Maçın hakkı penaltıların sonucu olmalıydı sanki.

Her ülkenin futbol tarzı ve ekolü farklıdır. Mesela İspanyollar ayağa tek pas ve bol çalımı seven takım oyununun çok ön plana çıktığı bir futbol oynarlar.

İngilizler seri ve sürekli hücum anlayışına bağlı oynar. Yediklerinden fazlasını atarak maç almak isterler.

İtalyan ekolü ise defans ve orta saha ağırlıklı,sert ve çalım oyununu sevmeyen bir ekolü severler. Tabi bir de faul ile karşı rakibi yıldırırlar.

Türk ekolü ise rakibe göre şekillenen sağlam defans, etkin orta saha ve kontra atak mantığıdır. Burada Galatasarayı ayrı tutmak gerekir. Çünkü Galatasaray hem hücumu seven hemde rakibin oyununu bozmaya çalışan bir anlayış geliştirmeye çalışır.

İşte bu gece finalde,seri İngizlerle temkinli defansif İtalyanların klasik çekişmesini izledim. Hem bireysel yetenek hem de kağıt üzerinde favori City idi. Hatta Bazı spor guruları City’nin İnter’i eze eze yeneceği kanaatindeydi.

Bense ayni görüşte değildim. Ki öyle de oldu. İnter oyunu çok güzel kurdu. Top üstünlüğü City de olmasına rağmen ilk yarı sadece bir pozisyon verdi İnter takımı. Gücünü ekonomik kullanan İnter maçı uzatmada almak istediğini maçın ilk düdüğünden itibaren belli etmişti. City’nin bulduğu iki pozisyondan biri gol olunca İnter oyuna ağırlığını ortaya koydu. City skor üstünlüğüne güvenip geriye çekildi. Ve açılacağını umduğu İnter’i kontra atak oyunla yeneceğini düşündü. Ancak iş umdukları gibi olmadı. Gücünü ekonomik kullanan İnter takım olarak ileri çıkınca çok net kale önü üç pozisyon buldu. Fakat değerlendiremedi.

Son 15 dakika City ecel terleri döküyordu. Ve maç bitiminde City istediği kupayı aldı. Bana göre maç uzatmaya hatta penaltılara gitmeliydi. Pozisyon zenginliği olsun, mücadele olsun İnter daha çok istekliydi. Ancak olmadı.

Bence İnter bu finalden sonra ( ki hatta tüm italyan takımları ) üst düzey ulusal kupa mücadelelerini düşünüp defansif odaklı orta saha modelini değiştirmeyi bilmeli. Bunun için hızlı ve etkili şutları olan bir golcü ve bu golcüye pasör olacak ofansif orta saha oyuncusuna ihtiyaç var. Gerçi orta saha için gerekli o isim vardı. O isim Çalhanoğluydu. Ancak defansa yardım etmekten hücuma yönelik katkısı olamadı. Lukaku ise bence oyuna çok geç girdi. Çünkü Teknik Direktör İnzaghi, Lukakuyu kurtarıcı olarak sahaya soktu onu. Halbuki Lukaku oyunun başında girse elinde belinde bile oynasa City defansını rahatsız edecek belki de gol bulacaktı. E düşünün şimdi Lukaku son 20 dakikada bile net 2 pozisyon bulan bir oyuncu. Dediğim gibi Lukaku maça ilk 11 de başlasa ve bir gol bulsa geriye çekilecek İnter sadece yapacağı kontra ataklarla ikinci golü rahat bulabilirdi.

Sonuçta kağıt üstündeki takım kazandı. Ben hücum futbolu seven bir futbolsever olarak böyle maçlarda genelde İngiliz takımlarını desteklerim. Ancak bu akşam ilk kez bir defansif futbol oynayan bir İtalyan takımının kazanmasını istedim. Hayırlısı olsun kupası City’nin. Umarım İstanbul esnafı da bu organizasyonun bereketini görmüştür 🙂

