Sayaç Sıfırlandığında Yüzleşeceğim Ben

Geçen gün Instagram’da karşıma çıkan bir psikoloğun, Nietzsche’den esinlenerek sorduğu bir soru üzerine uzun uzun düşündüm. Kendisine yöneltilen o soruyu kendi içimde cevapladım ve ardından bu cevabın üzerine epey kafa yordum, tekrar tekrar…

​Hayatımı tamamen aynı şekilde, en ufak bir detayı bile değişmeden sonsuz kez yeniden yaşayacak olsaydım, bunu kabul eder miydim (eğer Allah’a ve ahiret gününe inanmasaydım)?

​Diyelim ki “Evet” dedim… Böyle bir kabulden tam olarak nasıl bir memnuniyet devşirebilirim? Aynı acıları, aynı kırgınlıkları, aynı hataları tekrar tekrar yaşayacak olmayı bilmek… Belki de buradaki memnuniyet, hayatın kusursuz olmasında değil; acısıyla tatlısıyla yaşadığımız her anı, başka türlü olamayacağını idrak ederek kucaklamakta saklıdır. Friedrich Nietzsche’nin Amor Fati dediği o derin kabulleniş gibi: Kaderini, onu değiştirmeye çalışmadan, varoluşun tamamına “Evet!” diyebilme cesaretiyle sevmek.

​Peki ya diyelim ki “Hayır” dedim… “Hayır” demek, bu hayatın kontrolünün tamamen bizde olduğunu gösterir mi? Bunu kim, nasıl ispatlayabilir? Çoğu zaman kontrol sandığımız şey, akıntıya karşı kürek çekerken hissettiğimiz kas yorgunluğundan ibaret değil mi? İrade adını verdiğimiz o his, belki de sadece bize sunulan sınırlar içinde oynadığımız küçük bir oyundur.

​Bana göre yaşam; mümkünler dahilinde bize imkanlar sunan, zamanı durmaksızın tüketen bir geri sayım sayacı. Zaman akıp giderken, aldığımız kararların ne kadarının bize ait olduğunu, ne kadarının bir zorunluluktan ibaret olduğunu tartışmanın pek bir anlamı kalmıyor.

​Çünkü sayaç sıfırlandığında, hepimiz kaçınılmaz olarak o sayaç içindeki “ben” ile yüzleşeceğiz. Önemli olan, o an geldiğinde geriye dönüp bakmak değil; sayaç işlerken, o sahnenin içinde ne kadar sahici durabildiğimiz.

Kurşuni Renkler: Yası ve Anıları Fısıldayan Bir Melodi.

Bazı şarkılar vardır, sadece bir melodiyle kalmaz, ruhun ta derinindeki anılara dokunur. Sezen Aksu’nun “Kurşuni Renkler”i de tam olarak böyle bir eser. Yıllar içinde pek çok değerli yorumcudan dinledik bu şarkıyı ama Göksel’in yorumundaki o içtenlik, beni alıp bambaşka bir yere götürüyor. Çoğu zaman bir ayrılığın, biten aşkın hüznü gibi algılansa da, bence bu şarkının asıl ruhu, geri dönmeyecek şekilde gidenlerin ardından duyulan o büyük kaybı ve yası fısıldar. Tıpkı yirmi sene önce kaybettiğim babamı hatırlattığı gibi. Her nota, her söz, kaybedilen bir sevgiliden ziyade, zamansız bir vedanın sessiz çığlığı sanki. Sanatın gücü işte burada devreye giriyor; herkesin kendi hayatından, anılarından parçalar bulup, şarkıyı kendine göre anlamlandırması onu daha da ölümsüz kılıyor.

Vitrin Savaşları: Komşunun Bahçesinden Borç Sarmalına

Kimse sabah kalkıp, “Bugün kendimi biraz borçlandırayım da neşem yerine gelsin” diye güne başlamıyor. Ama çevre, bize neyin normal, neyin anormal olduğunu o kadar sessiz ve derinden öğretiyor ki, bu akıntıya kapılmamak neredeyse imkansız.

​Eskiden, yani o masum 80’lerde kıyas yapacağımız şeyler ne kadar da sınırlıydı. Lüks dediğin, ciklet paketlerinden çıkan o hayali arabalar, uzaktan uzağa hayran olduğumuz artistlerdi. Şimdi ise durum vahim; kıyaslama artıkBurnumuzun dibinde, hatta cebimizin içinde!

​Sokakta yürürken yanımızdan geçen o 20 milyonluk arabalar, kuryelik yaparken girdiğimiz o sitelerdeki üç havuzlu villalar, parka götürdüğümüz çocukların elindeki iPhone’lar, kulaklarındaki son model kulaklıklar… Hepsi ama hepsi, bize sürekli bir eksiklik fısıldıyor. Sahip olanların hangi bedellerle o noktaya geldiğini araştırmıyoruz bile; sadece sahip olma anına odaklanıp, o ışıltılı illüzyonun peşine düşüyoruz.

​Bir de bizim meşhur “Borç yiğidin kamçısıdır” lafımız var. Yıllarca bu sözü, “Hadi oğlum, durma, borca gir, risk al, koştur” diye yorumladık. Oysa o kamçı, mecazi değil, bildiğin acı veren, cezalandıran bir mekanizma. Kamçıyı yedikçe canın yanıyor, bağırıyorsun ama iş işten geçmiş oluyor. Biz ise bu sözü, sanki hayatın tek kuralıymış gibi baş tacı edip, sonu görünmeyen borç sarmallarına büyük bir hevesle dalıyoruz.

​Sonuçta ne mi oluyor? Orta sınıfın o dipsiz kıyaslama kuyu­sunda, hep bir şeyleri tamamlama çabasıyla ömür tüketiyoruz. Komşunun arabası, iş arkadaşının evi, sosyal medyadaki o “mükemmel” hayatlar… Hepsi, bizim kendi gerçeğimize körleşmemiz için kurulmuş birer tuzak. Bu çarktan çıkmanın tek yolu da, dışarının “normal”ini değil, kendi gerçekliğimizi cesurca yazmaktan geçiyor. Yani, anlayacağınız, borçyiğidin kamçısı değil, kendi aklımız ve irademiz bizim tek kurtarıcımız.

Embodied Cognition; Önce sözünü doğrult

Hayatta en çok zorlandığımız ama bir o kadar da sık duyduğumuz o cümle: “İnsan bazen değişmek ister…” Peki, bu değişim masum bir istekten öte, somut bir adıma nasıl dönüşür? Günlerdir kafamı kurcalayan bu soruyu, paylaştığım üç farklı metin ve dünya felsefesinin derin izleriyle harmanlayarak kendi penceremden masaya yatırmak istedim.

​Gelin, kelimelerin bizzat bedenimizde ve ruhumuzda nasıl birer devrim yarattığına birlikte bakalım.

 Dilin ve Bedenin Hafızası: Sözü Doğrultmak

​İlk durakta modern bilimin ve kadim bilgeliğin kesiştiği o büyüleyici noktaya varıyoruz. Bugün modern bilim, “embodied cognition” yani bedenselleşmiş zihin kavramıyla şunu söylüyor: Fiziksel duruşumuz hormonlarımızı doğrudan değiştiriyor; seçtiğimiz kelimeler ise beynimizin ödül merkezini yeniden şekillendiriyor.

