“Görünenin Ötesi: Tehlikenin Anatomisi.”

“Aslan ve panter zararsızdır; oysa tavuklar ve ördekler çok tehlikeli hayvanlardır,” dedi bir solucan çocuklarına.”

–Bertrand Russell

Bir solucanın gözünden dünyaya bakmak ya da Bertrand Russell’ın o meşhur hikayesindeki gibi, hayatta tehlike dediğimiz şeyin aslında tamamen koltuğumuzdan baktığımız yere göre değiştiğini fark etmekle başladı her şey.

​Düşünsenize, bir solucan için aslan ya da panter nedir ki? Ama tavuklar ve ördekler, işte onlar yerin altındaki o sessiz dünyada doğrudan ölümcül birer avcı!

​Hayat da böyle, değil mi? Karşımıza çıkabilecek on binlerce kötü olasılık var, ama önemli olan hangisinin bizim doğrudan kapımızı çalınacağını bilip ona göre tetikte kalmak. Bu noktada ölçülülük ilkesi devreye giriyor; herkese hak ettiği kadar güven vermek ve zaaflarımızı herkese göstermemek, bizi çoğu zaman koruyan ve savunmasız bırakmayan bir kalkan gibidir.

​Önyargıların koruyucu bir kalkan olarak işlev görebileceği fikri de bana çok zaman güven verir. Deneyimlerin ve öğrenilmişliklerin oluşturduğu bu filtre, potansiyel tehditlere karşı daha hızlı tepki vermemizi sağlayabilir. Dengeyi korumak ve önyargıları doğru dozda kullanmak, kaygıdan uzak, ancak korunaklı bir yaşam sürmek için kritik bir öneme sahiptir benim gözümde.

​Sonuç olarak, aslanların ve panterlerin dünyasında tavukların ve ördeklerin çıkardığı gürültüyü duymak bir uyanıklık meselesidir. Kendi bahçemizde neyin tehlikeli olduğunu bilmek, işte gerçek bilgelik budur.

Kadid Olmuş Bir Ruhun İtirafı

Sadettin Ökten Hocanın yine Instagram’da önüme düşen bir videosu… Ökten Hoca, katıldığı bir sohbette bir anda aklına gelen bir şiirden bir bölümü seslendiriyor. Bu şiir, Zeki Ömer Defne’nin “Kıyıdaki Tekne” şiiri.

​Şiiri duyunca elbette kalakalıyorum oracıkta:

​Bırak beni ey kum! Bırak beni ey sahil!

Dövülsün bu gövdem dalgalarla, varsın!

Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin,

Yeter ki beni bir fırtına alsın!

​Atın beni denizlerin ortasına,

Sularla dövülsün, sularla ölsün derim!

Bunca yıllık çaresizliğime acıyın,

İnsaniyetinize sığınıyorum sizin!..

​Gözlerim doluyor, boğazımdaki tükürüğü yutamıyorum bir an. Kendi kendimi getirdiğim şu noktada aslında ne kadar kaybolduğumu, silikleştiğimi görüyorum. Bu hâldeki benliğimin hem sisli hem de çaresiz kaldığını, dinlediğim bu şiirle adeta herkese itiraf edecekmişçesine doluşumu uzaktan izliyorum.

​Şairin, “Kurudum da kadid oldum kumlarda…” derken anlattığı o ahşap gövdede aslında kendi yansımamı görüyorum.

​İçimi en çok yakan şey, o koca denize ulaşmanın imkânsızlığından ziyade denizin bana bu kadar yakın olması. Sular için yaratılmış olduğumu bildiğim hâlde, hemen dibimdeki o sulara dokunamamak; denizin tuzunu, kokusunu içime çekerken olduğum yerde kuruyup çatlamak… Kendi hayatıma bakıyorum da; bazen yeteneklerim, hayallerim, tüm potansiyelim hemen elimin altındaymış gibi hissediyorum ama görünmez bir el beni bu karaya, bu durağanlığa bağlıyor.

​Ben o tekne gibi, karadaki konforlu güvenliği istemiyorum artık. “Beni koruyun, fırtınadan saklayın” demiyorum. Aksine, “Kemirsin tahtalarımı tuzu denizin, yeter ki beni bir fırtına alsın!” diye haykırmak geçiyor içimden. Çünkü biliyorum ki; ait olduğum yerde, o dalgalarla boğuşurken yıpranmak, ait olmadığım bu kumsalda güven içinde çürümekten bin kat daha onurlu.

​Güvende hissettiğim ama ruhumu bir türlü doyurmayan o rutinlerde, beni hareketsiz kılan ve etrafımı saran konfor alanımda; hep özlemini duyduğum ama bir türlü atılamadığım o “yeşil, ışıl ışıl” hayatın tam kıyısında bekliyorum.

Çöp Kamyonunun Cazibesi: Kornayı Çalmayan Adamın İtirafı.

Trafik ışığında yeşil yanar yanmaz öndeki garibana iki saniye tahammül edemeyip korna çalmaktan gözü dönen biri olarak, benim bile, söz konusu koca bir çöp kamyonu olunca nasıl da uysallaştığıma şaşırıyorum. Sabahın köründe kendimi o çöp kamyonunun arkasında bulduğumda, bir de üstüne o burun direğimi sızlatan çöp kokusuyla burun buruna gelişim sabahın 5 dakikalik ilk kabusuna düşmek oluyor aslında. Ama ne hikmetse, buradaki o can hıraş koşturan kahramanları izlerken onlara derin bir saygı duyuyorum heralde. Hani resmen bir sabır testinden geçiyorum ve o kokuyu hem içime , hem sineye çekebiliyorum :). Belki de o karmaşanın içinde bile küçük bir düzenin parçası olduğumu hissetmek, o anki tüm sıkıntıları unutturuyor. Onların emeğine saygı duyup, düzenin devam etmesine katkıda bulunduğumu bilmek, bu katlanılmaz kokuyu bile hafifletiyor. Ben sanırım giderek dark empat’a dönüşüyorum!

