Tanınan Yüzlerin Ardındaki Sessizlik: Eren Kaşıkçı’ya Veda

Tanınan bir yüzün kaybı, ardında derin bir sessizlik ve geniş bir yankı bırakıyor. Eren Kaşıkçı’nın genç yaşta aramızdan ayrılışı, sadece yemek dünyasını değil, onunla bir şekilde yolu kesişen herkesi derinden etkiledi. Acun Ilıcalı’nın “Var mısın Yok musun” ile başlayan ve bugüne dek süren tüm projelerini dönem dönem izlemişimdir. Ancak bu yapımları, kültür, bilgi veya insani açıdan bize bir şey vadetmediğini düşündüğüm için, keyifle veya kendi isteğimle takip etmemişimdir. Tamamen ailemde izleyenlerin etkisiyle veya onlarla otururken mecburen açık olan kanal sayesinde denk gelmişimdir. Ilıcalı’nın bu bu tip yarışmaları, belli bir kesim için sıradan insanların şöhrete giden yolu açsada, ünlülerin sönen yıldızlara daha fazla getiri sunmuştur. Aynı zamanda eski yıldızların tekrar parlatılması için bir fırsat sunulur bu yarışma konseptinde..

Neyse asıl mevzuya döndüğümüzde, ölümün hayatlarımıza dokunuşunun etkilerini hepimiz farklı açıdan değerlendiririz. Sıradan vatandaş olarak ölenler, ünlü olup ölenler, yakınlarımızdan ölenler bize hep farklı üzüntüler katar. Ve yine ilginçtir ki tanınmış ünlü bir ölümüne verilen tepkiler genelde daha sesli konuşulur gündemde. Ancak hep ailesi bilir, bu acının en dayanılmaz ağırlığını. Son olarak kaybettiğimiz Eren Kaşıkçı’nın annesi, eşi ve çocuğuna sabırlar diliyorum. Kaşıkçı’nın mekanı da cennet olsun inşallah.

Çizgi Filmlerin Gizli Sosyolojisi: Minyonlar’ın İtaati mi, Şirinler’in Demokrasisi mi?

 

Bugün kızımla beraber serinin son filmi olan “Minyonlar ve Canavarlar” filmine gittik. Film, her zamanki gibi iyiliğin kazandığı bir son ile bitti. Ama filmin temelini ve ama düşünceyi son beş filmi birden izlemiş biri olarak şunu fark ettim: Minyonlar kendi içlerinden sağlam, görünür, çok güçlü bir lider seçmek yerine bir yere ait olup, iyi bir lider seçip onun altında hizmet etmek istiyorlar.

​Bu lideri seçerken ne yazık ki özellikle gözü kara, cesaretli kendilerinden daha akıllı bir sahip arıyorlar. Ve doğrudan düzgün karakter olmasına özen iyi liderler bulmak yerine, aslında kötü diye tabir edebileceğimiz, ama sonrasındaki süreçte içlerindeki iyiliği görebildikleri liderleri seçiyorlar. ( Bu durum hep filmin ortasında ortaya çıkıyor. Benzer sosyolojik içerikli bir başka bir animasyon olan Şirinler’i düşündüğümde, onlar da ayrı bir düzen içinde yaşıyorlar, ama onların liderleri kendi içinden çıkan Şirin Baba.

​Şirin Baba, eninde sonunda onlara doğruyu öğretiyor, ama onlar da bazen Şirin Baba’ya eksik yönlerini görüp ögretici konumuna yüksel biliyorlar. Yani Şirin Baba’nın öz eleştiri becerisi de yüksek olduğundan hatalarını görüp ders çıkarabiliyor kendine.

​Minyonlar’ın karakterlerine baktığımızda ise, Şirinler’deki gibi her bir karakterin ayrı bir özelliği yok. İçlerinde zeka olarak, yetenek olarak çok az sayıda yönlendirici karakter var. Minyonlar’ın temelde saf, fedakar biraz korkak ama ortak düşünce ile bir araya geldiklerinde çok cesaretli olduklarını da belirteyim.