Kırılma sesi / Osman Erim

Bu ses size kadar gelmiştir belkide.. Şöyle inceden inceden. Yeni boyanmış boş bir evin odasında ,kendi nefesinizi duyduğunuz sese benzer bir ses. Ya da sabah ezanına kendince eşlik eden bir kaç sokak köpeğinin kilometrelerce öteden gelen baygın huzursuz ulumaları andıran.
İşte ne olduğunu tam anlayamadan duyduğunuz o ses, bir kalbin çok derinden gelen kırılma sesiydi. O güzel insanlar atlara binip gittiler dizesindeki gibi size hiç duyurmadan yükselip gitti binlerce atom’un arasına benim bedbaht kalbim. Bir anlık kırılmayla bu kadar uzağa giden,herkese ve herşeye küsen bir kalpti benim ki diye daha önceleri de söylediğimi hatırlarım şimdi. Her badireyi kolayca atlatan kalbim, layığıyla layıklanamamaya çok içerlerdi sonunda. Bir kadın sesi gibiydi sanki kalbim, gözleri çoğu zaman ıslak.İyi niyeti yüzünden cefa çeken her kalpten daha acılı, sabrı yüzünden tüm ezilmişlerden daha ezik bir kalbin sahibiydim. Hep doğruyu hatta ve gerçek hakikati anlatma hevesinden gelirdi başına ne gelirse. Suistimale açık bıraktığı her huyunun acısını hep tek başına çeken bir değersiz gönüldü benim ki…
Uğraşılası gelinemeyen bir değersiz.
Bir kırılma sesi, kimi kimsesi olmayan..
-Osman Erim

Mallar, omurgasızlar ve çatlayan sabır taşları

Sevgili dostum Lev Nikolayeviç,

​Yaşım ilerledikçe gençlik dönemlerine oranla daha fazla insan seçmeye başladım. Aslında bendeki bu hâl, yaşı 45’i geçen her insanda görülen normal bir durum. Ancak benim bu “normali normalleştirme” sürecim daha bir sancılı geçiyor sanki.

​Ben bu yaşıma kadar binlerce insanla gerek iş, gerekse sosyal ortamlarda çeşitli diyaloglar kurdum. Bu insan tiplemeleri içinde en haz etmediklerim; ukalalar ve boş konuşanlardı. Türlü yalancılar, ikiyüzlüler, karaktersizler de tanıdım. Ancak nedense saydığım ilk iki tip, her zaman listemde zirvede kalmayı başardı.

​Şimdiki ruh hâlim ise ifrit olduğum insan modellerinin sayısını artırdı. Artık daha derinlemesine bir tiksinti ile uzak durmaya çalıştığım yeni “omurgasızlarla” yüzleşiyorum. Bu omurgasızların en belirgin ortak davranış özellikleri ile tahammül sınırlarımı zorlamakta gayet ustalaşmış olduklarına şahitlik ediyorum maalesef.

​Mesela yeni ifrit olma listemde üst sıralarda yer arayan davranış tipi: “Mış gibi görünme.” Yani aslında olmadıkları karakterlere sahip görünürken; temelde çiğ, cahil ve tamamen kendi menfi çıkarlarına itaat eden, asıl yapılarını bir şekilde ortaya koyan insanlar.

​Bir başka sinir olduğum model ise sorumluluktan kaçan, konforuna çok meraklı ve yaptığı hiçbir hata (öküzlük) için kendilerinden veya başkalarından rahatsızlık duymayanlar. Bu türdeki insanların yaptıkları absürt hataları, onların yüzüne ister kibarca ister doğrudan “bodoslama” söyleyin; yüzlerinde en ufak bir rahatsızlık göremezsiniz. Böyle bir durumda ilk yaptıkları şey, kendilerini cansiperane savunma gayretleri olur. Tabii bu savunmalar; temelsiz ve desteksiz bir zeminde kendine yer bulmaya çalışan çapsız savunmalardır. Siz tartışmayı bir adım daha ileri boyuta taşıyıp onlara kaçacak yer bırakmazsanız eğer; bu sefer onlar da garip bir biçimde konuyu ya başka yere taşırlar ya da aslında olmayan kusurları yoktan var edip sizi savunma yapmaya zorlarlar. İşte tam bu noktada sizin de sinirlerinizi kontrol etmeniz ve öfke fırtınalarına yakalanmamanız gerekir. Yoksa iş, daha kötü bir diyalog üzerinde seyretmeye başlar.

​İşte ben bu aralar tam sınırda geziniyorum. Karşımda mal gibi davranan, hem kellik hem de fodulluk etiketini üstünde sanki resmî bir asil üniforma gibi taşıyan bu tipleri gördükçe, enerjimin nasıl yitip gittiğini anlatacak cümleleri inanın kuramam size!