“Bakışların Ötesinde: Yazılamayan Hikayenin hikayesi”

Aslında niyeti göz teması üzerine bir yazı yazmaktı. İnsanların samimiyetten ve güvenden hızla uzaklaştığı bir dönemde, bu, üzerinde en çok durulması gereken bir konuydu. Niçin insanlar konuşurken birbirinin gözlerine bakmıyordu? Gözler her zaman bir ifadeyi, bir kanaati destekleyen en büyük etken değil miydi?

​Konuyla ilgili araştırmalar yaparken karşısına “İyi, Kötü ve Çirkin” filminin afişi çıktı. Afişte, filmin final sahnesindeki düello anında üç karakterin de gözlerine yapılan yakın plan çekimler vardı. İşte, aradığı tam da buydu.

​Artık her şey hazırdı. Konu harikaydı ve kullanacağı gönderi çok daha etkileyici olacaktı.

​Word’de yeni bir sayfa açtı. Tam ilk cümleyi doğaçlama yazıyordu ki, kavramların kendi içindeki tutarsızlıklar zihnini kurcalamaya başladı saniyeler içinde. Bu düşünceler o anda o kadar yoğun gelişmişti ki, yazıya döksek sanki bir hikaye kitabına dönüşebilirdi.

​Acaba filmdeki o iyiler, kötüler veya çirkinler gerçekten üzerlerine yapıştırılan sıfatları hak ediyor muydu? Örneğin, İyi (Blondie) karakterini canlandıran Clint Eastwood gerçekten saf bir iyiliği mi temsil ediyordu? Yoksa Kötü (Angel Eyes) rolündeki Lee Van Cleef her haliyle mi kötüydü? Ya da Çirkin karakteri canlandıran Eli Wallach, yani filmdeki adıyla Tuco, çirkinliğinin dışında iyiliğe ya da kötülüğe karşı sürekli nötr vaziyette miydi?

​Tabii ki hiçbiri, isimlerinin önüne aldığı sıfatı tam olarak hak etmiyordu. Dönemin kanunsuzluğu, güçlü olanın sürekli kazandığı ve merhametsizce yaşadığı bir sistemde, kim iyi, kim kötüydü gerçekte? Herkesin kendi çıkarını gözetmek için yaşadığı bir hayatta, iyi ya da kötünün ne önemi vardı?

​Filmde aslında olan, tüm karakterler kötü, daha kötü ve en kötüydü. Filmde, kötü ama yakışıklı ve usta silah kullanan bir adamın, daha kötü ama çirkin ve cahil bir adamla işbirliği yaparak en kötüyü yok etmesi anlatılıyordu.

​Sonra, amatör yazarımız, göz teması ile kavram karmaşaları konularının arasında kalıverdi. Bu arada kalış, onu bir zaman sonra yazmaktan vazgeçirdi. Zaten bu durumu daha önce de defalarca yaşamıştı. İnsanın anlatacak çok şeyi olduğunda, bu tip gitgel durumları pek yaşanır hale gelirdi.

​Masadan kalktı sonra. Yazamayacaktı. Bu kadar düşünüp tek bir cümle yazmadan kalkması da aslında moralini çok da bozmamıştı. Çünkü içinde derinlemesine incelediği o kavramlara kafa yormaktan yazıyı zaten içine silerek tamamlayamazdı. Sonra mutfağa yöneldi ve gidip kendine güzel bir Türk kahvesi yaptı, her zamanki gibi şekersiz.

Sınanmamışlığın kibriyle sınanmak

Başkasının yangınına uzaktan bakıp “Ben olsam hiç yanmazdım” demek çok kolaydır. Ancak bir zorluğun, acının ya da karmaşık bir ilişkinin içinde olmadan verilen kararlar yalnızca birer varsayımdan ibarettir.  Kendinizi başkalarından “daha güçlü” ya da “daha akıllı” zannetmeden önce durup düşünmenz gerekir: Gerçekten doğru mu davrandınız, yoksa henüz o noktadan sınanmadınız mı?

​Sınanmamışlığın kibri, bilmediğimiz konularda başkalarını kınama ve küçümsemenin de başlangıç noktası kesinlikle. “Bekar’a karı boşamak kolaydır” derler. Ya da yıllar önce Deniz Seki’nin Bayhan’a kendince çok etik ve ahlâkî bir tavırla yüklenmesi gibi. Yıllar sonra kendisinin de cezaevine girmesi, hayatın bizi nasıl sınayabileceğini gösteren çarpıcı bir örnek değil de ne?

​Bilmediğimiz ve anlamadığımız hiçbir konuda, ne kadar empati yaparsak yapalım, insanlara doğru yolu gösterme becerimiz yok. Sadece sabretmelerini, ya da olaya farklı bir bakış açısıyla bakmalarını tavsiye edebiliriz. Gerçekten ne istediklerini, vicdanen nasıl rahat olacaklarını sorarak ya da bundan sonrasıyla ilgili bütün kararları kendilerinin alması gerektiği ve sonuçlarına da katlanmaları gerektiğine dair tavsiyelerde bulunabiliriz.

​Sınanmamışlığın kibri ile sınanan kişinin çevresine söylediği cümleler şöyledir mesela:

​”Sana bu kadar değersiz hissettirenin peşinden nasıl koşarsın ya, onursuz musun sen! “

​”Bu tavır trip bana yapılsaydı hayatta affetmezdim.”

​”Ben de çok acılar çektim ama hiç böyle bitmedim, biraz güçlü olun Allah aşkına! “

​”Sana böyle davranılmasına sen izin veriyorsun.”

​”Depresyona falan atmayın oğlum top’u, her şey kafaya takarsan işin iş”

​İşte bu yüzden, Allah hiçbirimizi sınanmamışlığın kibriyle sınamasın.

Bir Eğitim Efsanesinin Karanlık Yüzü: Rousseau Çocuklarını Neden Terk Etti?

Hepimiz zaman zaman söyledikleriyle yaptıkları birbirini tutmayan insanlarla karşılaşımışızdır.

Meselâ bu tiplerden biri de Jean-Jacques Rousseau.