​Tam bu noktada itaat, toplum ve sadakat konusunda ünlü düşünürlerin de önemli görüşlerine yer vermem lazım. Mesela Konfüçyüs, “Eğer insanlar sadakat ve samimiyeti ilke edinir, kendilerine denk olmayanları dost seçmezlerse, ilerlerler” der.

​John Locke ise bireysel özgürlük ve toplum sözleşmesi üzerine fikirleriyle bu konuyu destekler. Thomas Hobbes toplumun düzeni için mutlak bir otoriteye itaatin şart olduğunu savunur.

​Velhasıl kelam, Minyonlar’ı izleyin, izlettirin çocuklarınıza. Hem keyifli vakit geçirin hem de bu dostluğun, birlikte bir opmanın, sadakatin ve masumiyetin ve lider kavramının değerini bir kez daha hatırlayın.

Aşkın Reyonu: Pembe Sepet Fenomeni

Finlandiya’da başlayıp dünyaya yayılması muhtemel o sosyal deneyi, yani bekarların flörte açık olduğunu gösteren pembe sepetler uygulamasını duydunuz mu bilmiyorum ama ben de az önce bir haber sitesinde gördüm.

​Düşünsenize, bu uygulama Türkiye’de olsa Migros veya Carrefour gibi devasa mağazalar tam bir aşk arenasına dönerdi. Ama BİM veya A101 gibi üç harflilerde o sıkışık reyon aralarında herhalde muazzam bir izdiham olurdu!

​Markette sadece üç tane kız olduğunu, yirmi tane erkeğinse elinde pembe sepetle dolaştığını gözünüzün önüne getirin bir hele. Aman Allah’ım! tam bir komedi 🙂

Ayrıca flört arayan herkes bir manken edasıyla süslenir, püslenir, havada parfüm kokuları uçuşur ve herkes bir tarza bürünüp market reyonlarında volta atardı.

​Sepete giriş ücreti koyan market ve yöneticilerinin sepet başına iki yüz lira aldığını düşünün. Neden? Çünkü içeri girenler sadece sohbet edip alışverişi unutmasınlar diye, bizim Türk aklı bu kârı, bu parayı mutlaka almaya çalışırdı!

Bir de bu sepetlerle tanışıp evlenen çiftlerin düğünlerine çelenk gönderilirdi; böylelikle firma sahipleri düğün salonunda marketlerinin de reklamını yapmış olurdu. Hatta evin oğlu/kızı flört etmek için giyinip annesine seslenip, “Anne, marketten bir şey lazım mı?” diye sorardı. Annesi de, “Yok oğlum/kızım,” deyince, “O zaman gideyim kendime bir çikolata alayım, sen de ister misin?” diye üstelemesi işin tuzu biberi olurdu!

İtiraf edelim, tam bir Türk aklıyla düşünülmüş bir pazarlama harikası olurdu bu iş! Bakarsınız ileride market koridorları gerçekten birer aşk arenasına dönüşür. Ve yine belki de çok yakında bu renkli sepetleri ellerinde taşıyan insanları sık sık görmeye başlarız marketlerde..

Sosyal Medyadaki Algı Oyunları ve Clickbait Tuzakları

Sosyal Medyadaki Algı Oyunları ve Clickbait Tuzakları

​Günümüzde sosyal medyada karşılaştığımız birçok haber başlığı aslında çok ciddi bir kandırmaca barındırıyor. Haberlerin içeriğini değiştirerek ya da deepfake gibi ileri teknolojiler kullanarak ünlü isimlerin veya devlet başkanlarının asla söylemedikleri şeyleri sanki söylemişler gibi yansıtıyorlar. Dikkat edin, bu tip sansasyonel haberler bilinen, güvenilir haber sitelerinde değil, daha çok tıklanmaya ihtiyacı olan, takipçisi az olan ve marjinal olarak adlandırılan platformlarda yayınlanıyor.

