz?

​Ben bu konuda iyiyimdir meselâ. Çünkü karşımdaki insanın söz konusu mevzuyla ilgili beklentilerini, rahatsızlıklarını ve kaygılarını çok rahat görebilirim. Sanırım bu “görebilme” işinin kaynağında, empati dediğimiz anlayış yatıyor. “O kişinin yerinde ben olsaydım ne yapardım ya da ne yapmazdım?” sorusunu samimi bir şekilde kendinize sormanız; akabinde de bu soruyu yöneltirken objektif ve fayda odaklı cevaplar bulmanız gerekiyor.

​İkna, literatürde bir toplumsal etkileme biçimi olarak tanımlanır. İnsanlara akılcı ve simgesel (ki her zaman mantıklı olması gerekmez) yollarla bir fikir, tutum veya eylemin benimsetilmesine doğru kılavuzluk etme sürecidir. Bu sürecin başlangıç noktası, bahsettiğim gibi önce empatiye, sonrasında da “çekiciliğe” yaslanır. Yani karşınızdaki kişinin menfaatlerine odaklanmalı veya zarardan kaçma olasılıklarına uygun davranmalısınız.

​Günlük hayatta ikna etme becerisini birçok farklı amaçla kullanırız. İkna, hem karşı tarafı hem de kendimizi eyleme geçmeye zorlayan, duygusal ve mantıksal karışım içeren bir yaklaşım modelidir. Bu sebeple sonunda ikna edilemeyecek insan sayısı çok azdır. İkna edilememenin temelinde ise “kesin bir reddediş” vardır. Kişi mevzu bahis konuyla ilgili ya hiçbir istek duymuyordur ya da daha önce deneyimleyip kötü sonuçlarla karşılaştığı için tekrar ikna edilmesi zordur. Buna örnek olarak, iki yakın arkadaşın aralarının açılması sonucu, içlerinde bulundukları arkadaş grubunun onları barıştırma gayretini verebiliriz. Bu gayretler çoğu zaman olumlu sonuçlanacak, dargın arkadaşlar tekrar bir araya gelecektir.

​Aslına bakarsak hayatımızın büyük bölümünü ikna etme ve edilme dürtüleriyle geçiririz. Bir ergenin, akşam saatlerinde arkadaşlarıyla sinemaya gitmek için anne babasını ikna etmeye çalışması veya işten geç gelen evli bir adamın, kıskançlık krizindeki eşine mantıklı ve samimi bir yaklaşımla yanlış bir şey yapmadığını anlatması… Alışverişte, yatırım girişimlerinde, eş seçimlerinde, siyasi tercihlerde hep biri ya da birileri tarafından ikna edilmek isteriz. Çünkü kendi mantığımız ve deneyimlerimiz bizi birçok konuda yetersiz hissettirir. İşte bu yüzden tecrübe ve liyakat bizim için önem ihtiva eder; birinin bizi yönlendirmesi, kendimizi değerli hissetmemizi sağlar.

​Brembeck ve Howell’e göre ikna, “önceden belirlenmiş sonuçlara ulaşmak amacıyla, bilinçli olarak insan güdülerinin manipülasyonu yoluyla düşünce ve eylemlerin değiştirilmesi girişimidir.” Bu iki bilim insanı, iknanın düşünce ve eylem paralelinde hareket ettiğini vurgular. Günlük hayatımızda düşünceler sürekli bizimle hareket eder ancak ortaya koyduğumuz her eylem, sağlıklı kurulmuş bir düşünceden doğmaz. Mantık ve duygu arasında kalarak attığımız adımlar zayıftır.