Eğitim üzerine yazdığı eserlerle çığır açan, çocukların doğasına saygı duyulması gerektiğini savunan bir düşünürün, kendi öz çocuklarına ne yaptığını öğrendiğimde gerçekten büyük bir şok yaşadım. İnstagram da gezinirken kitap penceresi isimli bir sayfada gördüm bu bilgiyi. Başta inanmadım. Çünkü sosyal medyada ki her bilgi teyide muhtaçtır. Sonra ufak bir araştırma ile emin oldum. Herif gerçekten çocuklarının tamamını ölüme terk etmiş! Şimdi bu yazıda, çocuk eğitiminin öncüsü sayılan Rousseau’nun kendi hayatındaki o büyük çelişkiyi sizlerle paylaşmak istiyorum.

​Rousseau’nun bu sarsıcı hikâyesi, Paris’te yaşadığı dönemde Thérèse Levasseur adında bir kadınla tanışmasıyla başlıyor. Thérèse zamanla onun hayat arkadaşı olmuş ve ilerleyen yıllarda evlenmişler. Rousseau’nun kendi aktardıklarına göre, yaklaşık 1746 ile 1752 yılları arasında Thérèse beş çocuk dünyaya getirdi. Ancak hikâyenin acı ve karanlık tarafı tam da bu doğumlarla birlikte şekillenmeye başladı.

​Tüm bu yaşananlar bir tarihçi iddiası ya da kulaktan dolma bir dedikodu değil; olayı bize doğrudan anlatan kişi Rousseau’nun kendisi. Yazar, meşhur İtiraflar adlı eserinde beş çocuğundan da açıkça söz etmiş. Rousseau’nun anlattığına göre, doğan çocukların tamamı doğumlarından çok kısa bir süre sonra Paris’teki bir kimsesiz çocuklar kurumuna, yani Hôpital des Enfants-Trouvés adı verilen terk edilmiş bebeklerin kabul edildiği bakımevine bırakılmış.

​Peki bu herif bu bebekleri nelerin beklediğini biliyor muydu? Muhtemelen evet. Çünkü o dönemde bu tür kurumlardaki koşullar son derece ağırdı, hastalıklar yaygındı ve bebeklerin hayatta kalma ihtimali oldukça düşüktü. Nitekim Stanford Encyclopedia of Philosophy bu durumu özetlerken, 18. yüzyıl Fransa’sında bir çocuğun bu kurumlara bırakılmasının onlar için neredeyse kesin bir ölüm anlamına geldiğini vurgulamış. Çocukların kesin akıbeti bugün bile tam olarak bilinmiyor; bu yüzden “beşi de kesin öldü” demek tarihsel olarak doğru olmasa da, durumun ne kadar vahim olduğu ortada.

​İşin en aldatıcı ve çelişkili kısmı ise tüm bu olaylardan birkaç yıl sonra gerçekleşti. Takvimler 1762’yi gösterdiğinde Rousseau, belki de pedagoji tarihinin en önemli eserlerinden birini yayımladı: Émile ya da Eğitim Üzerine. Kitabında eğitimde devrim yaratacak harika fikirler savunuyordu. Ona göre eğitim, çocuğun doğal gelişimine kesinlikle uygun olmalıydı; çocuklar sadece emir dinleyen pasif figürler olmamalı, ezberci eğitim terk edilip çocuk deneyerek ve keşfederek öğrenmeliydi. Ancak ne acıdır ki, eğitimde çığır açan ve çocuğun doğasına saygı gösterilmesini savunan bu adam, kendi beş çocuğunun hiçbirini büyütmedi ve onlara tek bir gün bile babalık yapmadı.

​Bir yanda çocuk eğitimine yön veren dahiyane teoriler, diğer yanda yetimhane kapısına bırakılan beş bebek…

Peki sen bu konuda ne düşünüyorsun şimdi? Çocuklarına zerre merhamet etmeyen, onları başından atan bir düşünürün eserlerini değerlendirirken, kendi özel hayatındaki bu büyük çelişkiyi göz önünde bulundurmalı mıyız? Yoksa  “aman canım, adam yapmış bir hata, önemli olan bize açtığı o ufuk” gibi aptalca bir kabule mi yaslanmalıyız?

Huzur mu, Onur mu? O Masadan Kalkma Cesareti.

Arşivimde her zaman sakladığım bir fotoğraftır o an: Albert Einstein’ın bir odada, karısının karşısında çaresiz, bitkin ve boş bakışlarla oturuşu… Koskoca bir bilim profesörünün; herkes kendisine muazzam bir saygı ve hürmet gösterirken, kendi karısından kimbilir hangi uyduruk mesele yüzünden azar veya trip yediği o an!

​Allah’ım, biz nasıl oluyor da duygularımız yüzünden bu kadar aciz bir duruma düşebiliyoruz? İnanmak gerçekten çok zor. Tarihte de hep böyle olmadı mı zaten? Nice koçyiğitler, krallar, padişahlar sırf delicesine sevdikleri için kadınlarının karşısında birer köleye dönüştüler. Bir çeşit muhtaçlık ve “Onsuz yapamam” düşüncesiyle, sırf onları mutlu edebilmek adına kendi sınırlarının kademe kademe ihlal edilmesine göz yumdular…

​Tabii bu döngü, seven bir erkek için sevdiği kadının karakterine bağlı olarak ya dünyada bir cennete dönüşüyor ya da cehennem daha bu dünyadayken en harlı yangınlarla başlıyor. Peki, arada bu döngüyü kıran adamlar çıkmıyor mu? Elbette çıkıyor; tıpkı Johnny Depp gibi…

​Görselde gördüğünüz, popüler kültürün ikonik yüzü ve sinemanın en karizmatik oyuncularından biri olan Johnny Depp; mahkeme salonunda, ilişkideki mağduriyetin, algı yönetiminin ve psikolojik savaşın tam ortasında, kürsüde duruyor.

​Bu iki resim bana tek bir şeyi hatırlattı: Bir erkeğin ne kadar zeki, ne kadar başarılı ya da ne kadar karizmatik olduğunun hiçbir önemi yoktur; kadınlar karşısındaki duruşu ve sınırlarındaki netlik, onun gerçek gücünü belirler.