​Örneğin, daha on dakika önce Elon Musk’ın İslamiyet ve Müslümanlarla ilgili bir videosuna denk geldim. Videoda sanki kendi konuşuyor gibi görünüyordu ve Müslümanlara karşı olduğunu söylüyordu.Hatta tecavüz ve ahlâksızlık ile suçluyordu. Ancak Elon Musk’ı tanıyanlar bilir ki onun için öncelikli dinî daha çok para gibi durur ve ticari çıkarları herşeyin üstündedir 🙂 Eğer bu röportaj doğru olsa müslümanlara da bu kadar hakaret ettikten sonra onlarla iş yapmamayı veya ürün satamayacağını düşünmesi gerekirdi, ki bu da durumun bir kurgu olduğunu gösteriyor.

​Bu tür içeriklerle karşılaştığınızda iddialara hemen inanmamak ve mutlaka kaynağını araştırmak gerekiyor. Benzer yanıltmacalarla karşılaşmamak için internet okuryazarlığını geliştirmeli ve şüpheli durumlarda güvenilir fact-checking sitelerini kontrol etmemiz gerekiyor. Ayrıca yanlış veya yalan haberleri gördüğümüz platformlarda, yorum kısmına gerçekleri yazarak diğer insanları da uyandırmamız gerekiyor. Mesela diğer bir fake haber de yine başka bir haber sitesinde sözde Amerika’da bir yapay zeka şirketinin sunumundaki robotun aniden arızalanıp yere düştüğünü izliyorum. Sonra merak edip başka haber sitelerine girip bakıyorum. Robot Amerika değil de Rusya’da bozulan bir robot olarak karşıma çıkıyor.

Oltalar atılmış sazanlar bekleniyor durumu yani 🙂

VHS Kasetlerden Sokaklara Nostalji Kuşağı

DİMES, gençlerin pek de aşina olmadığı bir nostalji duygusuna oynayarak riskli, ama bir o kadar da yaratıcı bir iş çıkarmış. Z kuşağı, 70’ler, 80’ler veya 90’ların havasından bir hayli uzak olsa da, kampanya o dönemde çocuk olup, ünlü komedyen Baturay Özdemir’in yer aldığı ve dönemin abartılı stüdyo dekorlarıyla bezeli reklamla izleyicileri tam kalbinden vuruyor.

​VHS tadındaki görüntü, stüdyo dekorları, mizahi dili, renkli kostümler ve kızların danslarıyla Grup Vitamin esintileri reklamın temposunu sürekli yüksek tutuyor.

​Her ne kadar 1976 model bir araba 90’lar kurgusuna pek oturmasa da, Murat 124’ün sempatik ruhu nostalji temasını çok güzel tamamlayarak halkı peşinden sürüklemeyi başarmış.

​Sonuçta ambalajlı meyve sularıyla pek aram olmasa da, Dimes’in günümüzün nostalji korsanlığına kapılmadan, o dönemi gerçekten bilen bir ekiple harika bir iş çıkarmış olduğunu söylemek gerekiyor. Hem güldüren hem de “Ah be çocukluğum” dedirten böyle işlere her zaman varız!

( Not: Yazı sadece reklam inceleme amaçlı yazılmıştır. Reklam değildir efenim)

“Yepyeni” Bir Eskilik Öyküsü

“Yepyeni” Bir Eskilik Öyküsü

​Siyasette yeni bir oluşumun sahneye çıkması, sunduğu vaatler kadar ismi ve görsel kimliğiyle de dikkat çekiyor. Ancak geçtiğimiz günlerde kurulan “Yeni Parti”nin ismi —zamanla eskiyeceği için— beyinlerde bir çelişki yaratacak gibi duruyor. İsim yeni olarak devam edecek ama parti eskidiğinde, bu durumun algısal bir uyumsuzluğa yol açması muhtemel olacak sanki.

​Logo tasarımının bu kadar benzemesi, hem tanıdık bir markanın algısına oynayarak hızlı bir aşinalık ve güven hissi uyandırmak hem de geleneksel semboller yerine modern ve dinamik bir imaj çizme çabasının bir yansıması gibi. Dijital çağın hızına ayak uydurarak, özellikle genç ve internetle iç içe olan seçmenlerin gözüne girme hedefi de bu tercihte rol oynamış olabilir. Bence, sıfırdan bir şey üretmek yerine hazıra konmak, partinin yenilikçi olduğunu göstermek yerine aksine özgürlükten uzak bir algı yaratıyor ve eleştirilerin odağı oluyor.