​İşin en çarpıcı tarafı şu ki; Kur’an bunu asırlar önce çok net bir ilkeyle özetlemişti: Önce sözünü doğrult, gerisi Allah’tan.

​Burada Alman filozof Friedrich Nietzsche’nin insanın kendini yaratma (üstyapı ve irade) sürecindeki “büyük öğle” kavramı kulaklarımda çınlıyor. Nietzsche, insanın kendi kaderini tayin etmesinde söylemin ve iradenin gücüne dikkat çeker. Benzer şekilde, varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre “İnsan önce var olur, ardından kendini tanımlar” der. Yani “Yapamıyorum” demek, o anki eylemsizliğimizi kalıcılaştırır. Oysa “Deniyorum” veya “Hep böyleyim” yerine “Değişiyorum” demek, varoluşumuza yeni bir yön vermenin ilk adımıdır. Dilimiz, zihnimizin mimarıdır.

 Kalp ile Dil Arasındaki O İnce Çizgi

​İkinci olarak Hasan-ı Basrî’nin şu sarsıcı tespitiyle yüzleşiyoruz:

​“Müminin dili kalbinin arkasındadır, konuşmadan önce kalbine danışır. Münafıkın dili ise kalbinin önündedir, aklına geleni söyler…”

 

​Ve ardından gelen hadis-i şerif uyarıyor: “Dilini doğrultmayanının kalbi, kalbini doğrultmayanının imanı istikamet bulmaz.”

​Bu noktada Stoacı filozof Epiktetos‘un ve antik çağ düşünürlerinin bilgeliği imdadımıza yetişiyor. Stoacılık, içsel dünya ile dış dünyanın uyumunu savunur. Konuşmadan önce durup iç sesimizi dinlemek, modern çağın o gürültülü ve reaktif dünyasında adeta ruhsal bir zırhtır. İngiliz filozof John Locke zihni boş bir levhaya (tabula rasa) benzetir; ben ise dilimizi ve kalbimizi sürekli şekillenen birer tuval olarak görüyorum. Kalp ve dil arasındaki mesafe ne kadar kapalıysa, samimiyet o kadar baki kalıyor.

​ Sahtekârlık mı, Yoksa Öncü Birlikler mi?: Tekellüf ve İsfahânî

​Gelelim en kritik eşiğe: “Ama hissetmediğim bir şeyi yapmak riyâ değil mi?”

​İsfahânî bu soruya adeta su serpen şu açıklamayı yapıyor:

​“Her güzel huy, önce nefse ağır gelen bir taklit olarak başlar. Israr ettikçe, o taklit senin ikinci fıtratın olur. Yani zorlanarak gülümsemek sahtekârlık değil kalbin henüz yetişemediği yere, bedenin öncü göndermesidir.”

 

​Riyâ insanlara iyi görünmek içindir; tekellüf ise nefsi terbiye etmek için gösterilen bilinçli bir zorlamadır. Bu felsefi yaklaşım, Fransız filozof Blaise Pascal‘ın ezber bozan önerisini hatırlatıyor: “Diz çökün, dua edin, inanç kendiliğinden gelecektir.” Pascal burada tam olarak İsfahânî’nin dediğini savunur; beden önden gider, ruh onu takip eder.

​Aristoteles de Nikomakhos’a Etik adlı eserinde erdemin bir alışkanlık olduğunu söyler: “Adil işler yaparak adil, ölçülü işler yaparak ölçülü oluruz.” İçimizden gelmese bile doğru olanı yapma ısrarımız, bir ikiyüzlülük değil; kalbimizin o yüksek mertebeye ulaşması için atılmış cesur birer öncü adımdır.

​Son Söz Niyetine

​Özetle; değişim sihirli bir şekilde bir gecede gelmiyor. O; duruşumuzla, kelimelerimizle, nefsimize yaptığımız o bilinçli zorlamalarla ve kalbimizin önüne geçen dilimizi terbiye etmemizle örülüyor.

​Bugün kendinize küçük bir hediye verin ve cümlelerinizi değiştirmeyle başlayın. Bedeniniz ruhunuza öncülük etsin, bırakın gerisi kendiliğinden gelsin.

Kariyer Hedefim: Sessizce Çürümek ve Profesyonel Bir “Hayal Kırıklığı” Olmak

Merhaba sevgili okur. Veya “okumamayı tercih eden” sevgili okur, ya da bolca kitap alıp kütüphanesini doldurmayı amaç edinen sevgili sadece kitap seven insanlar.

​Bugünlerde herkes bir “kişisel gelişim”, bir “yenilenme”, bir “silkelenip kendine gelme” peşinde. Sosyal medyada sabahın 5’inde kalkanlar, buzlu suya girenler, “yeni ben” yüklemesi yapanlar.kendini karanlık odalarda izdivaya çekip insan detoksu yaptığına inananlar…

Hepsine bakıyorum ve içimden büyük bir Cioran klasiği yükseliyor: “Peki, ne olacak yani?”

​Geçenlerde tatil için gittiğim Edremit’te M. Cioran’ın o şahane eseri Çürümenin Kitabı’na denk geldim. Hemen aldım seyyar seyyar satış yapan bir abiden. Rastgele bir sayfasını açtım ve adam, ( Cioran) oturduğum çay bahçesinde daha kahvemi bile içmeden yüzüme gerçeği çarptı. Sanki hayatımın özetiydi okuduğum satırlar.

​Diyor ki beyefendi: “Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet… geçmişinde bunlardan hiçbiri yok…”

​Valla ne yalan söyleyeyim, okuyunca bir an durdum. Dönüp baktım geçmişime. Büyük bir macera mı? Yok. Firari bir cinnet mi? Nerdeee, en fazla faturaları ödemeyi unuttuğum, ya da geçim derdiyle birikim yapma hevesiyle dolu bir dönem oldu. Yani anlayacağınız, geriye dönüp baktığımda Hollywood filmi olacak bir malzeme yok. Sıradanlığın konforlu (ve biraz da sıkıcı) kucağında yuvarlanıp gitmişim. Cioran haklı; iz bırakmadan kayıp gitme konusunda bayağı yetenekliyim sanırım. Beceriksikliğin bolca yeteğine sahibim fikrimce…

​Hani o “yeni yıla yeni benle giriyorum” diyenler var ya, onlara da bir çift lafı var Cioran’ın:

​“Kökeninde aldatıcı ve yıkıma mahkûm olmayan hiçbir ‘yeni’ hayat görmedim şimdiye kadar…”

​Ne kadar “yeni” bir işe başlasam, ne kadar “yeni” bir şehre taşınsam, hatta ne kadar “yeni” bir diyet denesem, sonuç hep aynı: Altı ay sonra yine aynı bunaltılı geviş getirmeyle, aynı iç sıkıntısıyla baş başa kalıyorum. Meğer insan kendi içinden kaçamıyormuş, sadece yer değiştiriyormuş. Yenilenme niyetim, hayatın o her zamanki “yüz buruşturmasıyla” karşılaşınca, balon gibi sönüp yine kendi içime düşüyorum.