​Peki, evrenin en büyük denklemlerini çözen zihinler veya milyonları peşinden koşturan adamlar bile nasıl oluyor da kendilerini bu duygusal kapana kısılmış bulabiliyor?

​Einstein Duruşu (Sessiz Kabulleniş ve İçsel Kaçış)

​Einstein modeli; çatışmadan kaçınan, huzuru korumak adına, “aman yuvam dağılmasın hem elalemin ağzına sakız olmayalım” düşüncesi ile sürekli taviz veren ya da duygusal baskı karşısında kendi zihnindeki güvenli limanlara çekilen erkeği temsil eder. Görseldeki gibi; kadın üstte otoriter bir duruş sergilerken, erkek masada sessizce oturur. Bu erkek tipi, ilişkideki manipülasyonu fark etse bile “düzeltmeye çalışmak” veya “kavga etmemek” adına fırtınanın geçmesini bekler. Ancak kaçınmak sorunu çözmez; sadece erkeğin kendi evinde bir kiracı gibi hissetmesine yol açar.

​Depp Duruşu ise duygusal karmaşa ve geç gelen radikal yüzleşmenin resmidir. Depp modeli  tutkulu, duygusal ve empatik erkeği simgeler. Bu erkek, ilişkideki toksikliği ve manipülasyonu ilk başta tutku veya sevgi sanarak tolere eder. Ancak zamanla öyle bir noktaya gelir ki, yaşadığı şeyin bir ilişki değil, kendi benliğini ve itibarını yok eden bir mahkeme salonu olduğunu anlar. Depp’in duruşu; bedeli ne olursa olsun gerçeği ortaya koymak için o kürsüye çıkma zorunluluğudur.

​Kadınların Manipülasyon Cephaneliği: Erkeğin Zihni Nasıl İğdiş Edilir?

​Kadınlar ile erkekler arasındaki psikolojik savaşta kadınların en güçlü silahı, erkeğin mantığına değil, duygularına ve vicdanına oynamalarıdır. İlişkilerde sıkça karşılaştığımız bazı manipülasyon yöntemlerini şöyle sıralayabiliriz:

  • ​Algı Yönetimleri (Gerçeği Çarpıtma): Erkeğe yaşadığı şeyin kendi suçu olduğunu, olayları aşırı mübalağalı algıladığını hissettirmek. Erkek bir süre sonra kendi hafızasından ve mantığından şüphe etmeye başlar.
  • ​Mağdur Rolü ve Suçluluk Duygusu metazorileri: Kadının kendi hatalarını perdelemek için anında “mağdur” pozisyonuna geçmesi; erkeğin koruma ve yetersizlik hislerini tetikleyerek onu sürekli savunma durumunda bırakması.
  • ​Toplumsal ve Çevresel Baskı: Erkeğin imajını, itibarını veya sosyal çevresindeki duruşunu tehdit ederek onu kontrol altında tutmak.
  • ​Sınır Testleri: Erkeğin “hayır”larına kademeli olarak saygısızlık ederek alanını adım adım daraltmak. Amaç, erkeğin otoritesini ve masadaki ağırlığını eritmektir.

O zaman ​”Yeter Artık!” Deyip Masadan Kalkabilecek Erkek Kimdir?

​Her erkek o masadan kalkamaz. Bir erkeğin o masadan kalkabilmesi için entelektüel zekaya (IQ) değil; öz-saygıya ve radikal bir cesarete ihtiyacı vardır.

  • ​Einstein Tipi Erkek: Asla kalkamaz o masadan. Çatışmadan kaçınan, pasif-agresif tepkiler veren erkek, masadan fiilen kalkmak yerine zihnen kalkar. Yan yana oturmaya devam ederler ama aralarında kilometrelerce mesafe vardır. Bu bir duruş değil, teslimiyettir.
  • ​Masadan Kalkabilen Erkek: Kendisine olan saygısını, ilişkinin veya kadının sunduğu konforun üzerinde tutabilen erkektir. Bu erkek modelinde şu farkındalık oluşur: “Seninle var olmadım, seninle yok olmayacağım.”

​Erkekte “Yeter artık!” nidası bir gecede patlamaz; bir birikimin sonucudur. Erkek şu üç kritik eşiğe ulaştığında o masayı devirip kalkacak cesarete ulaşır:

  1. ​Sınırlarının tamamen ihlal edildiğini ve öz-saygısının bittiğini gördüğü an: Artık sevildiğini değil, sadece kontrol edildiğini ve kullanıldığını hissettiği an.
  2. ​Yalnız kalma korkusunu yendiği an: Pek çok erkek yalnız kalmaktan, düzeninin bozulmasından veya “kötü adam” ilan edilmekten korktuğu için o masada kalır. Ne zaman ki yalnızlığın, kötü bir birliktelikten yüz kat daha huzurlu olduğunu anlar; işte o zaman cesaret gelir.
  3. ​Bedeli göze aldığı an: Johnny Depp örneğinde olduğu gibi; kariyerini, itibarını, parasını veya kamuoyunun ne diyeceğini umursamayı bıraktığı, “Gerçek neyse çıksın, bedeli neyse öderim!” dediği an o erkek özgürleşir.

​Bir ilişkide kadın manipülasyon yapabilir; bu insani bir zaaftır. Ancak asıl soru şudur: Sen o masada ne kadar süre oturacaksın?

​Einstein gibi zihninin içinde saklanarak fotoğraf makinelerine çaresiz bakışlarla yardım ister gibi bakıp poz mu vereceksin; yoksa Depp gibi bedeli ne olursa olsun, tüm gücünle sarıldığın gerçeğinle yüzleşip o masadan kalkmayı mı seçeceksin?

​Unutma ey sevgili erkek okur; bir erkeğin karizması kazandığı zaferlerle değil, huzurunu ve saygınlığını korumak adına terk edebildiği masalarla ölçülür.