​Bunun yerine, partinin temel ilkelerini yansıtan bir isim ve güçlü bir metafor bulsalardı, seçmenler için daha köklü ve sıcak bir etki yaratırlardı. Ben olsam asla “yeni” ismini tercih etmezdim.

​E madem yetkililer son kararlarını vermişler, bize de çok bir şey dememek düşer. Yeni bir parti olan ama aslında yeni olmayan, eskinin güncelleme almış hali olan “Yeni Parti”, sevenlerine hayırlı uğurlu olsun tabii, ülkemize de… İnşallah kuruluş hedeflerine uygun riayet eden, güven veren bir parti olur ümidiyle diyelim.

Önyargıların gölgesinde bir sevgi hikayesi…

​Sosyal medyada ya da televizyon ekranlarında gördüğümüz o kıvırcık saçlarıyla adından söz ettiren Cucurella hakkında yapılan yersiz eleştiriler, aslında bir babanın evladına duyduğu o eşsiz sevgimin perdesiymiş meğer.

​O saçlar, otizmli oğlu Mateo’nun maçlar sırasında babasını kolayca tanıması için bir işaret.

​İnsanoğlu olarak ne kadar kolay yargılıyoruz, değil mi? Oysa biraz empati kurabilsek, o eleştiriler yerini hayranlığa bırakacak.

​Bir babanın çocuğunun mutluluğu için her şeye katlanabilmesi, hayatın aslında ne kadar özel olduğunu bize bir kez daha hatırlatıyor.

​Dipnot: Kimseyi kınamayın. Bizde bir inanç vardır; kınadığın şey başına gelmeden ölmezsin diye.

​Bravo Cucurella!

Bellingham ve Mbappé Rüzgarı: Unutulmaz Bir Maçın Anatomisi

Futbolseverler yakın zamanda unutulmayacak, tam 10 golün atıldığı olağanüstü bir maç izledi. İngiltere ile Fransa arasında gerçekleşen bu nefes kesici mücadele, taktiksel savaşların ve bireysel performansların tavan yaptığı anlara sahne oldu.

Karşılaşmanın en dikkat çekici hikayelerinden biri şüphesiz Bukayo Saka’ya aitti. Turnuva boyunca daha çok asistleriyle ön plana çıkan ve gol yollarında sessiz kalan genç yıldız, bu kritik maçta sahneye çıkarak hat-trick yaptı. Saka’nın beklenmedik gol patlaması İngiltere’yi ayakta tuttu ve Fransa’nın galibiyet umutlarını suya düşürdü; zira bu performans olmasaydı Fransa maçı çok daha rahat kazanabilirdi.

İngiltere adına Jude Bellingham da muhteşem oyunu ve harika golüyle takımını sırtlayan isim olurken, Harry Kane’in yokluğu da hücum hattında ilginç bir dinamik oluşturdu. Fransa cephesinde ise işler pek istendiği gibi gitmedi. Özellikle ilk yarıda sahada varlık gösteremeyen ve daha sonra oyundan alınan oyuncuların performansları hayal kırıklığı yarattı. İlerleyen dakikalarda Kylian Mbappé’nin önderliğinde gelen müthiş geri dönüş çabaları ve yarattığı tehlikeler maça heyecan katmaya yetse de, Michael Olise ve Ousmane Dembélé’nin kaçırdığı net fırsatlar Fransa’ya pahalıya patladı.

Bu heyecan dolu maç, izleyenlere futbolun tüm güzelliklerini ve dramını bir arada yaşattı. Şimdi tüm gözler rekorların kırıldığı turnuvanın sonraki aşamalarında. Son olarak bi dua edeyim. Messi inşallah Mbappé’nin rekorunu kıramaz. Amin 🙂

Bir Şarkı Nasıl Efsaneleşir? Rocky ve Survivor’ın Başarı Öyküsü

Sinema tarihinin en ikonik anlarından birini düşünün; Rocky Balboa antrenman yapıyor, atmosfer gergin ve o meşhur ritim başlıyor: Tan-tan-tan, ta-ta-tan! Evet, “Eye of the Tiger”dan bahsediyorum. Ama bu efsanevi şarkının aslında Rocky serisinin ilk iki filminde olmadığını, hatta neredeyse hiç var olmayacağını biliyor muydunuz?