​Yani sevgili okur, bu yazıyı okuduktan sonra hayatınızda büyük bir değişim yapmayı, kariyer basamaklarını hızla tırmanmayı veya dünyayı kurtarmayı planlıyorsanız, Cioran ve ben size sadece “hadi ordan! ” diyoruz.

​Belki de yapılacak en dürüst şey, bu büyük “yenilenme” yalanını kabul edip, sessizce çürümeyi kabullenmektir. Çürümek birlikte, özgürce 🙂

Ne demişler: Büyük umutlar büyük hayal kırıklıkları doğurur. Benim en büyük umudum artık, hayal kırıklığına uğramamayı öğrenmek.

​Şimdi izninizle, bu derin felsefi sorgulamanın ardından gidip bir çay daha koyacağım ve muhtemelen hiçbir şeyi değiştirmeden yaşamaya devam edeceğim.

​Çünkü ne demişler? Cioran okumak, depresyonun dibine vurmak ama yine de bundan tuhaf bir zevk almaktır. Çürürken bile yenilenme hevesinde olan varsa buyursun gelsin. Hiç bir şey sizi yeni ben’e götürecek kadar saf ve bakir değil anlayın.

Sıradan Bir Salı; Büyük Planlar, Küçük Çukurlar

Merhaba ey kırkevinkedisi takip edenleri, ya da denk gelenleri. Bugün yine nefes almayı başaran o seçkin azınlık olarak buradayız. Ayrıca ‘ben bu dünyaya neden geldim?’ diye ara ara, düşünenler siz de hoşgeldiniz. Hadi ama, yalan söylemeyin, hepimiz buradayız çünkü başka bir seçeneğimiz yoktu. Ve işte tam da bu noktada, o harika görsel ve felsefi yazı üzerinden konuşalım. O metin ki, size varoluşunuzun aslında ne kadar… sıradan olduğunu hatırlatmadı mı okuduğunuzda?

​Görüntüye bir bakın. Derin, karanlık, nemli toprağın içinde bir çukur. Ve içinde bir gökyüzü. Bu, bir mezarın içinde yattığınızda göreceğiniz son manzara değil; bu, sizin ve planlarınızın tam da yeridir. Ve metin… Aman tanrım, metin. O kadar doğru ki, acıtıyor. Ama acıyı biraz tatlılaştırıp üzerine krema niyetine bolca ironi serpelim.

​Metin ne diyor? “ÖLÜM SANA SIRADAN BİR GÜNDE, YARIM KALMIŞ PLANLARIN ORTASINDA GELECEK…” ( bu arada bu yazı Cins dergisinden alındı )

​Peki bu ölüm denilen şey kim ve bizden ne istiyor, orasına bakalım şimdi;

Ölümün bir ‘program’ı var ve çok dakik kendisi. Sanki bir ‘müdür’ gibi. ‘Tamam, Salı günü saat 10:00’da, senin o büyük sunumunun hemen öncesine bir ölüm randevusu yazıyorum.’ Hayır, hayır, o sadece geliyor. Sizin o çok önemli toplantınızı, o beklediğiniz terfiyi veya o yeni aldığınız televizyonu umursamıyor. O sadece… var. Ve sizin planlarınız? Onlar sadece… yarım. Ve bu harika! Çünkü planlarınız bittiğinde, o zaman gerçek bir problemle karşı karşıyasınız demektir: can sıkıntısı. Bu yüzden ölüm, size bir iyilik yapıyor. Sizi en meşgul olduğunuz anda yakalayarak, sonsuza kadar meşgul kalmanızı sağlıyor! Planlarınız asla bitmeyecek. Ne harika bir varoluşsal lütuf!

​”…VE DÜNYA SENSİZ DE YOLUNA DEVAM EDECEK.”

​Sizin ne kadar önemli olduğunuz, kendinizi ne kadar seksi ve güzel bulduğunuz, birikimleriniz, makam ve pozisyonunda feci önemsiz ve hiç bir anlam ifade etmiyor. Ah, o tatlı yanılgı. ‘Dünya bensiz dönemez.’ Aslında valla bal gibi döner. Ve muhtemelen daha hızlı döner. Sizin o çok önemli felsefi yazılarınız, o harika sanat eserleriniz, o ‘büyük’ fikirleriniz… hepsi sadece birer piksel veya birer kağıt parçası. Ve sizin o çok değerli ‘ben’iniz? O sadece bir kopyadan ibaret. Başkalarının fikirlerinin, başkalarının korkularının, başkalarının umutlarının bir karışımı. Ve dünya, bu kopyayı sildikten sonra, yeni kopyalar oluşturmaya devam edecek. Ve siz? Siz sadece bir ‘tıklama’ olacaksınız. Bir ‘beğeni’. Bir ‘yorum’. Ve sonra, sonsuza kadar unutulacaksınız. Ne kadar harika bir özgürlük!

​Peki, bu görsel ve bu metin bize ne anlatıyor? Bize, varoluşumuzun aslında ne kadar… saçma olduğunu anlatıyor. Ve bu harika! Çünkü saçmalık, bize bir hediye sunuyor: ironi. İroni, bize bu saçmalıkla başa çıkma ve onu kucaklama gücü veriyor. İroni, bize hayatın bir şaka olduğunu ve bizim de bu şakanın bir parçası olduğumuzu hatırlatıyor. Ve eğer şakayı kucaklarsak, o zaman gerçek bir özgürlüğe kavuşuyoruz.

​Bu yüzden planlarınızı yapın. Ama onları bitirmeyi sakın ummayın. Yarım kalsınlar. Dünyayı kurtarmaya çalışın. Ama dünyanın sizi umursamadığını bilin. Felsefe yapın. Ama felsefenin de bir şaka olduğunu unutmayın. Ve en önemlisi, gülün. Gülün bu saçmalığa. Gülün kendinize. Ve gülün bu görseldeki o harika mezar manzarasına. Çünkü bu manzara, size aslında ne kadar… hiçbir şey olduğunuzu hatırlatıyor. Ve bu hiçlik, size her şeyi yapma gücü veriyor.

​Sonuç olarak, hayat bir şaka. Ve felsefe de bu şakanın en komik parçası. Hadi o zaman, gülmeye ve şakanın bir parçası olmaya devam edelim. Ve eğer ölüm gelirse, o zaman onunla birlikte gülmeye ve bu harika planlarımızı yarım bırakıp başka bir planın parçası olmaya devam edelim. Ne harika bir varoluş!

” Ölmeden önce ölünüz ” tavsiyesini küçümseyerek dinleyip dudak büken arkadaşın varsa, onada gönder birlikte gülün. Ağlamak zor gelir ya hani, gülmenin kolaylığını yaşayın.