​Hele ki bu insanlarla belli mecburiyetler yüzünden bir arada bulunma zorunluluğu yok mu? İşte burası en can alıcı yer. “Mal” gibi yaşayan, bununla barışık olan bir insanı bu zihniyetten nasıl arındırabilirsiniz? Affedersiniz, dayakla bile düzeltemezsiniz bu yaşam formlarını. Dayakla ancak sindirir ya da korkutabilirsiniz fakat arzu edilen “üst” ya da “olgun insan” hedefine, bırakın yaklaştırmayı, düşündüremezsiniz bile. Bu karakter noksanlığı ile yaşamaya alışık insanları, ancak onların haz etmediği birtakım davranışları kendilerine göstererek düşünmelerini sağlayabilirsiniz. Elbette bu yaklaşım da onların kendilerine dönüp bakmalarını sağlamaz. Ancak belki mallıklarını bir nebze olsun dizginlemelerine sebep olur. E o zaman ne yapmalı diye düşünelim şimdi… Yok sayıp görmezden gelmeye çalışmak bizim ruh hâlimize iyi gelir mi? Belki bunu başarabilecek bazı insanlarda işe yarar bu durum. Ancak benim gibi titiz ve detaycı insanlar için bunu başarmak neredeyse imkânsız! Burnunuzun dibinde, aynı alanda iletişim kurmaya mecbur olduğunuz çeşitli “mallara” karşı sabırla nereye kadar gidebilirsiniz?

​Evet, ben ve benim gibi olanların işi bir hayli zor. Fakat bu süreçte en çok zarar görecek olan bizlerin bir yöntem bulması da şart. Aramaya devam o zaman…

​Huzurla uyu sevgili dostum.

​Görüşmek üzere.

İsimsiz gezegen / Osman Erim

 

Bu gezegenin içinde tek yaşayan benim; bir de senin isminle yankılanan uğultular var.

Ve dünyanın yalnızlığından farksız burası, lüzumsuz kalabalıklarla doldurulmuş.

​Ki burada zaman, hep gece. Lambaları, ışıkları kesilmez; söndürmek yasak. Çünkü yokluğunun canavarları karanlığı sever.

​Yerdeki toprak çiçek vermez; ne kadar kazarsan kaz, hep bir asfalt kokusu…

​Soğuğu, senin sıcağını tanımaz, bilmez. Karanlığı saçlarınca kara; isimsiz bir gezegen, sensiz dönmeye üşenir gibi…

Neden sağda değil de solda sıfır kalmak deriz?

​”Solda sıfır kalmak” diye bir deyim vardır. Kıyaslama yaparken illaki en az bir kez kullanmışsınızdır bu deyimi. “Anlamı olmamak”, “değersiz olmak”, “sönük kalmak” gibi anlamlar verir.

​Ancak benim aklıma takılan iki şey var: Birincisi, bu sözü kim ve hangi anda kullandı ilk kez?

​İkincisi; neden sağda değil de solda sıfır kalınır?

​Ben şimdi bu deyimi herhangi bir arkadaş ortamında, bir sohbette “sağda sıfır kalır” şeklinde kullansam; biri de çıkıp “Yahu kardeşim, o deyim ‘sağda değil, solda sıfır kalır’ şeklinde söylenir” derse, ben de ona “Nedenmiş o?” şeklinde bir soruyla karşılık versem… O kişi acaba nasıl bir mantık kurup bana cevap verir, çok merak ediyorum. 🙂

​Sanırım deneyeceğim! 😉

Dijital camın arkasına bakmak

Toplum, beklemeye de bekletilmeye de hiç bu kadar müptela olmamıştı. Arza talep sevdamız doruk noktasına ulaşmışken; herkesleşerek, ortak müştereklerde türlü algı yönetimlerine kapılarak, hatta daha doğrusu aldanarak 16:9 formatında bir cam ekranın arkasına, burnumuzu yapıştırmış vaziyette bakıyoruz.

​Herkesin her şeyi temelsiz, desteksiz bir şekilde; art ya da iyi niyetli bir biçimde paylaştığı sanal bir dünyayı kendi gerçek dünyamızla yer değiştiriyoruz. Çünkü sanalın uçsuz bucaksız, herkesi tavlayan eğlence ve tavsiyeleri bize daha renkli ve heyecan verici geliyor.

​İşte Timoléon Marie Lobrichon’un “Oyuncakçı Vitrini” tablosu bana bu düşünceleri ürettiriyor. Sadece oyuncağa odaklı çocuklara benzeyen milyarlarca koca insan! Ödül ve başarı peşinde koşan ancak zora, zahmete zerre bulaşmak istemeyen kolaycı milyarlar…

​Hepimize kolay gelsin!

Timoléon Marie Lobrichon / Oyuncakçı vitrini tablosu

 

Sadece yılınbaşını kutlama zamanları..

