Duvarlardaki Sessiz Çığlık: Peki Sen Şükredenlerden Misin?

“Sonra o da bana sordu; Peki sen şükredenlerden misin?”

​Aslında ne kadar sade, değil mi? Ama bir o kadar da ağır bir soru. Hayatın koşturmacası içinde, günlük telaşların ve bitmek bilmeyen dertlerin arasında kendimize sormayı en çok unuttuğumuz soru belki de bu.

​Hayat bize hep eksiklerimizi gösterir. Daha iyi bir iş, daha konforlu bir ev, daha hızlı bir araba ya da sadece yarının kaygısı… Gözümüz hep “olmayanlarda” takılı kalır. Elimizde olanların, nefes alabiliyor olmanın, sevdiklerimizin varlığının ya da sadece başımızı sokacak bir çatının altındayken içtiğimiz bir bardak sıcak çayın konforunu kaç kez fark ederiz? Çoğu zaman varlığın kadrini, ancak onu kaybettiğimizde anlarız. İşte duvardaki o yazı, tam da bu körleştiğimiz anlarda yüzümüze sert ama şefkatli bir tokat gibi çarpar.

​Asıl şükür, işler belalardan sıyrıldığımız zaman söylediğimiz şükür değil. Her şey iyi giderken, her şey rutinken, normalken söylediğimiz şükür. Çünkü bir belanın defni ya da bir kaza sonrasında atlattığımız her badirede zaten şükrediyoruz. Ama önemli olan, o normal zamanda önemsemediğimiz, rutin anlarda şükrü her zaman görev edinmek.

​Şükretmek, sadece her şey güllük gülistanlıkken “Çok şükür” demek değildir bence. Asıl şükür, fırtınaların ortasında savrulurken bile “Hâlâ umudum var, hâlâ ayaktayım” diyebilmektir. Hayatın getirdiği yükler omuzlarımızı ezdiğinde, bardağın boş tarafına bakmaktan vazgeçip doluya ya da hiç değilse damlalara odaklanabilme becerisidir.

​Aynı zamanda şükretmek bize Allah’tan ümit kesilmeyeceğini de gösterir. Çünkü inanan bir insan hiçbir zaman Allah’tan ümidini kesmez.

​O yüzden, bugün bu yazıyı okurken ya da biri sana bi an sorarsa, küçük bir mola ver ve kendine aynı soruyu sor:

​Gerçekten şükredenlerden misin?

​Belki de her şeyi akışına bırakıp, sahip olduğumuz küçük güzelliklere “İyi ki varlar” deme vaktimiz gelmiştir. Kim bilir?