Elli’li Yaşlar: Hayatın İkinci Perdesinde İstikamet Arayışı

Hayatımızın istikametleri, ergenlikten hemen sonraki o taze yetişkinlik dönemimizde çizilmeye başlıyor. Başta pek çaktırmıyoruz tabii; hayatımıza yön verme meselesi, pembe hayallerle dolu bir macera gibi ilerliyor. Önce hayalleri kuruyoruz, sonra o hayallerin peşinden koşacak fırsat avına çıkıyoruz.

​Yirmiler, otuzlar derken, her on yılda, hatta bazen beş yılda yeni bir döneme giriyoruz. Ve hayat, yaptığımız o küçük tercihlerle bizi bambaşka yönlere savuruyor.

​Yaptığımız hamlelerin doğruluğunu kesin olarak bilmek ise imkansız. Her hamlenin sonundaki sonuç, aslında nihai bir son değil; yeni bir başlangıca veya yeni bir sondan öteye giden bir evre. Doğrular ve yanlışlar hiç bitmiyor, ama vicdanınızı dinlerseniz neyi doğru neyi yanlış yaptığınızı zaten hep bilirsiniz.

​Elli’li yaşlar, hayatın gerçekten ikinci perdesi. Kırklarda hala ödemeler, ev hayalleri, çocukların okutulma dertleri ve bir sürü koşturmaca varken; elli’ye geldiğinizde, artık sizi çok şaşırtacak şeyler çıksa bile şaşırmıyor ya da belki de şaşırmak istemiyorsunuz. Çünkü o enerjiyi kimseyi kırmadan, dökmeden ve üzülmeden en az zararla atlatabileceğiniz bir dinginliğe saklıyorsunuz. Belki yalnız kalarak, belki yeni bir hobi bularak, belki yeni bir evlilikle,belki de emeklilikte sakin bir limana sığınarak. Sonuçta bu dünya, öteki aleme geçerken orada yaşayacaklarınızın tarlası. Bunu yapabilen gerçekten çok nasipli ve şanslı insanlar. Umarım o nasip bizde de olsun.

Hakikate Açılan Kapı: Bilme, Bulma ve Olma Sanatı

Modern dünyanın koşturmacasında, ruhunuzun derinliklerinde bir sızı hissediyorsanız, yalnız değilsiniz. O bitmek bilmeyen isteklerin ve koşturmaların arasında, bazen durup “Ben neredeyim, nereye gidiyorum?” diye sormak gerekir. İşte tam bu noktada, gönüllerin sultanı merhum Muzaffer Özak Efendi’nin o kadim öğretisi imdadımıza yetişiyor: “Bilmek lâzım, bulmak lâzım, olmak lâzımdır.”

​Bu bilgelik, pek çok kalbi arayışta olan insana ışık tuttuğu gibi, müziğimizin ve kültürümüzün önemli isimlerinden Mazhar Alanson ve ekibinin de maneviyatla köklerin inmesine vesile olmuş. Onlar da bu kadim yoldabeslenerek sanatlarını şekillendirmişler.

​Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, idünyadaki varlığımız, ne olduğumuz, ne olacağımız ve nereye gideceğimizle ilgili düşünmektir. Doğru ahlakın temeli de aslında Allah’ı bilmekte yatar. Allah’ı ne kadar çok bilip güvenip teslim olursak, o kadar fazla huzur, iman ve rahatlık elde etmiş oluruz.

​Ancak günümüz insanının bunu keşfetmesi için çok ciddiaraştırması ve bir mürşide ulaşması lazım. Çünkü insan çoğu zaman tek başına hakikati bulmak için uzun, engebeli yollardan geçer ve kaybolabilir. Günümüzde dokunduğun bir çok cemaat, tarikat artık seni yanlış bir yola her an sürükleyebilir, bu yüzden çok dikkatli olmak gerekir. Ama ruhumuzu özümüzde maddeden, nefisten, teknolojiden ve sosyal medyadan arındırmanın tek yolu iç arınmadır. Yogayla, pilatesle veya—meditasyonla yapılsa da, hepsinin merkezinde aslında Allah vardır. Yani Allah ile iaranı iyi tuttuğunda, O’na güvenip teslim olduğunda, ve isyanı bırakarak hatalarından pişman olduğunda, zaten Allah seni yanına çekecektir. Tabii bu arınma biraz cesaret ve disiplin istiyor. Ben Allah’a artık teslim oluyorum demekle olacak bir iş değil. Önce adım atmak gerekiyor. Bir adımı sen atacaksın, önce adımı kulun atmasu gerekiyor ki Allah da sana koşarak gelsin, Zor bir yol, çetrefilli bir yol. Zaman zaman tökezleyip düşmek, hata yapıp başa dönmek de çok muhtemel. Ama ilerlediğinde öğrendiğin her yol, her rahatlık seni bir sonraki evreye yüksek bir mertebeye taşıyacaktır diye düşünüyorum.

​Peki siz şimdi diyeceksiniz ki, sen o doğru yolu buldun da mı bize akıl veriyorsun? Hayır, estağfurullah, hiç öyle bir şey söylemiyorum; ama zaman zaman içimdeki bu vicdani sesler beni bunları yazmaya itiyor. Belki bana, belki size vesile olur, belki bu ışık bizi harekete geçirir diye düşündüğüm için paylaşıyorum. Umarım hepimiz o yolu buluruz.

Görünmeyen Kuklacılar

Siz de hissediyor musunuz? Telefonumuzun ekranında akan o bitmek bilmeyen akış aslında bizi birbirine bağlamıyor, tam tersine kendi odalarımızda yalnızlaştırıyor. O görünmez algoritmalar sadece ne izleyeceğimizi seçmiyor, gizliden gizliye nasıl hissedeceğimizi de fısıldıyor.

​Shoshana Zuboff’un tabiriyle, bu hayatımızın “gözetim kapitalizmi” çarklarında tamamen birer kâr kalemine dönüştüğü bir sistem. Korkularımız, zayıflıklarımız, en insani zaaflarımız analiz ediliyor ve sessiz veri yığınları olarak satılıyor.

​Üstelik, Byung-Chul Han’ın da dediği gibi, bu dijital tempo bizi sürekli daha fazlasını yapmaya, daha çok üretmeye zorlayarak içten içe tüketiyor. Ruhumuz derin bir yorgunluk içinde.

​Belki de artık bu dijital kuklacıların iplerini biraz gevşetip, kendi hayatımızın gerçek kontrolünü elimize almanın zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?

Leibniz, Adem ve Özgür İrade: Bu Dünya Gerçekten “En İyisi” mi?

Diyelim ki elinizde dünyanın en akıllı telefon oyununun kodları var. Bu oyunu öyle bir tasarlıyorsunuz ki, kusursuz işliyor, grafikleri harika, hikayesi mükemmel. Ama oyunda ufak bir detay var: Ana karakter ilk bölümde gidip yasak bir tuşa basıyor ve ortalık karışıyor.

​Şimdi soruyorum: O tuşa basılmasını engellemek için karakteri elinden tutup durdurmak mı mantıklı olurdu, yoksa o hatayı yapmasına izin verip oyunun geri kalanındaki o büyük heyecanı, macerayı ve özgürlüğü ondan esirgememek mi?

