Modern insan, ( yani ne yazık ki biz oluyoruz ) teknolojinin sunduğu imkanlara uymak adına kendi doğasını yeniden tasarlayan, eşsiz bir uyumlanma ustasına dönüştü. Cebimizdeki titremeyen cihazların hayalet bildirimlerine inanmak ya da şarjımız %20’nin altına düşündüğünde hissettiğimiz o varoluşsal kaygı, aslında bu dijital bağımlılığın en ironik tezahürleri olarak hayatımızın merkezine yerleşti.
İnsanoğlu, kendi konforu için yarattığı bu karmaşayı, sanki tamamen kaçınılmazmış gibi kanıksamayı da çok iyi başardı.
Hayatımızın büyük bölümünü çalışarak geçirip, yarın bir gün yaşayacağımız o muazzam geleceğe hazırlanırken bugünü tamamen ertelemeyi nasıl da normalleştirdik, değil mi?
Sabah alarm kurmadan uyanamayıp, o lanetli ses çalınca da kalkmamak için dakikalarca direnmemiz bile aslında bu çabanın en basit kanıtı.
Aynı odada oturup birbirimizin gözünün içine bakmak yerine, sessizce telefonlarımıza gömüldüğümüz o mecburi dijital yalnızlık anları da cabası. Tamamen birbiriyle çelişen absürtlüklerden bahsediyoruz aslında.
Mesela, eve yürüyerek gidebilecekken araç kullanmak, sonra da vicdanımızı rahatlatmak için spor olsun diye yürüyüşe çıkmak, tam da aradığımız ironi!
Çalışırken dinlenmeyi, dinlenirken de yapılacak işleri düşünmekten bahsetmiyorum bile. Bir gün içinde üzerimize yağan yüzlerce reklam mesajı ile boğuşurken, bir yandan da bildirim seslerinin dikkatimizi böldüğü o karmaşada hayatımızı yaşamaya çalışıyoruz. Hepsini geçtim, bir ürünü kullanmadan önce yüzlerce yorum okumak, ya da yüzlerce insanı sosyal medyada takip edip kendi yalnızlığımızın içinde kaybolmak da cabası. Komşumuzun adını bilmezken dünyanın öbür ucundaki tanımadığımız insanların özel hayatlarına kadar her şeye vakıf olmamız da ayrı bir ironi iken, bir kitabın özetini okuyup anladığımızı sanarak bu dijital uyumlanma tiyatrosunu başarıyla tamamlamış oluyoruz.
Platformların dipsiz dehlizlerinde izleyecek bir şey bulmak için kırk dakika harcayıp, sonunda hiçbir şey izlemeden uyumak da bu dijital çaresizliğimizin bir parçası. Şarjımızın yüzde yirmi sınırına düşmesiyle başlayan o hayatta kalma telaşı ise bambaşka bir seviye. Mesajlara verilen o anlık cevap baskısı, görülüp de cevaplanmayan cümlelerin yarattığı o sessiz senaryolar da cabası. Sipariş verdiğimiz ürünün haritadaki yerini dakikada bir kontrol ederek geçirdiğimiz o takıntılı dakikalar da cabası. İş e-postalarının o çığ gibi büyüyen yığınları karşısındaki o vicdan azabını da unutmamak lazım. Ya da evden çıkarken kablosuz kulaklığı unutup tüm gün toplu taşımadaki o dış dünyaya maruz kalmak… Her boş anımızı sanki bir şeyler öğrenmekle doldurmamız gereken o sürekli gelişim baskısı da bizi kendi sessizliğimize hapsediyor. Bulut depolama alanımızın dolmasıyla anı silmeye kıyamayıp para ödemek zorunda kaldığımız o döngü, akıllı saatimizin her an nefes alıp vermemizi dikte etmesiyle iyice ironikleşiyor. Sepette bırakılan binlerce liralık ürünler ve spam aramalar yüzünden telefonunu sessize yaşamaya alışan modern insanın dijitalle olan bu sonu olmayan dansı, aslında kendi yarattığımız o konforlu cehennemin bir resmi gibi.
Kendi yarattığımız bu dijital çarkın içinde, aslında özgürlüğümüzden ödün verip sürekli bir onaylanma arayışıyla ömrümüzü tüketiyoruz. Belki de gerçek bağlantıyı, ekranların ışığı yerine birbirimizin gözünde aramaya başlamamızın vakti gelmiştir; tabii dijital dünya buna ne kadar izin verirse.