​Geçtiğimiz günlerde karşıma çıkan bir bilgi beni oldukça şaşırttı ve sizinle paylaşmak istedim.

​”Another One Bites the Dust” Yerine…

​Sylvester Stallone, Rocky III filminin o unutulmaz açılış sahnesi için aslında bambaşka bir şarkı hayal etmiş. İlk tercihi, Queen’in o dönem listeleri altüst eden “Another One Bites the Dust” parçasıymış. Ancak şarkının kullanım hakları konusunda bir anlaşmazlık yaşanınca, Stallone arayışa geçmiş.

​İşte tam bu noktada, arkadaşı olan Survivor grubuna gitmiş ve onlardan film için “özel bir şeyler” yapmalarını istemiş.

​Birkaç Günde Gelen Başarı

​Survivor grubu, filmin kaba kurgusunu izledikten sonra öyle bir odaklanmış ki, “Eye of the Tiger”ı sadece birkaç gün içinde bestelemişler. Stallone demoyu dinlediği anda büyülenmiş; o kadar beğenmiş ki, şarkının final stüdyo kaydı bile bitmeden filmin kurgusunda kullanmaya başlamış.

​Sonuç mu? Şarkı Billboard Hot 100 listesinde 6 hafta boyunca zirvede kaldı, dünya çapında bir marşa dönüştü ve Survivor grubunun kariyerindeki en büyük başarı oldu.

​Neden İlk Filmlerde Yoktu?

​Birçok kişi “Eye of the Tiger”ı tüm Rocky serisiyle özdeşleştirse de, aslında şarkı sadece üçüncü filmle hayatımıza girdi. Rocky (1976) ve Rocky II (1979) filmlerinde antrenman sahnelerinin ruhu tamamen başkaydı; o dönemde akıllarımıza kazınan parça, Bill Conti imzalı “Gonna Fly Now” idi.

​Sinemanın müzikle nasıl bu kadar güçlü bir bağ kurabildiğine her zaman hayran kalmışımdır. Sizin Rocky denince aklınıza gelen ilk parça hangisi? “Gonna Fly Now” mı, yoksa “Eye of the Tiger” mı? Yorumlarda buluşalım!

Adioz, Mauro Emanuel İcardi Rivero

Mauro Icardi’nin Galatasaray’dan ayrılışı, gerçekten bir dönemin sonu oldu. Hagi gibi büyük bir yıldızın ardından ben de Icardi’nin son on yılda popüler yıldızlardan biri olarak tarihe geçtiğine inanıyorum. Kulübün paylaştığı veda metninde belirtildiği üzere, o artık sadece kulüp tarihine adını altın harflerle yazdıran değil, aynı zamanda kulübün unutulmaz efsaneleri arasında sonsuza dek yaşayacak bir değere dönüştü. Ufak kızıma hediye ettiğim Icardi’li forma, bizde senden kalan bir hatıra kalacak artık.

Aslında İcardi’ninOsimhen gibi bir yıldızın varlığı sebebiyle ayrılacağı zaten belliydi ve tahminler, bundan sonra nereye gideceğinin Avrupa’nın orta kalite takımları, Arabistan veya kendi ülkesindeki köklü kulüpler üzerinde yoğunlaştığı yönünde. Icardi, son dört yılda Galatasaray’da üst üste Süper Lig şampiyonlukları yaşadı, Türkiye Kupası ve Süper Kupa zaferlerine ortak oldu ve gol krallığı sevinci yaşayarak takımına çok önemli katkılar sağladı. Gerçekten Icardi, sen büyük bir yıldızsın kardeşim. Türkiye’de birçok çocuğun Galatasaraylı olmasına büyük katkın var. Gerek gollerin, gerek gol sevincin, imajın, sosyal medyadaki paylaşımların, Galatasaray’a olan aidiyetini kimse unutamaz. Belki önümüzdeki otuz-kırk yıl içinde Galatasaraylı olacak bir sürü taraftarı, tek başına sen kazandırdın. Umarım yolun açık olur, Galatasaray’ı hiç unutmazsın, inan Galatasaray seni hiç unutmayacak.