  1. ​yüzyılın dahi filozofu Gottfried Wilhelm Leibniz tam olarak bu kafadaydı. Gelin, felsefenin bu en kafa karıştırıcı konusunu—Adem’i, özgür iradeyi ve kötülük problemini—bolca metaforla kahve sohbeti kıvamında masaya yatıralım.
​ Tanrı’nın Lego Kutusu: Mümkün Dünyaların En İyisi

​Hayal edin ki Tanrı’nın elinde devasa bir Lego kutusu var. Bu kutunun içinde sonsuz sayıda farklı evren tasarımı var. Tanrı sonsuz iyi ve akıllı olduğu için, bu sonsuz ihtimal arasından en kusursuz, en uyumlu, en harika olanını seçip inşa etmek istiyor.

​İşte bizim yaşadığımız bu evren, o Lego kutusundan çıkabilecek en mükemmel tablo. Ama burası çok önemli: Bu tablo öyle ince bir çark mekanizmasıyla örülü ki, içinden tek bir parçayı bile çekip çıkaramazsınız.

​ Adem ve Elma: Kusursuz Tablonun Fırça Darbesi

​Hani şu cennetteki Adem ile elma hikayesi var ya? Leibniz der ki; bizim içinde yaşadığımız bu “en kusursuz dünya”, tam olarak Adem’in o elmayı yiyeceği dünyadır.

​Şimdi “İllaki o elmayı yemesi mi gerekiyordu?” diye soruyorsunuz, duyuyorum. Leibniz’in cevabı net: Evet.

Çünkü evren devasa bir domino taşı zinciri gibidir. Adem o gün o elmayı yemeseydi, tarihin akışı tamamen değişirdi. Adem elmayı yemediği bir dünya tasarlamaya kalktığınızda, elinizde bugünkünden çok daha kötü, çok daha uyumsuz bir evren kalır. Adem’in o hatası, bu dev tablonun en kritik fırça darbelerinden biridir.

​”Madem Öyle, Adem Özgür müydü?” (Yani Kukla mıyız?)

​İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Şöyle düşünebilirsiniz: “Tanrı her şeyi baştan biliyorsa ve bu dünya böyle kurulduysa, Adem o elmayı yerken elleri kolları bağlı bir kukla değil miydi?”

​Leibniz burada muazzam bir ayrım yapar. Şöyle düşünün: Sevdiğiniz bir arkadaşınızı çok iyi tanıyorsunuz. Onun doğum gününde hangi hediyeyi seçeceğini, kutuyu açtığında yapacağı yüz ifadesini şimdiden adınız gibi biliyorsunuz. Arkadaşınız kutuyu açıp çığlık atıyor. Şimdi, siz onun o sevineceğini önceden bildiniz diye, o sevinci yaşarken elini kolunu bağlayıp zorla mı sevindirdiniz? Hayır! O, kendi içinden geldiği için öyle davrandı.

​Tanrı da geleceği bilir, çünkü Tanrı için zaman tek bir andan ibarettir. Ama Adem o elmayı yerken kafasına silah dayandığı için değil, kendi canı öyle istediği için, kendi iradesiyle yedi. Seçim yine onundu.

​Peki Ya Kötülükler? (Oto-pilot Fabrikası vs. Gerçek İnsan)

​Diyelim ki bir araba fabrikası kuruyorsunuz. İki seçeneğiniz var:

  • ​Seçenek A: Kusursuz yapay zekalı arabalar üretirsiniz. Hiç kaza yapmazlar, asla yoldan çıkmazlar. Ama içeride direksiyonu tutan bir insan, rüzgarı hisseden bir sürücü yoktur; sadece tıkır tıkır çalışan robotlar vardır.
  • ​Seçenek B: İnsanlara gerçek birer direksiyon verirsiniz. Özgürce istedikleri yere sürebilirler. Ama bunun bedeli olarak bazıları hız yapıp kaza yapabilir, duvara çarpabilir.

​Tanrı, insanı bir otomat (robot) gibi kusursuz ama iradesiz yaratabilirdi. Ama o zaman dünyada ne gerçek sevgi kalırdı, ne cesaret, ne de erdem. Tanrı, irade özgürlüğünün getireceği bütün o tehlikelerle ve risklerle birlikte insanı serbest bırakmayı seçti. Çünkü özgürlüğün olmadığı yerde iyilik de bir anlam taşımaz.

​Toparlarsak…

​Leibniz’e göre yaşadığımız dünya, acısıyla tatlısıyla mümkün dünyaların en iyisidir. Adem elmayı kendi iradesiyle ısırdı, biz bugün kararlarımızı kendimiz alıyoruz ve evren bu devasa uyum içinde tıkır tıkır dönmeye devam ediyor.

​Siz ne dersiniz? Hayatın bu “mümkün olan en iyi senaryo” olduğuna inanmak size güven mi veriyor, yoksa Voltaire gibi “Yok artık, bu dünyada hâlâ çok fazla hata var!” mı diyorsunuz? Yorumlarda buluşalım!

İlişkinin Gizli Rakibi: Partnerimiz Yerine Neden Sığınak Ararız?

Zorlu geçen bir günün ardından evimize, sevgilimize veya kendimize sığınma biçimimiz bazen kalbimizin pusulasını şaşırtabilir. Mesai bitiminde kendimizi hemen telefon ekranlarının ışıltılı dünyasına, bitmek bilmeyen alışveriş sepetlerine ya da yalnızlığımızı örten oyunlara kaptırırız; oysa bunlar tek başına ilişkimiz için birer tehlike çanı değildir. Asıl mesele, o yorgun akşamda ya da kırgın bir tartışmanın ortasında duygusal liman olarak partnerimizin sıcacık kolları yerine, bu dijital ya da alternatif kaçış alanlarını sığınak bellememizdir. Psikolojide “rakip bağlanma” olarak adlandırılan bu sessiz dinamik, aramızdaki o görünmez bağı yavaşça esnetip bizi birbirimize yabancılaştırabilir.

​Peki, bizi ortak bir hayatı paylaştığımız insandan uzaklaştırıp bu yapay sığınaklara iten görünmez el nedir? Bazen bireysel alan yaratmak ve nefes almak hayati önem taşır; ancak bu alan, partnerimizle kurduğumuz bağın yerini alıp duygusal yalnızlığımızın birer protezi haline geldiğinde ilişkinin en büyük rakibine dönüşür. Oysa ilişki, fırtınalı denizlerde sığındığımız ortak bir limandır; biz o limanı terk edip her sarsıntıda başka kıyılara demir attığımızda, aradaki o sıcak köprüler yavaşça yıkılmaya başlar. Köprüleri tamir edecek gücümüz varsa vakit kaybetmeden harekete geçeriz. Yok ama güç bitme noktalarındaysa, o zaman en iyi yol, yolun güzergahını değiştirme vaktinin geldiğini sorgulamaktır.

Kalabalığın Gürültüsünde Kendi Hakikatini Bulmak

Geçenlerde Lev Tolstoy’un İtiraflarım eserinden bir söze denk geldim ve beni uzun uzun düşündürdü: “İnsanların çoğu onu yapıyor diye yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz.”

