Hepimiz zaman zaman söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan insanlarla karşılaşımışızdır.
Meselâ bu tiplerden biri de Jean-Jacques Rousseau.
Eğitim üzerine yazdığı eserlerle çığır açan, çocukların doğasına saygı duyulması gerektiğini savunan bir düşünürün, kendi öz çocuklarına ne yaptığını öğrendiğimde gerçekten büyük bir şok yaşadım. İnstagram da gezinirken kitap penceresi isimli bir sayfada gördüm bu bilgiyi. Başta inanmadım. Çünkü sosyal medyada ki her bilgi teyide muhtaçtır. Sonra ufak bir araştırma ile emin oldum. Herif gerçekten çocuklarının tamamını ölüme terk etmiş! Şimdi bu yazıda, çocuk eğitiminin öncüsü sayılan Rousseau’nun kendi hayatındaki o büyük çelişkiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Rousseau’nun bu sarsıcı hikâyesi, Paris’te yaşadığı dönemde Thérèse Levasseur adında bir kadınla tanışmasıyla başlıyor. Thérèse zamanla onun hayat arkadaşı olmuş ve ilerleyen yıllarda evlenmişler. Rousseau’nun kendi aktardıklarına göre, yaklaşık 1746 ile 1752 yılları arasında Thérèse beş çocuk dünyaya getirdi. Ancak hikâyenin acı ve karanlık tarafı tam da bu doğumlarla birlikte şekillenmeye başladı.
Tüm bu yaşananlar bir tarihçi iddiası ya da kulaktan dolma bir dedikodu değil; olayı bize doğrudan anlatan kişi Rousseau’nun kendisi. Yazar, meşhur İtiraflar adlı eserinde beş çocuğundan da açıkça söz etmiş. Rousseau’nun anlattığına göre, doğan çocukların tamamı doğumlarından çok kısa bir süre sonra Paris’teki bir kimsesiz çocuklar kurumuna, yani Hôpital des Enfants-Trouvés adı verilen terk edilmiş bebeklerin kabul edildiği bakımevine bırakılmış.
Peki bu herif bu bebekleri nelerin beklediğini biliyor muydu? Muhtemelen evet. Çünkü o dönemde bu tür kurumlardaki koşullar son derece ağırdı, hastalıklar yaygındı ve bebeklerin hayatta kalma ihtimali oldukça düşüktü. Nitekim Stanford Encyclopedia of Philosophy bu durumu özetlerken, 18. yüzyıl Fransa’sında bir çocuğun bu kurumlara bırakılmasının onlar için neredeyse kesin bir ölüm anlamına geldiğini vurgulamış. Çocukların kesin akıbeti bugün bile tam olarak bilinmiyor; bu yüzden “beşi de kesin öldü” demek tarihsel olarak doğru olmasa da, durumun ne kadar vahim olduğu ortada.
İşin en aldatıcı ve çelişkili kısmı ise tüm bu olaylardan birkaç yıl sonra gerçekleşti. Takvimler 1762’yi gösterdiğinde Rousseau, belki de pedagoji tarihinin en önemli eserlerinden birini yayımladı: Émile ya da Eğitim Üzerine. Kitabında eğitimde devrim yaratacak harika fikirler savunuyordu. Ona göre eğitim, çocuğun doğal gelişimine kesinlikle uygun olmalıydı; çocuklar sadece emir dinleyen pasif figürler olmamalı, ezberci eğitim terk edilip çocuk deneyerek ve keşfederek öğrenmeliydi. Ancak ne acıdır ki, eğitimde çığır açan ve çocuğun doğasına saygı gösterilmesini savunan bu adam, kendi beş çocuğunun hiçbirini büyütmedi ve onlara tek bir gün bile babalık yapmadı.
Bir yanda çocuk eğitimine yön veren dahiyane teoriler, diğer yanda yetimhane kapısına bırakılan beş bebek…
Peki sen bu konuda ne düşünüyorsun şimdi? Çocuklarına zerre merhamet etmeyen, onları başından atan bir düşünürün eserlerini değerlendirirken, kendi özel hayatındaki bu büyük çelişkiyi göz önünde bulundurmalı mıyız? Yoksa “aman canım, adam yapmış bir hata, önemli olan bize açtığı o ufuk” gibi aptalca bir kabule mi yaslanmalıyız?