Havalar Nasıl Olursa Olsun: Bir “Squall Line” Panik Hikayesi

Çocukluğumun TRT ekranlarını hatırlıyorum; tek kanallı o güzel yıllar. Hava durumu bültenlerinde, Türkiye haritasının önünde duran, hiç abartıya kaçmadan, sakin bir ses tonuyla bilgi veren sunucularımız olurdu. Her bölgeden 3-4 ilin sıcaklık değeri ekrana yansır ve bülten biterdi. Kimse ekran başında “Eyvah, sıcaklar geliyor, yandık, bittik, biz!” diye feryat etmezdi. Hatta o meşhur haber spikeri Esra Uğur’un sesi kulaklarımda: “Havalar nasıl olursa olsun, sizin havanız yerinde olsun!”

​Ah, ne güzel günlerdi… Sonra yıllar geçti; nüfus arttı, trafik yoğunlaştı, hayat konforumuz değiştikçe, haber bültenlerinin de “kimyası” değişiverdi. Artık her şeyde bir mübalağa, her şeyde bir sululuk var. Bugün haber bültenleri artık çok kısa, sunucuya bile gerek duymuyorlar. Lakin hava biraz fazla sıcak mı oldu ya da aniden soğudu mu? İşte o zaman şenlik başlıyor! Ana haber bültenlerinde, muhabirlerin vatandaşla yaptığı o meşhur “sıcağı/soğuğu nasıl buldunuz?” röportajlarını izliyoruz. İnsanlara adeta panik gazı vermek, izleyicinin tansiyonunu yükseltmek ana görev haline gelmiş.

​Hele o yeni trend yok mu? Her fırtınaya, her sıcak dalgasına yabancı isimler takmak… Eskiden benim aklımda kalan tek sıcak hava ismi “El Nino” idi; gerisini hatırlayan beri gelsin. Şimdi ise bir hava durumu haberi çıkıyor, “4-5 derece düşecek, 2-3 gün sağanak sürecek” diyorlar. Olay bundan ibaret! Ama durun, bir de isim verelim: “Squall Line”. E hayırlı olsun, artık bizim de bir Squall Line’ımız var! Haydi, şimdi hep beraber panik yapalım, let’s go!

​Peki, neden bu hale geldik? Dijitalleşmeyle birlikte haber siteleri ve kanallar, tıklanma uğruna insanların korku ve panik duygusunu beslemeyi “profesyonellik” sanır oldu. “Sıcaklık 5 derece düşecek” dendiğinde kimse heyecanlanmıyor ama “Kavurucu sıcaklar geliyor, hayat felç olacak!” dendiğinde parmaklar hemen “tık” diye o linke gidiyor. Bu yapay felaket senaryoları, ne yazık ki halkın haberciliğe olan güvenini de törpülüyor. Artık gerçekten önemli bir olay yaşansa bile, insanlar “Yine mi mübalağa ediyorlar acaba?” diye geçip gidiyor.

​Sonuç olarak; medya bize sürekli bir yerlerde bir felaket yaşanacakmış gibi hissettirerek tetikte tutmaya çalışsa da, biz o eski günlerin dinginliğini özlüyoruz. Medyanın pompaladığı bu suni “Squall Line” paniğine inat, kendi havamızı, kendi huzurumuzu korumak galiba en doğrusu. Ne demişler; dışarıdaki fırtına ne kadar şiddetli olursa olsun, içerideki havanız yerinde olsun!

“Kuzeyin Soğuk Kralı : Haaland”

Dün geceki maçın atmosferi gerçekten fenaydı. Brezilya taraftarı müthişti. Norveçliler de galibiyete inanıyordu ama Brezilya’ya bir şekilde kaybedeceklerini düşündükleri için yenilseler bile çok üzülmezlerdi, “Brezilya’yı yeniyoruz ya, sıradan bir takıma yenilmiyoruz” derlerdi. Bu da her zaman taraftara teselli veren bir açıklamadır diğer takımlar için.