​Günümüz dünyasında, bir davranışın veya düşüncenin “doğru” kabul edilmesindeki en büyük kriter ne yazık ki popülerlik oldu. Sosyal medyada ne kadar çok beğeni alırsa, çevremizde ne kadar çok insan aynı şeyi yaparsa, o davranış gözümüzde meşrulaşıyor. Adeta “Herkes yapıyorsa bir bildikleri vardır” mantığıyla bireysel süzgeçlerimizi devreden çıkarıyoruz. Oysa Tolstoy tam da bu noktada bizi sert bir gerçekle yüzleştiriyor: Doğru, çoğunluğun oyuyla belirlenen bir şey değildir.

​Bir yanlışı 10 kişinin yapmasıyla 10 milyon kişinin yapması arasında özünde hiçbir fark yoktur. Yanlış, popülerleştiğinde “norm” haline gelebilir ama asla “doğru” olamaz. Tarih, sırf çoğunluk benimsedi diye doğru sanılan ama sonradan büyük yıkımlara yol açan hatalarla doludur. Toplumun akışına kapılmak, akıntıya karşı yüzmekten her zaman daha kolaydır. Kalabalığa uymak insana sahte bir güvence verir; çünkü yalnız kalma ve eleştirilme korkusunu bastırır. Ancak insanı ve toplumu gerçekten ileriye taşıyan şey, çoğunluğun arkasından körü körüne gitmek değil; kendi aklını ve vicdanını pusula edinebilmektir.

​Bazen doğru olanı yapmak, kalabalığa sırtını dönmeyi ve tek başına durabilme cesaretini gerektirir. Bugün kendimize sormamız gereken asıl soru şu: “Ben bu adımı gerçekten doğru olduğuna inandığım için mi atıyorum, yoksa sadece herkes öyle yapıyor diye mi?” Kendi değerlerimize ve vicdanımıza sadık kalabildiğimiz sürece, çoğunluğun gürültüsü içinde kendi hakikatimizi koruyabiliriz. Çünkü günün sonunda bizi biz yapan şey, kalabalıkların ne yaptığı değil, bizim neyi seçtiğimizdir.

Dindarlık ve Aydınlanma Çatışmasında Özgün Kalabilmek

“Dindar görüneceğiz diye mutaassıp olmayın, aydın desinler diye de taviz vermeyin.”

Merhum Celâleddin Ökten’in bu sözü, insana hayatı boyunca bir pusula olacak cinsten bir tavsiye. İnsan özünde neyse o olmalı, hiçbir amaç uğruna çizgisinden sapmamalı. Maalesef günümüzde o “el alem ne der” kaygısı, artık utanç veya çekinmeyle değil, çıkar sağlama veya saygı görme arayışıyla şekil değiştiriyor. İnsanlar bu saygıyı görmek için olmadıkları hallere, kılıklara sığınabiliyorlar. Oysa gerçek huzur, başkalarının gözünde değil, kendi değerlerine sadık kalmaktan geçiyor. Sonuçta alem hep ” el ” olarak yaşamaya devam edecek!

Japon Yapıştırıcısı Aslında Japon Değilse, Biz Ne Yapıştırıyoruz?

Geçen gün elimdeki o efsanevi tüpü sıkarken birden durdum ve düşündüm: Japon yapıştırıcısı dediğimiz şey acaba gerçekten Japonya’dan mı geliyor? Malum, hepimiz “Japon yapıştırıcısı” deyip geçiyoruz ama işin aslı hiç de öyle değilmiş meğer! Meğer adı üstünde, o “Japon” kelimesi tamamen bizim coğrafi bir kodlamamızdan ibaretmiş.

​Hemen biraz araştırınca gerçeği öğrendim ve sizinle de paylaşmak istedim. Sıkı durun, şok edici detaylar geliyor!

​1. Japon Yapıştırıcısı (Aslında Amerikalı!)

​Yıllarca adından ötürü doğu kültürünün mistik bir yapıştırıcı mucizesi sandığımız bu ürün, meğer 1942 yılında ABD’de Eastman Kodak firmasında çalışan Dr. Harry W. Coover tarafından tesadüfen keşfedilmiş. Adam aslında savaş sırasında silah dürbünleri için şeffaf plastik ararken buluyor bu formülü. Hatta her şeyi anında yapıştırdığı için ilk başta “Bu çok yapışkan, işimize yaramaz” deyip rafa kaldırıyor!

​Peki bize nasıl “Japon” olarak geldi? 1980’lerde Türkiye pazarına giren ilk popüler markalardan biri (Alteco gibi) Japonya menşeli olunca ve kutuların üzerinde Japonca yazılar görünce halkça hemen adını koymuşuz: Japon yapıştırıcı. Dünyanın geri kalanı ise buna tıpış tıpış “Super Glue” diyor.

​Halk Dilinde Yanlış Bildiğimiz Diğer “Yabancı” Ürünler

​Madem bu işin peşine düştük, dilimize yerleşmiş ve sanki hep başka memleketlerinmiş gibi bildiğimiz benzer ürünlere de bir bakalım. Bakalım aralarında şaşırdıklarınız olacak mı?

  • ​Flaster (Yara Bandı / Flaster): Aslında kelime kökeni olarak Latince kökenli tıbbi bir bant türü ama bizdeki eczane kültüründe yıllarca Alman markası veya ithal bir şey sanıldı. Oysa günümüzde adı üstünde sıradan bir ilk yardım bandı.
  • ​Naylon Poşet (Naylon): Halk arasında her türlü ince plastik torbaya “naylon” deriz. Oysa Nylon, 1935 yılında DuPont şirketinde çalışan Amerikalı kimyager Wallace Carothers tarafından keşfedilen ilk sentetik polimerin ticari adıdır. Biz bunu o kadar çok benimsedik ki, her şeffaf hışırtılı torbaya adını verdik.
  • ​Jilet (Gillette): Bu da bir marka isminin nesneye dönüşmesinin en kral örneklerinden biri. Sakal tıraşı bıçağına hepimiz markası olan Gillette‘den ötürü “jilet” diyoruz. King Camp Gillette tarafından 1901’de kurulan bu tıraş bıçağı markası, dili o kadar ele geçirdi ki orijinal kelime olan “tıraş bıçağı”nın unvanını tahtından etti.
  • ​Kalorifer: Evlerimizi ısıtan bu harika sistemin adını İtalyanca veya Fransızca havalı bir şey sanırız ama kökeni Latince calere (ısınmak) fiilinden gelir. Yani doğrudan “ısıtıcı” demek olan bu kelimeyi dilimize öyle bir yerleştirdik ki yerli malı gibi kullanıyoruz.

​Siz de benim gibi “Japon yapıştırıcısı” deyip geçenlerden miydiniz, yoksa bu gerçeği çoktan biliyor muydunuz?

Sessizliğin Demir Perdesi: İletişim mi, Yoksa Zihinsel Bir Hapishane mi?