Puslu Kıtalar Atlası’ndan Bir Hakikat

Görseldeki söz tam bana göre; ne de olsa etrafımda dönen dolapları, maskeli baloları ve asil kılıklı riyakarlıkları fark edip “karanlığı görebiliyorum” sandığım anlarda aslında ne kadar da aydınlık bir cahillikte yüzüyormuşum. Meğer gerçek karanlığı, körü körüne yaşayan bizler değil, toprağın altındakiler o kadar kusursuz deneyimliyormuş ki, bizimki sadece fiyakalı bir karanlık taklidiymiş.

​İnsanın kendi küçük dünyasında dram kasması, “ben her şeyi görüyorum, biliyorum” diye havaya girmesi ne kadar da komikmiş meğer. Hayatın o parıltılı yalanlarına aldanıp gözümüzü kamaştıran biz yaşayanlar, asıl zifiri ve hakiki karanlığın ne olduğunu, mezar taşları arasında sessizce yatan o bilge ölülerden öğrenecek değiliz ya; ama yine de onlara inat, bu aydınlık dünyada karanlıkta el yordamıyla yolumuzu bulmaya çalışarak kendimizi kandırmaya devam ediyoruz.

Stresslaxing; Verimsizliğime kurumsal bir resmiyet kazandıran tabir

Bazen kelimeler, içimdeki o kaotik huzursuzluğu tarif etmekte yetersiz kalır sanırdım. Ama bugün sosyal medyada karşıma bir görsel çıktı ve bam! Nokta atışı yapmış. Görselde “Stresslaxing” diye bir terim tanımlanıyor. Türkçe meali şu: “Stresini atmak için dinlenmek istediğinde, seni strese sokan şeyle ilgilenmediğin için daha çok strese girmek.”

​Bu kadar kısa, bu kadar öz ve bu kadar acımasız bir açıklama olamaz.

​Hani o “Oh, bugün işler bitti, biraz uzanayım da dizi izleyeyim” dersiniz ya. Tam o sırada beyninizin derinliklerinden bir ses yükselir: “Ama yarın o raporu teslim etmen lazım, şu an dinlenerek vakit kaybediyorsun, başarısız olacaksın!”

​Sonuç? Ne dizi izleyebiliyorsunuz ne de raporu yazıyorsunuz. Sadece kıvranıp duruyorsunuz. Bu tam bir kısır döngü. “Dinlenme” denen eylem, suçluluk ve anksiyete dolu bir işkenceye dönüşüyor.

​Yani, bir dahaki sefere kanepede uzanırken tavanı izleyip kendimi suçlu hissettiğimde, bunun geçici bir “stresslaksasyon” anı olduğunu bileceğim. En azından artık adını koydum: Stresslaxing. Kulağa biraz havalı da geliyor sanki, değil mi? Yoksa sadece daha çok strese mi girdim? Kafam çok karışık.

​Neyse, bu muhabbetin üzerine gidip biraz daha stresslaxing yapayım. En azından verimsizliğim artık resmiyet kazandı.

Narsistik Davranışların Psikolojisi ve İlişkilerdeki Yansımaları

Efendim malumunuz bu zamanda, psikoloji bilimi sayesinde ilişkideki kötü’ye artık “kötü” demiyoruz. Onlara artık Narsist, borderline gibi sıfatlar takıyoruz 🙂

Aslında çoğu zaman kötülükten beslenen ama bu yaptıklarına kötülük değil, bencillik değil, şerefsizlik değil, adilik değil, üç kağıtçılık değil, yalancılık değil de hak görme davranışı deyipte ortada masum’u kurban’ı oynayan bu insanlar, aslında tüm kötülüklerin%70 i ni bünyelerinde toplamayı başaran yüzsüz insanlardır bildiğiniz. Ve bu insanları artık her platformda, yaşantılarımızda görmek mümkün hale geldi. Peki, bir kişinin narsistik özellikler gösterdiğini en güçlü şekilde düşündüren tek bir davranış var mıdır?

Psikolojik açıdan narsisizmi tek bir eyleme indirgemek zor tabii; çünkü bu durum pek çok katmanı barındıran geniş bir yelpaze gibi sanki.

​Narsistik Yapının Temel Yapı Taşları

​Narsisizm, bir bütün olarak karşımıza şu özelliklerle çıkar:

  • ​Düşük empati veya duruma göre değişen seçici empati. ( Keyfi)
  • Herşeyde ​kendine hak görme duygusu (entitlement)
  • ​Büyüklenmecilik, üstten cilik ve kibir
  • ​Aşırı onay ihtiyacı
  • ​Statüye ve yüzeysel şeylere aşırı odaklanma. Pozisyon ya da mevkisinden beslenme
  • ​Sınır ihlalleri ( sizin sınırlarınızı sürekli test eder.)

​Bu özelliklere sahip kişiler, istedikleri olmadığında ya da engellendiklerinde aşırı öfkelenebilir ve yoğun bir rahatsızlık duyabilir. Ancak narsistik bir profilden söz edebilmek için bu belirtilerin tek başına değil, bir arada ve tutarlı bir örüntü halinde görülmesi gerekir. Yoksa illa ki narsistik bir örüntü vardır az da olsa.

​Özünde genellikle ciddi güvensizlikler, kırılgan bir benlik saygısı ve yoğun utanç duyguları barındıran bu tablo oldukça karmaşıktır. Yine de ilişkilerin dinamiklerini derinden sarsan belirgin ve kritik işaret bulunur.

1. Hak Görme Duygusu (Entitlement) ve Sınır İhlalleri

​Narsisizmin adeta gövdesini oluşturan en belirgin unsurlardan biri hak görme duygusudur. Bu durum, kişinin kendisine her koşulda özel bir muamele beklemesiyle kendini gösterir.

  • ​Çifte Standartlar: İlişkilerde “Kurallar sana uygulanır ama bana uygulanmaz” anlayışı hakimdir.
  • ​Sınırsızlık ve Sınır İhlalleri: “Seni istediğim zaman ararım, istediğimi yaparım, istediğimi söylerim” şeklindeki yaklaşım, açık birer sınır ihlalidir.
  • ​Farkındalık Eksikliği: Bu kişiler, sergiledikleri davranışların karşı tarafın ruh halini ve hayatını nasıl etkilediğine dair belirgin bir farkındalık eksikliği yaşarlar.