​Şimdi öncelikle bi kere, atanınız Haaland, kaleciniz Örjan Nyland’sa ve muhteşem iki kurtarış yaparak takımı ayakta tutarsa galip gelmeniz çok doğal bir hâle geliyor. Özellikle o yüksekten gelen topu parmak ucuyla dışarı çeldiği toptan bahsediyorum. Bir diğer konuda Ancelotti. Kendisi bugüne kadar istediği her kupayı gittiği her takımlarda almış bir adam. İlk defa bir milli takımın başına geliyor ve o geldiği senede Brezilya eleniyor. Brezilya eleniyo ve herkes şokta. İşin bir diğer acı tarafı Neymar’ın Milli takıma veda edeceği son kupada eleniyor Brezilya.

​Bundan sonra benim gönlüm Norveç’ten yana! Bakalım Norveç nereye kadar girebilecek kupada.”

Instagram Terapistleri: Reçetesiz Reçeteler ve Modern Ruh Sağlığı

Platformlar sayesinde bir sıkıntımız yok gibi görünüyor. Peki, eğitim ve ahlak yönünden besleneceğimiz adres neresi?

​Aşırı bireyselleşmenin bizde doğurduğu sonuçlar neler?

​Toplumsal gelişime giden yolun başı olan kişisel gelişim, eğer tam anlamıyla temin edilemiyorsa; bizler içinde yaşadığımız toplumu neden sürekli eleştirip kınıyoruz?

​Doğru, etik, adalet, merhamet ve vicdan noktasında kendimizi ne derecede eleştiriyoruz?

​İğneyi kendine batırmayan bir birey, topluma neden sürekli çuvaldız batırır?

​Çok fazla soru sordum, değil mi? Sordum, çünkü önce temel sorulara yine net ve çok açık cevaplar vermemiz gerekiyor. Meseleyi sadece insan psikolojisinden kurarak toplum psikolojisini nasıl rehabilite edebiliriz ki?

​Sosyal medyada önüme sürekli psikolog videoları düşüyor. Allah’ım! Bu nasıl bir bilgi bombardımanıdır! Bugün seansı iki bin liradan başlayan terapiler Instagram’da bedava: İzle, dinle ve çöz her problemini… Öyle mi? Haydi oradan!

​Hepsini tabii ki kastetmiyorum; ancak %80’i, alınacak bir beğeni ya da isminin reklamını yapmak için türlü konular hakkında tavsiyeler verip duruyor. Bu durum şuna benziyor: İlaç firmaları bin kişi üzerinde deney yaparak ilaç üretirler, sonrasında milyonlarca kutu hapı dünyaya satarlar. Aynı öyle! Sonra bir vatandaş kalkar, doktora gitmeden, ilacı kullanan bir hasta yakınının tavsiyesi üzerine kafasına göre ilacı kullanır.

​E be kardeşim, belki sende o hastalık yok! Neden kafana göre alıp kullanıyorsun?

​İşte bizi, birtakım psikolojik hastalıklara sahip olduğumuzu düşündüren o videolar, postlar ve hikâyeler… Oysa psikoloji dediğimiz şey, zaman içinde sürekli değişen, evrilen düşünce ve davranışlarla dolu. Bundan daha doğal ne olabilir?

​Ancak şu Instagram’da inanın, mevcut psikolog videolarının çeyreği kadar bile sosyolog videosu yok. Neden? Çünkü varsa yoksa bizim psikolojimiz ve sağlığımız. Dünya toplumlarının insanları belki de tarihte hiç olmadığı kadar bireyselleşip yalnızlaştı. Bence artık şu kişisel gelişim geyiklerine bir ara verip, devletlerin insanlarını toplumca gelişimi destekleyen platform ve prensipler etrafında toplaması gerekiyor.

​Bir insan ne kadar gelişirse gelişsin; yozlaşmış, değerlerine yabancılaşmış, tek derdi konfor ve ekonomi olan bir toplumda nasıl huzurlu ve mutlu olabilir?

​Ortak bir ülküsü olmayan, sürekli “Dünya nereye gidiyor kardeşim?” sorusunu sorup sonra susan ümitsiz bir toplumun geleceğinin aydınlık olmasını kim, niye bekler?

​İş tamamen devlette. Bu iş halkı aştı artık!