​”Yıllarca Noel (Christmas) imgelerini; çam ağaçlarını, ışıkları ve o meşhur kırmızı kostümleri sanki evrensel bir ‘yılbaşı paketi’ymiş gibi üzerimize boca ettiler. Toplumun bu iki kavramı—yani dini bir bayram olan Noel ile takvimsel bir geçiş olan yılbaşını—birbirinden ayırmaya başlaması, aslında bir bilinç sıçraması. Artık o ışıltılı reklamlar, ekonomik gerçekliklerimizin ve hayatın içindeki o ağır temponun yanında biraz ‘sırıtıyor’, biraz da samimiyetsiz geliyor.

​Belki de bu bir sadeleşme işaretidir. Bir yılı bitirip diğerine başlarken markaların çizdiği o ‘alışveriş yaparsan mutlu olursun’ masalına eskisinden daha az inanıyoruz. İthal süslerin altındaki boşluğu sorgulamaya başlamak, kendi kültürümüze ve özümüze dönmek için atılmış minik ama kıymetli bir adım. Reklamlardaki geyiklerin yerini biraz daha sükûnet, biraz daha gerçeklik alıyorsa; bu, yılbaşının ‘tüketim’ değil, bir ‘düşünce’ dönemine evrildiğinin en güzel kanıtıdır.”

​Sizce bu durum, genel hayat tarzımızda da “daha az şaşa, daha çok öz” dönemine girdiğimizin bir işareti olabilir mi?

Yeni yıldan beklentiniz sorulacak. Söylemeyin!

Yeni yıldan beklentileriniz sorulacak. Söylemeyin!

​İlla bir şeyler söylemeniz gerekirse klişe laflar edin: “Yeni yıl hepimize güzellikler, barış, sağlık getirsin” gibi… “Yeni yıl, yeni umutlar demektir” diyecekler; inanmayın! Yeni yıl dahil kimseden karşılıksız bir mucize beklemeyin. “İyi bir şeyler ancak yeni yıl ile birlikte gelir” diyenlere bıyık altından gülün ve “he he” deyin.

​Piyango biletine yatıracağınız umutlarınız, harcadığınız paradan daha büyük bir ziyan; oynamayın!

​Geleceğe yatırım önemli ama lütfen abartmayın. Elinizden gelenden fazlası için kendinizi yırtmayın. Bu dünya için gösterilen aşırı gayretin, çoğu zaman müsriflikten ibaret olduğunu bilin.

​Büyük kutlamalar yapmak için yılbaşını veya özel günleri beklemeyin. Vadenin ne zaman dolacağını bilmiyorsunuz. Eğer içinizden kutlamak geliyorsa, bir sebep bulun ve en kısa sürede yapın. Hayat, takvim yapraklarının değil, anlık kararların toplamıdır.

​Toplumda sürü psikolojisinin ağır bastığı bu günlerde, sürüden kısa bir süre ayrılın ve kendinizle küçük bir muhasebe yapın: “Geçen yılbaşından bu yana, kendime ve çevreme gerçekten ne kattım?” diye sorun.

​Matematiksel takvim yapraklarının değişmesi, size sihirli bir şekilde bir şey kazandırmaz. Ama şunu bilin ki her yıl bedenen ve zihnen biraz daha yaşlanıyorsunuz. Sizi genç ve enerjik tutacak olan sadece besinler değil; asıl zihin huzurudur. Stres seviyenizi düşürün, zihninizi temizleyin.

​Bunların dışında tebessüm etmeyi ihmal etmeyin ve size iyi yıllar dileyenlere nezaketle yaklaşın; “Umarım” demeniz kâfi gelecektir.

​Şimdi, herkesin kendine ve çevresine hakiki anlamda faydalı olacağı bir yıl diliyorum Allah’tan.

​Amin deyin.

Sosyal onaya ihtiyaç / Philip Zimbardo

“İnsanlar genellikle davranış dağarcıklarının iplerini elinde tutan, kendilerinden daha büyük bir gücün varlığının farkına varmazlar. Bu güç sosyal onaya olan ihtiyaçlarıdır. Kabul görme, yani normal ve uygun görünme, uyumlu olma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki yabancıların doğru bulduğu en delice ve sıra dışı davranışlara bile uyum sağlamaya hazırızdır.”