​2. Sorumluluk Almamak

​Narsisizmde çok tutarlı olarak gözlemlenen ikinci temel özellik ise sorumluluk almama eğilimidir. Sağlıklı bir ilişkide kişi hata yaptığında, “Bunu ben yaptım. Bunun doğru olmadığını görebiliyorum. Seni üzdüğüm için üzgünüm” diyebilir.

​Narsistik dinamiklerde ise şu süreçler işler:

  • ​Karşı tarafın yaşadığı acıyı ve kırgınlığı savunmaya geçmeden dinleyemezler. Dinler gibi yaparlar ama çok dayanamazlar.
  • ​Haklı çıkmak veya suçlu hissedip utançla yüzleşmemek için sürekli bir savunma mekanizması geliştirirler.
  • ​Gerçek bir onarım süreci için gereken “Seni duyuyorum. Gerçekten üzgünüm…” diyebilme olgunluğundan uzaktırlar.
  • ​Sadece özür dilemekle kalmayıp, ardından bu davranışı değiştirmek için samimi ve tutarlı bir çaba göstermek narsistik döngülerde genellikle eksik olan halkadır.
​Sonuç olarak;

​Narsistik özellikler taşıyan biriyle ilişki yürütmek; sürekli sınırların ihlal edildiği, hak görme tutumlarının sergilendiği ve sorumluluğun karşı tarafa yıkıldığı yıpratıcı bir süreçtir. İlişkilerin geleceğini belirleyen en temel şey; tarafların birbirlerinin sınırlarına saygı duyması, hatalarıyla yüzleşebilmesi ve karşı tarafın hissettiği acıyı samimiyetle görebilmesidir. Eğer böyle bir insanla uzun süredir görüşüyor, kendinizi normal hissetmiyorsanız. Ortada büyük bir sorun yokken, içinizde “yolunda gitmeyen birşeyler var” fısıltısı, sesleri duyuyorsanız. Sürekli tetikte ve kontrollü bir ruh haliniz varsa, beyniniz sisli ve netleşmeyen döngüsel düşünceleriniz varsa bilin ki çok büyük bir oranla yakınınızdaki o narsistik kişiye enerjinizi boş yere harcıyorsunuz efenim, bilin istedim.

Yıkılıyo’dan Yakışır’a: Türkçe Popun Yunan Melodileri

Yıllardır müzik kulağıma güvenirim ve bunun sadece şarkı söyleyebilmek olmadığını, şarkının içindeki tüm melodilere, tınılara, notalara ve şarkıyı söyleyenin ses karakterine hakim olmak olduğunu bilir Müziği çok severim, dinlemeyi çok severim ve keşke bir müzik aleti çalabilseydim.

​Çok tandır aklıma takılan bir şey vardı: Burcu Güneş’in “Yakışır” şarkısıyla bir zamanların popüler şarkıcısı Ayça’nın aynı melodi üzerine okuduğu iki farklı şarkı vardı. Ayça’nın şarkısı “Yıkılıyo” ama orijinali Yunan şarkıcı Elli Kokkinou’nun “Masai” isimli parçasıdır.

​Şarkıyı hit yapan kesinlikle Ayça’ydı, ama Burcu’nun sesi çok güçlü ve üst seviyede. Ayça’nın da o dönemde öyle bir iddiası yoktu ama popüler sözlerle meşhur olmayı başarmıştı. Bu arada, şarkıyı dinlemek isteyenler, Burcu Güneş’in okuduğu şarkıya “Yakışır” ve Ayça’nın şarkısına “Yıkılıyor” diyerek ulaşabilir İnternet’te. İsteyen dinleyip aradaki benzerliğin sadece nakaratta farklılaştığını görebilirler, dinlerseniz bana hak vereceksiniz.

Her Şeyi Bilen Ama Hiçbir Şey Söylemeyen “Genel” Durumlar

Biliyor musun, genellemeler üzerine biraz kafa yorunca işin rengi değişiyor. Mesela aklıma hemen Nietzsche’nin o meşhur sözü geliyor: “Tüm genellemeler yanlıştır.” Ama bu dahil bütün genellemeler yanlıştır dediği için işin içinde bir paradoks var, felsefi boyutu çok derin!

​Biz genellemeyi neden yapıyoruz dersen, bir konunun içinde genelin, çoğunluğun veya kabul görenin bu olduğuna dair somut veriler için yapılan anketleri, araştırmaları ve bilimsel çalışmaları ortaya koyup buna genel diyoruz. Aslında bu o genellemenin verdiği sonucun verinin yüzde yüz doğru olmadığını bize gösteriyor. Çünkü çoğunluğun ve her şeyin yüzde yüz mutabık kaldıği doğrular değil bunlar.

​Bunu ne zaman düşünsem, Cem Yılmaz’ın yıllar önce yaptığı o genelev esprileri geliyor aklıma. “Genel” sözcüğü dilimizde öyle bükülüyor ki, bazen bir kurumu bazen de bambaşka bir durumu anlatıyor. Genel kültür mevzusu da bununla bağlantılı; herkesin bildiği popüler şeylere odaklanarak kendimizi övmemize yarıyor. Aslında her durumun kendine özgü koşulları olduğunu unutmamak ve kritik düşünceyi elden bırakmamak, genellemelerin tuzağına düşmekten kaçınmanın en önemli yolu

Yani genel olarak 🙂

Ertelediğimiz Hayatlar: Başlangıçların Korku Ve Umut Karması

Konfor Alanından Çıkış: Yeni Bir Sayfa Açmanın Psikolojisi

Yeni bir sayfa açmak, insan doğasının en güzel ama aynı zamanda en karmaşık dürtülerinden biri bence. Hayatımızın bir döneminde radikal bir karar alır, yepyeni bir yola adım atmak isteriz. Ancak bu yeni yolculuğa çıkmadan önce zihnimiz bizi durdurmak için elinden geleni yapar. Çünkü her yeni başlangıç, geride bırakılan bir geçmiş demektir.