​Hayatımızın bir döneminde hepimiz karşımızdaki insandan gelen o buz gibi sessizlikle sınanmışızdır. Bir sorun yaşandığında hiçbir şey söylemeden ortadan kaybolan, sorularınızı yanıtsız bırakan o anlar… İlk bakışta sadece bir “küsmek” ya da “uzaklaşma” gibi görünse de, işin aslı pek de masum değil.

​Kontrol Kurma Çabası Olarak Sessizlik

​Sana susarak ceza veren biri, aslında seninle değil; kontrolle ilişki kuruyordur. Bir sorun çıktığında hiçbir açıklama yapmadan geri çekilen biri iletişim kurmuyor, aksine durumu ele geçirmeye çalışıyordur.

​Sağlıklı bir ilişkide iletişim şu temel üzerine kuruludur:

​“Şu an çok tetiklendim. Biraz zamana ihtiyacım var. Sonra konuşalım.”

 

​Ama silent treatment (sessizlik ile cezalandırma) tarzında bu yaklaşım kesinlikle yoktur. Orada açıklama yok, bir zaman çerçevesi yok, sorumluluk alma yok. Sadece büyük bir yokluk var.

​O Yokluğun İçinde Kaybolmak: Kendini Anlatma Çabası

​Ve bu ani yokluk, insanı farkında olmadan tehlikeli bir döngüye iter: Durmaksızın açıklamaya, kendini anlatmaya, hatta varlığını kanıtlamak için kendini savunmaya…

​Bir süre sonra, içinden gelmese bile konuşmak zorunda hissedersin. Yazmak, sormak, karşısındakini kovalamak adeta bir zorunluluk haline gelir. Çünkü sistemin o an alarm verir: “Bağ kopmasın.” Ve sen bu bağı korumak uğruna, yavaş yavaş kendinden bile vazgeçersin.

​Hatta bazen, sırf o sessizlik duvarı delinsin ve bir cevap alabilsin diye normalde asla söylemeyeceğin şeyleri dökersin dilinden.

​Asıl Mesele Ne?

​Çünkü artık ortadaki kavga “Haklı mıyım?” ya da “Anlaşıldım mı?” davası değildir. Nokta atışı şuna dönüşür: “Hala orada mı?”

​İşte tam da bu noktada durman gerekiyor. Çünkü bu bir iletişim biçimi falan değil; bu tam anlamıyla bir regülasyon eksikliğidir. Ve en önemlisi: Bu seninle ilgili değil.

​Sessizlikle terbiye edilmeye çalışıldığın o anlarda, karşındakinin kendi içsel krizini yönetemediğini hatırlamak, belki de kendine verebileceğin en büyük hediye olacaktır.

“Görünenin Ötesi: Tehlikenin Anatomisi.”

“Aslan ve panter zararsızdır; oysa tavuklar ve ördekler çok tehlikeli hayvanlardır,” dedi bir solucan çocuklarına.”

–Bertrand Russell

Bir solucanın gözünden dünyaya bakmak ya da Bertrand Russell’ın o meşhur hikayesindeki gibi, hayatta tehlike dediğimiz şeyin aslında tamamen koltuğumuzdan baktığımız yere göre değiştiğini fark etmekle başladı her şey.

​Düşünsenize, bir solucan için aslan ya da panter nedir ki? Ama tavuklar ve ördekler, işte onlar yerin altındaki o sessiz dünyada doğrudan ölümcül birer avcı!

​Hayat da böyle, değil mi? Karşımıza çıkabilecek on binlerce kötü olasılık var, ama önemli olan hangisinin bizim doğrudan kapımızı çalınacağını bilip ona göre tetikte kalmak. Bu noktada ölçülülük ilkesi devreye giriyor; herkese hak ettiği kadar güven vermek ve zaaflarımızı herkese göstermemek, bizi çoğu zaman koruyan ve savunmasız bırakmayan bir kalkan gibidir.

​Önyargıların koruyucu bir kalkan olarak işlev görebileceği fikri de bana çok zaman güven verir. Deneyimlerin ve öğrenilmişliklerin oluşturduğu bu filtre, potansiyel tehditlere karşı daha hızlı tepki vermemizi sağlayabilir. Dengeyi korumak ve önyargıları doğru dozda kullanmak, kaygıdan uzak, ancak korunaklı bir yaşam sürmek için kritik bir öneme sahiptir benim gözümde.

​Sonuç olarak, aslanların ve panterlerin dünyasında tavukların ve ördeklerin çıkardığı gürültüyü duymak bir uyanıklık meselesidir. Kendi bahçemizde neyin tehlikeli olduğunu bilmek, işte gerçek bilgelik budur.

Kadid Olmuş Bir Ruhun İtirafı

Sadettin Ökten Hocanın yine Instagram’da önüme düşen bir videosu… Ökten Hoca, katıldığı bir sohbette bir anda aklına gelen bir şiirden bir bölümü seslendiriyor. Bu şiir, Zeki Ömer Defne’nin “Kıyıdaki Tekne” şiiri.

​Şiiri duyunca elbette kalakalıyorum oracıkta:

​Bırak beni ey kum! Bırak beni ey sahil!

Dövülsün bu gövdem dalgalarla, varsın!

Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin,

Yeter ki beni bir fırtına alsın!

​Atın beni denizlerin ortasına,

Sularla dövülsün, sularla ölsün derim!

Bunca yıllık çaresizliğime acıyın,

İnsaniyetinize sığınıyorum sizin!..

​Gözlerim doluyor, boğazımdaki tükürüğü yutamıyorum bir an. Kendi kendimi getirdiğim şu noktada aslında ne kadar kaybolduğumu, silikleştiğimi görüyorum. Bu hâldeki benliğimin hem sisli hem de çaresiz kaldığını, dinlediğim bu şiirle adeta herkese itiraf edecekmişçesine doluşumu uzaktan izliyorum.

​Şairin, “Kurudum da kadid oldum kumlarda…” derken anlattığı o ahşap gövdede aslında kendi yansımamı görüyorum.

​İçimi en çok yakan şey, o koca denize ulaşmanın imkânsızlığından ziyade denizin bana bu kadar yakın olması. Sular için yaratılmış olduğumu bildiğim hâlde, hemen dibimdeki o sulara dokunamamak; denizin tuzunu, kokusunu içime çekerken olduğum yerde kuruyup çatlamak… Kendi hayatıma bakıyorum da; bazen yeteneklerim, hayallerim, tüm potansiyelim hemen elimin altındaymış gibi hissediyorum ama görünmez bir el beni bu karaya, bu durağanlığa bağlıyor.

​Ben o tekne gibi, karadaki konforlu güvenliği istemiyorum artık. “Beni koruyun, fırtınadan saklayın” demiyorum. Aksine, “Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin, yeter ki beni bir fırtına alsın!” diye haykırmak geçiyor içimden. Çünkü biliyorum ki; ait olduğum yerde, o dalgalarla boğuşurken yıpranmak, ait olmadığım bu kumsalda güven içinde çürümekten bin kat daha onurlu.

​Güvende hissettiğim ama ruhumu bir türlü doyurmayan o rutinlerde, beni hareketsiz kılan ve etrafımı saran konfor alanımda; hep özlemini duyduğum ama bir türlü atılamadığım o “yeşil, ışıl ışıl” hayatın tam kıyısında bekliyorum.