Philip Zimbardo

Amazon bence farklı ( Reklam ve işbirliği yoktur efendim)

Amazon, bence çok farklı. Bunu yazmamın birçok sebebi var elbet. Bu farkları, son bir haftadır Amazon’dan sıkça yaptığım alışverişlerimde daha net fark ettim. Şimdi bu farkları madde madde inceleyelim:

  • ​Arayüz ve Tasarım: Amazon’un sayfa düzeni ve yazı fontları kendine has. Bu sadelik, bana “sahibinden.com”un yıllar önceki o sade ve düz halini hatırlatıyor. Ana sayfa dâhil alt sayfalarda bile gereksiz ışık geçişleri, kayan yazılar veya boğucu ürün resimleri yok.
  • ​Ürün Seçkisi: Amazon’da gördüğünüz ürünler, diğer sitelerdeki gibi birbirinin aynısı değil. Kaliteyi önceleyen bir süzgeçten geçiyorlar; marka bilinirliği çok olmasa da kalite olarak hiç altta kalmayan “seçilmiş” firmalar yer alıyor.
  • ​Pazarlama Dili: TV’de veya diğer sosyal mecralarda sürekli “indirim” diye bağıran reklamlar yerine; prestij ve sempati oluşturan, daha kurumsal reklamlar kurguluyorlar.
  • ​İhtiyaç Odaklılık: Mesela bir şemsiye alacaksınız; diğer sitelerde önünüze onlarca marka çıkarken, Amazon’da 2-3 markanın kaliteli ürünlerini görüyorsunuz. Bu da karar verme sürecini hızlandırıyor.
  • ​Kargo ve Teslimat Esnekliği: Sipariş verirken kargo seçenekleri sunulması harika. Teslimatın hızlı mı yoksa normal zamanda mı yapılacağını seçebiliyor, kuryenin hangi saatler arasında geleceğini görebiliyorsunuz. Evde yoksanız komşuya bırakma seçeneği, farklı bir adrese yönlendirme veya teslimat gününü/saatini erteleme gibi haklar tanıyorlar.
  • ​Paketleme Kalitesi: Amazon, neredeyse tüm ürünlerini kendine has kaliteli bir karton zarf ya da kutuya koyuyor. Kargo elinize geçince kendinizi değerli hissediyorsunuz. Çünkü bu kutular onlar için ek bir maliyet olmasına rağmen, bu maliyetten kaçmıyorlar.
  • ​Hediye Seçenekleri: Almış olduğunuz ürünü, isterseniz hediye ambalajı yaptırıp notunuzu eklemenizi sağlıyorlar.
  • ​Taksit İmkanları: Amazon, seçili gruptaki birçok ürüne peşin fiyatına 9 ve 12 taksit imkânı sunuyor. 9 taksit belki birkaç sitede daha var ama 12 taksit uygulaması oldukça nadir.
  • ​Kişiselleştirme: Giyim bölümünde; marka ve ürünleri önünüze getirmek için cinsiyet, yaş, boy ve kilo gibi verilerinizi isteyerek size en uygun ürünleri zahmetsizce karşınıza çıkarıyor.
  • ​Ürün Bilgisi ve Şeffaflık: Amazon, sattığı ürünlerin özelliklerini detaylı bir şekilde mutlaka ekliyor. Bu, çok önemli bir detay. Amazon ve Hepsiburada dışındaki birkaç alışveriş sitesinde ürün açıklamaları maalesef gerekli itina ile düzenlenmiyor (PTT AVM bu konuda en vasatı).
  • ​Müşteri Hizmetleri: Bir alışveriş sitesinin olmazsa olmazı çözüm merkezidir. Bu konuda bence birinci sırada Amazon (ikinciliğe Hepsiburada’yı koyarım). Canlı destek asistanı ile yazışmaya üşenirseniz “Beni arayın” linkine tıklamanız yeterli; yapay zekâ asistanı sizi anında arıyor ve “Müşteri temsilcisine bağlanmak için şu tuşlara basın” diyerek kolaylık sağlıyor. 🙂
  • ​Prime Avantajı: Birçok ürün için kargo ücreti istenmiyor. Kargo ücreti çıkan bazı ürünlerde ise Prime üyesi olduğunuzda kargo ücretsiz oluyor. Üstelik Prime ile Prime Video izleme olanağı da sunuluyor.

​Velhasıl, iki gündür aklıma gelen ve not aldığım farklılıklar bunlardı. Ben, Amazon’un zaman içinde Türkiye’deki en iyi alışveriş platformu olacağına inanıyorum. Evet, belki diğer siteler kadar devasa bir satış hacmi veya ürün yelpazesi olmayacak ancak ürün kalitesi, kargo hızı, kolay iade garantisi ve düzgün bir Türkçeyle sizi hızlı çözüme ulaştıran temsilcileriyle sektörün en saygıdeğer iyisi olacağına hiç şüphem yok. Müşteriler de Amazon’u diğerlerinden daha üstte ve ayrı bir yerde görüyor.

​Ha, bu yazı için Amazon’dan herhangi bir ücret almadım, bilginize! İyi hizmet sunan kimse onun hakkını vermek istedim; bu hak da Amazon’a sonuna kadar yakışıyor. Bence Amazon’u mutlaka inceleyiniz.