​Özellikle son yirmi yıldır başta psikologlar ve satış uzmanları, ikna üzerine ciddi çalışmalar yapıyorlar. Bu konuyla ilgili birçok teknik ortaya kondu ancak benim bu teknikler arasında beğendiğim, “çok iş gören” dört yöntem var:

  1. Bozmak ve Tekrar Kurmak: Anahtar nokta, kelimeler veya cümle yapılarıyla oynayarak alışılagelmiş düşünme örüntüsünü istediğiniz yönde bozmaktır. Yani biraz kafa karışıklığı ve biraz kelime oyunuyla ikna sürecini yönetmek. Örnek: “Gelin kan verin” demek yerine, “Kan hayattır, onu ancak sen verebilirsin” demek daha etkilidir.
  2. Ufak İyiliklerin Makul Hale Getirilmesi: “On saniyenizi ayırmanız bile çok işime yarayacak”, “Bir liralık bağışla bile ne büyük iyilikler yapacağınızı hayal bile edemezsiniz” gibi cümleler… Burada bir muhtaç olma hâli vardır ve bu, insanların içindeki merhamet duygusunu yükseltir.
  3. Kapıdaki Ayak Tekniği: Tekniğin ismi pazarlamacılardan geliyor. Satıcının suratına kapıyı kapatmak üzereyken aralığa ayağını sokması gibi… İşin sırrı, küçük isteklerle başlayıp daha büyük isteklerin kabulünü sağlamaktır. Anahtar nokta, isteklerin birbirine benzer olmasıdır.
  4. Suratına Kapı Çarpmak: Bu teknikte, en büyük istek en önden gider. Kabul edilmeyince daha küçük alternatiflere geçilir. Örneğin çiçekçinin önce gül satmak istemesi, sonra fal bakmak, sonra “çocuğa süt parası” istemesi ve en son bir sigara talep etmesi. Amaç, karşı tarafın “başımızdan gitsin de ne verirse verelim” diyerek vereceği en ufak şeyi almaktır.

​Kandırmadığınız ve kandırılmadığınız iknalarınız bol olsun!

Hayat bir gerçeklik ve biz onu anlayacak kadar sonsuzsuz..

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç

Bu sefer gerçekten ama gerçekten uzun zaman oldu sana yazmayalı. Sanırım deve yaptığım pireler beni bu sefer her zamankinden fazla yordu

Sana şimdi uzun uzun havadis yazacak değilim. Sadece aslında hep bildiğim ama ama içselleştiremediğim bir farkındalığımı, şu an itibariyle içselleştirdiğimi söylemek için yazıyorum. Ki biliyorum sen bunu belki benden çok daha önceki yaşlarda anlamıştın.

Ve diyorum ki;

Hayat kısa falan değil. Hayat sadece onu yaratanın istediği büyüklükte. Belki bir zerre, belki de sonsuz bir alan. Biz sadece onun gerçek olduğunu anlamak için yaşıyoruz. Hayatın bir bölümünde var olmuşsak aslında gerçekte sonsuzuna uzanacağımız kesindir.

Hepsi bu kadar sevgili dostum. Görüşürüz.

 

 

Elon yaparım diyorsa yapar. Biz öyle bildik

Sosyal medyada hemen her gün Elon’un Twitter sürecini sürekli işleyen haberlere denk geliyorum. İşte efendim Elon Twitter’dan para kazanabilecek mi? Kaç bin kişiyi işten çıkaracak? Mavi tık için kullanıcı başı 8 doları cidden alacak mı? gibi gibi..

Parayla cidden oynayan bir kaç adamdan biri olan Elon, bu satınalmayla birlikte büyük bir risk’in içine de girmiş oldu. Geriye dönüp bakıldığında son 10 yılda sadece iki sene kâr yapabilmiş bir şirkete 44 milyar dolar basmak hiç akıl işi değil gerçekten. Ancak Musk’ın geçmiş ticari kariyerine bakınca bir tane bile başarısız bir yatırımı olmadığı aşikar. Bu durumda Elon her yeni atıldığı işte, geçmişten aldığı başarıyla batma korkularını minimize edebiliyor. Beni öldürmeyen şey güçlendirir felsefesi tam Elon’un taşıyabileceği bir felsefe. Kârlılık esas alındığında bir ticaret adamı için o yatırımın içeriğinin ne olduğu, misyon ve vizyonu ikinci sırada gelir. Az adamla ve az masrafla yeniden kurgulanan bir Twitter elbetteki Musk’un ortaya döktüğü serveti 2-3 yıl içinde karşılayacaktır. Musk, sıradışı cesareti, entellektüel bir zengin oluşu ve iyi yatırım kabiliyeti yüksek olan bir insan olarak yeni palazlanan girişimci ve yatırımcılara da çok iyi bir rol model. Ki biz sıradan vatandaşlar bile adamın malını değil yatırım mantığını tartışır düzeye geldik 🙂

Bir zamanlar Farım da açıktı, yolum da..