​Alışkanlıklarımızın konfor alanından çıkmak, bilinmezliğe adım atmaktan çok daha güvenli gelir. Kötü de olsa bildiğimiz bir düzeni, iyi olacağını umduğumuz ama henüz görmediğimiz bir belirsizliğe tercih ederiz. Bu yüzden ertelemek, değişimin getireceği sorumluluktan ve olası risklerden kaçmanın en kolay yoludur aynı zamanda.

​Aslında çoğu başlangıcımız, bizi rahatsız eden, geren veya aşağı çeken bir durum ya da sıkıntıdan kaçmak için bir adım olabilir. Tamamen değiştirmeye veya sıfırdan başlamaya gerek yok; mevcut sıkıntılı durumdan uzaklaşmanın getirdiği rahatlık da başlı başına güzel bir başlangıçtır.

Yargılamayan Bir Dilin Gücü: Makul Öneriler Sunmak

Hayatta hep birbirimize öneriler sunuyoruz, ama bunu genellikle bir eleştiri gibi algılatabiliyoruz.

​Makul bir öneride bulunmak, karşı tarafın ihtiyacını doğru anlamaktan başlar. Doğru zamanda ve onun faydasına odaklanarak konuşmak, tavsiyemizi bir yaptırımdan çok, bir destek haline getirir.

​”Yapmalısın” veya “etmelisin” demek, direnç yaratır. Bunun yerine, “bence” diyerek bir seçenek sunmak her zaman daha etkilidir.

​Aynı nehirde iki kez yıkanamayacağımızı söyleyen Herakleitos gibi, fikirlerimizin de değişime uyum sağlaması gerekir. Mevlana’nın dediği gibi, ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır.

​Unutmayın, makul bir tavsiye vermek, karşınızdakini kontrol etmek değil, ona destek olmaktır. Empati ve doğru üslupla sunduğunuz her öneri, ilişkilerinizi güçlendirir ve daha sağlıklı iletişimler kurmanızı sağlar.

Senin Enerjin Değerli: GAST ile Kendi Alanını Savun

Günümüzde sanrısal eleştiri ve empati yoksunluğu gibi toksik davranışların ilişkilerimizi nasıl dibe çektiğini değiştirdiğini çok net görüyoruz değil mi? . Sosyal medyadan toplumsal hayatın her alanına kadar çarpıtılmış değerlerle karşılaşıyoruz. Gerçek dediğimiz şey artık eğilip bükülebilen, çarpıtılabilen bir algıyı ifade ediyor çoğumuz için. İzafiliği ise nirvanaya ulaştı abartısız!

​Tam da bu noktada, vicdanlı ve öz farkındalığı yüksek olan iyi insanın bir şekilde kendini koruması gerekiyor. Bilim insanlarının psikologların bu konuda geliştirdiği metotları var. Ve bu metodları kısaca G.A.S.T olarak özetlemişler.

Şöyle ki;

Gözlemle: Öncelikle dur ve izle. Karşındaki kişinin amacı gerçekten iletişim kurmak mı, yoksa seni dramaya çekmek mi? Reaksiyon vermeden önce durumu tarafsızca gözlemlemek en büyük güçtür.

​Alan Koy: Sınır çizmek bencilce değil, ruh sağlığını koruma biçimidir. Herkesin hayatında kapladığı yeri ve mesafeyi belirleme hakkı sana ait.

​Savunma Yapma: Toksik insanlar tartışmadan beslenir. Haklılığını kanıtlamaya çalışarak enerjini tüketme; bazen gri kaya gibi tepkisiz kalmak en iyi cevaptır.

​Tamamen Uzaklaş: Eğer bir ilişki sürekli sana zarar veriyor ve tükenmişlik hissi yaratıyorsa, o bağı koparmak ya da minimuma indirmek hayatın kalitesini anında artırır.

​Unutma, herkesi memnun etmek zorunda değilsin ve her insan hayatının sonuna kadar yanında kalmak zorunda değil. Kendi enerjini korumak, kendine verebileceğin büyük bir hediye.

​O zaman ey okur, toksik insanlara karşı G.A.S.T’la mücadele etmeye hazır mısın?

Ortalık, küskünlerin dışarıda kaldığı bir similasyondur

İnsanın dünyaya küsmesi, aslında o devasa gezegene değil, onun üzerinde yaşayan insan kitlesine, topluma ve kurulu sisteme duyulan kırgınlığın bir ifadesidir. Küskünlükle birlikte kişi, o zamana kadar parçası hissettiği bu büyük sahneye aidiyetini yitirir.

​Bu noktada dünya, anlamını kaybeder ve bir “ortalık” haline gelir. Tıpkı sahibi olmayan bir meydanda, yine hiçbir yere ait olmadığını hisseden insanların oluşturduğu bir alan gibi…

​Ortalıkta olan sahipsizdir, korumasızdır ve her türlü tehlikeye açıktır. Bu sahipsizlik, bireyin sisteme karşı daha da soğumasına ve yabancılaşmasına yol açar. Kuralı, sahibi ve koruyanı olmayan bu alanda başıboşluk hakimdir ve bu durum, her an yeni bir savrulmayı da beraberinde getirebilir.

​İşte tam bu noktada, küsen insanın o düzene dahil olması gerekmez. Kişi, dışarıda kendi varlığını ve duruşunu koruyarak da var olabilir. Önemli olan, o karmaşanın bir gün mutlaka düzeleceğine, sahipsiz bir meydanın yerine doğru bir sistemle insanların huzur ve refahını sağlayabilecek bir yaşam alanına dönüşebileceğine olan inancı hiç kaybetmemektir. Yani ortalık değil, ortak payda’da birleşen insanlar.