Çöp Kamyonunun Cazibesi: Kornayı Çalmayan Adamın İtirafı.

Trafik ışığında yeşil yanar yanmaz öndeki garibana iki saniye tahammül edemeyip korna çalmaktan gözü dönen biri olarak, benim bile, söz konusu koca bir çöp kamyonu olunca nasıl da uysallaştığıma şaşırıyorum. Sabahın köründe kendimi o çöp kamyonunun arkasında bulduğumda, bir de üstüne o burun direğimi sızlatan çöp kokusuyla burun buruna gelişim sabahın 5 dakikalik ilk kabusuna düşmek oluyor aslında. Ama ne hikmetse, buradaki o can hıraş koşturan kahramanları izlerken onlara derin bir saygı duyuyorum heralde. Hani resmen bir sabır testinden geçiyorum ve o kokuyu hem içime , hem sineye çekebiliyorum :). Belki de o karmaşanın içinde bile küçük bir düzenin parçası olduğumu hissetmek, o anki tüm sıkıntıları unutturuyor. Onların emeğine saygı duyup, düzenin devam etmesine katkıda bulunduğumu bilmek, bu katlanılmaz kokuyu bile hafifletiyor. Ben sanırım giderek dark empat’a dönüşüyorum!

“Bakışların Ötesinde: Yazılamayan Hikayenin hikayesi”

Aslında niyeti göz teması üzerine bir yazı yazmaktı. İnsanların samimiyetten ve güvenden hızla uzaklaştığı bir dönemde, bu, üzerinde en çok durulması gereken bir konuydu. Niçin insanlar konuşurken birbirinin gözlerine bakmıyordu? Gözler her zaman bir ifadeyi, bir kanaati destekleyen en büyük etken değil miydi?

​Konuyla ilgili araştırmalar yaparken karşısına “İyi, Kötü ve Çirkin” filminin afişi çıktı. Afişte, filmin final sahnesindeki düello anında üç karakterin de gözlerine yapılan yakın plan çekimler vardı. İşte, aradığı tam da buydu.

​Artık her şey hazırdı. Konu harikaydı ve kullanacağı gönderi çok daha etkileyici olacaktı.

​Word’de yeni bir sayfa açtı. Tam ilk cümleyi doğaçlama yazıyordu ki, kavramların kendi içindeki tutarsızlıklar zihnini kurcalamaya başladı saniyeler içinde. Bu düşünceler o anda o kadar yoğun gelişmişti ki, yazıya döksek sanki bir hikaye kitabına dönüşebilirdi.

​Acaba filmdeki o iyiler, kötüler veya çirkinler gerçekten üzerlerine yapıştırılan sıfatları hak ediyor muydu? Örneğin, İyi (Blondie) karakterini canlandıran Clint Eastwood gerçekten saf bir iyiliği mi temsil ediyordu? Yoksa Kötü (Angel Eyes) rolündeki Lee Van Cleef her haliyle mi kötüydü? Ya da Çirkin karakteri canlandıran Eli Wallach, yani filmdeki adıyla Tuco, çirkinliğinin dışında iyiliğe ya da kötülüğe karşı sürekli nötr vaziyette miydi?

​Tabii ki hiçbiri, isimlerinin önüne aldığı sıfatı tam olarak hak etmiyordu. Dönemin kanunsuzluğu, güçlü olanın sürekli kazandığı ve merhametsizce yaşadığı bir sistemde, kim iyi, kim kötüydü gerçekte? Herkesin kendi çıkarını gözetmek için yaşadığı bir hayatta, iyi ya da kötünün ne önemi vardı?

​Filmde aslında olan, tüm karakterler kötü, daha kötü ve en kötüydü. Filmde, kötü ama yakışıklı ve usta silah kullanan bir adamın, daha kötü ama çirkin ve cahil bir adamla işbirliği yaparak en kötüyü yok etmesi anlatılıyordu.

​Sonra, amatör yazarımız, göz teması ile kavram karmaşaları konularının arasında kalıverdi. Bu arada kalış, onu bir zaman sonra yazmaktan vazgeçirdi. Zaten bu durumu daha önce de defalarca yaşamıştı. İnsanın anlatacak çok şeyi olduğunda, bu tip gitgel durumları pek yaşanır hale gelirdi.

​Masadan kalktı sonra. Yazamayacaktı. Bu kadar düşünüp tek bir cümle yazmadan kalkması da aslında moralini çok da bozmamıştı. Çünkü içinde derinlemesine incelediği o kavramlara kafa yormaktan yazıyı zaten içine silerek tamamlayamazdı. Sonra mutfağa yöneldi ve gidip kendine güzel bir Türk kahvesi yaptı, her zamanki gibi şekersiz.

Sınanmamışlığın kibriyle sınanmak

Başkasının yangınına uzaktan bakıp “Ben olsam hiç yanmazdım” demek çok kolaydır. Ancak bir zorluğun, acının ya da karmaşık bir ilişkinin içinde olmadan verilen kararlar yalnızca birer varsayımdan ibarettir.  Kendinizi başkalarından “daha güçlü” ya da “daha akıllı” zannetmeden önce durup düşünmenz gerekir: Gerçekten doğru mu davrandınız, yoksa henüz o noktadan sınanmadınız mı?

​Sınanmamışlığın kibri, bilmediğimiz konularda başkalarını kınama ve küçümsemenin de başlangıç noktası kesinlikle. “Bekar’a karı boşamak kolaydır” derler. Ya da yıllar önce Deniz Seki’nin Bayhan’a kendince çok etik ve ahlâkî bir tavırla yüklenmesi gibi. Yıllar sonra kendisinin de cezaevine girmesi, hayatın bizi nasıl sınayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek değil de ne?

​Bilmediğimiz ve anlamadığımız hiçbir konuda, ne kadar empati yaparsak yapalım, insanlara doğru yolu gösterme becerimiz yok. Sadece sabretmelerini, ya da olaya farklı bir bakış açısıyla bakmalarını tavsiye edebiliriz. Gerçekten ne istediklerini, vicdanen nasıl rahat olacaklarını sorarak ya da bundan sonrasıyla ilgili bütün kararları kendilerinin alması gerektiği ve sonuçlarına da katlanmaları gerektiğine dair tavsiyelerde bulunabiliriz.

​Sınanmamışlığın kibri ile sınanan kişinin çevresine söylediği cümleler şöyledir mesela:

​”Sana bu kadar değersiz hissettirenin peşinden nasıl koşarsın ya, onursuz musun sen! “

​”Bu tavır trip bana yapılsaydı hayatta affetmezdim.”

​”Ben de çok acılar çektim ama hiç böyle bitmedim, biraz güçlü olun Allah aşkına! “

​”Sana böyle davranılmasına sen izin veriyorsun.”

​”Depresyona falan atmayın oğlum top’u, her şey kafaya takarsan işin iş”

​İşte bu yüzden, Allah hiçbirimizi sınanmamışlığın kibriyle sınamasın.