Popüler olana, sosyal medyada viral olan her şeye ilgi duyuyor ve onları takip ediyoruz. Özellikle son 10 yıldır bu toplumsal davranış modelimiz iyice tavan yaptı. Peki, daha önceki yıllarda popülaritesi yüksek olan şeylere kayıtsız şartsız sempati beslemiyor muyduk?

​Bu sorunun cevabına çok net bir şekilde “evet” demek mümkün. Mesela hafızanızı biraz zorlarsanız “Farım da hep açık, yolum da” sloganını hatırlarsınız. Bir otomobil firmasının 1999 yılında başlattığı bu kampanya, sürücüleri gündüzleri de far açmaya davet ediyordu. “Daytime Running Light (DRL)” olarak adlandırılan uygulama, tarihe baktığımızda 1972 yılında Finlandiya tarafından başlatılmış ve diğer İskandinav ülkelerince takip edilmişti. Trafik kazalarını azaltmak için bulunmuş bir uygulamaydı; gündüz far açmanın farkındalık yaratacağı ve sürücülerin trafikte daha kontrollü olacağı öngörülmüştü. Biz de millet olarak bu slogan üzerinden yaratılan popüler akıma tam iştirak etmiştik. O yılı hatırlıyorum da, trafikte gündüz far açmayan neredeyse yoktu. Ancak bu sürekli far olayı, bazen trafik polisinin çevirmelerini diğer sürücülere haber vermek için yapılan “farların yakılıp söndürülmesi” eylemiyle karıştırılıyordu. 🙂 O günkü anlamıyla bu hareket, karşıdan gelen sürücüye “Kardeşim ileride çevirme var, hızını düşür de okkalı bir ceza yeme” mesajını veriyordu ki çok da işe yarardı. Ancak bugün artık ne çevirmeyi haber veren sürücüler ne de “Farım da açık, yolum da” mesajını benimseyenler neredeyse kalmadı. Tabii ben hariç! 🙂

​Belki inanmazsınız ama ben hâlâ hem aracımla hem de motosikletimle seyahat ederken gündüz de farımı açarım. Bunun sebebi, gündüz far açtığımda diğer sürücüler tarafından daha kolay fark edildiğimi düşünmem. Ancak yazımın başında belirttiğim gibi, vakti evvelinde insanların bu uygulamanın faydasına değil de popülaritesine ayak uydurmak için katıldığına hiç kuşku yok. Çünkü millet olarak düşünmeden iş yapmak, sonradan kazandığımız bir fıtrata dönüşmüş…

​Bugün dijital dünyanın sunduğu “anlık popülerlik” algısı, o eski samimi ama bir o kadar da sürü psikolojisine dayalı davranışlarımızı daha da törpüledi. Eskiden bir akıma katılmak için bir radyo reklamı veya bir gazete manşeti yetiyordu; şimdi ise saniyeler içinde binlerce kişinin aynı şeyi yapması bizi “doğru” yolda olduğumuza inandırıyor. Oysa bir uygulamanın popüler olması onun her zaman en mantıklı yol olduğunu göstermez; ancak sizin yaptığınız gibi, popülarite geçtikten sonra bile arkasındaki mantığı kavrayıp uygulamaya devam etmek, “sürü”den ayrılıp “birey” olmanın en güzel kanıtıdır. Modern zamanlarda bu tür küçük, kişisel ritüelleri koruyabilmek, aslında kendi düşünce özgürlüğümüzü ilan etmenin de sessiz bir yoludur.

​Aklıma takılmışken bunu da yazayım istedim.