Her Şeyi Anlamak Zorunda Değiliz: Anlam Arayışına Bir Mola

Hayatın karmaşasında herkesi anlamaya çalışmak, zihnimiz üzerinde zamanla onarılamaz bir tahribata yol açabiliyor. Eskiden sadece ailemizin ve yakın çevremizin fikirleriyle sınırlı olan dünyamız, günümüzde akıllı cihazlar ve kesintisiz internet sayesinde tüm insanlığın dertlerini, sevinçlerini ve beklentilerini anbean omuzlarımıza yüklüyor. Bu durum, bilgiye ve birbirimize ulaşmamızı kolaylaştırsa da beraberinde ciddi bir duygusal yıkım getiriyor.

​Bu ağır yükten sıyrılmak için hayatımıza bir diyet uygulamamız şart; fakat bu sadece bir teknoloji ya da sosyal medya diyeti değil, asıl olarak dış dünyanın gürültüsüne ve bitmek bilmeyen beklentilerine karşı bir duruş geliştirme sürecidir. İhtiyacımız olan kadar insanlarla iletişimde kalıp, sosyal alanın bize dayattığı tüm o anlamsız haberleri, fikirleri ve algıları bir kenara itebilmeliyiz. Dışarıdan gelen gürültünün sadece özetine bakıp, olup bitenin kendi iç dünyamızdaki yansımalarına odaklandığımızda, o yıpratıcı tahribatı minimuma indirmemiz mümkün hale gelir.

​Ayrıca bizi kuşatan beklenti ağından da kurtulmanın zamanı geldi. Çevremizdeki herkesin bitmek bilmeyen taleplerini karşılamak için can hıraş bir çaba harcarken, bir de tüm dünyanın ahlaki, etik veya nefsî beklentilerini üstlenmek zorunda değiliz. Yaşadığımız şu kısa ömrün merkezinde, başkalarının ne istediği değil; kendi huzurumuz, pragmatik yaklaşımımız ve duygusal zekamız yer almalı. Bize insan olduğumuzu hatırlatacak, merhameti, paylaşmayı ve yardımlaşmayı ön plana çıkaracak faydalı bir ilme ve kültürel birikime sarılmak, bizi bu anlamsız karmaşadan koruyacak en sağlam limandır.

Simbiyozdan Parazitizme: İlişkilerde Güç Dengesi ve Özdeğer Meselesi

Sevgili okur, gel de doğadaki o malum timsah ve kuş hikayesine biraz yakından bak. Hani şu yazının görselinde ağzını açıp dişlerini temizleten timsah var ya; işte o, bizim modern hayattaki gizli narsistin tıpkı kendisidir. Kuş ( kürdan kuşu diye bilinir veya İngilizce adıyla Egyptian Plover – Mısır Cılıbıtı) ise zavallı bir iyiniyetle “karnımı doyururum” diyerek yanaşır yanına; timsah da bu zayıflığı bildiğinden, sadece ağzını açıp bekleyerek işini gördürür. Anlayacağınız, menfaatin temel oluşturduğu bu düzen, yalnızca doğada değil, insan ilişkilerinde de ortalıkta dolaşmaktadır.

​İşin ironik kısmı şurada: Kuş, aslında doğada kendi başına daha büyük avların peşine düşüp çok daha fazlasını elde edebilme ihtimaline karşın, timsahın sunduğu o hazır tezgaha razı olur. Eline geçenin ne kadar kısıtlı olduğunun farkındadır ama “zahmetsiz lokma” diyerek bununla idare etmeyi seçer. Konfor zannettiği o durum, aslında kendi potansiyelini elleriyle harcamasından başka bir şey değildir.

​Bu durumu kendi hayatımıza uyarlarsak; etrafınızda sürekli sizi eleştiren, fakat ara sıra fırlattığı ufacık bir övgüyü sanki büyük bir lütufta bulunuyormuş gibi sunan biri var mı? İşte o kişi, hayatınızın timsahıdır. Siz, “demek ki bunu hak ediyorum, sonunda beni onaylayacak” diyerek her tavrına boyun eğersiniz; o ise sizin enerjiniz üzerinden beslenmeye devam eder. Tıpkı doğadaki kuş gibi, daha iyisini hak ettiğinizi unutup o ufak kırıntılara razı olursunuz ve adına da “ilişki” dersiniz.

​Netice kelam; timsah ile kuşun bu menfaate dayalı dansı, kimi zaman vahşi doğada kimi zaman da en yakınımızda sessizce sürüp gider. En doğrusu, insanın kendi kıymetini bilmesi; kendisini tüketen o narsist yapılara sırt çevirip kendi gökyüzünde özgürce kanat çırpabilmesidir.

Serçe Parmak ve Vicdan: Görünmeyen Gücün Denge Noktası

Serçe parmağın önemini anlatan bir yazıya denk gelmiştim. Yazıda, bu minik parmağın hayatımızdaki kritik işlevi öyle güzel vurgulanıyordu ki, bir an durup düşündüm: “Hayatımızda başka olmazsa olmaz ortada görünmeyen ama aslında çok önemli ne var?” Bu sorunun cevabını ararken aklıma doğrudan vicdan geldi. Vicdan, tüm insanlığın içinde bizi aslında dünyada iyi kılan, insanlarla iyi ilişkiler kurduran, hayatımızı düzelten, merhamet, şefkat, empati, pişmanlık  ve adalet gibi duyguları besleyen soyut kavramın adıydı.

​Genellikle elimizin en zayıf ve işlevsiz parçası gibi görünen serçe parmağımız, anatomik olarak elin kavrama gücünün belkemiğidir aslında. Ona gereken desteği vermeden ağır nesneleri tam güçle kavramak neredeyse imkansızdır. İşte içimizdeki vicdan duygusu da tıpkı bu serçe parmak gibidir; görünmezdir, varlığı sadece en hayati ve kritik anlarda hissedilir ama karakterimizi ayakta tutan, hayatın sorumluluklarını taşırken bizi dengeleyen en güçlü vicdani motordur.

​Nasıl serçe parmak üstüne düşen görev olduğunda hemen sorumluluk alıp ortaya çıkıyorsa, insan da hayatında merhamet, şefkat ve adalet gibi temel erdemleri ortaya çıkarmak için vicdanını kullanır. Yani nasıl serçe parmak kesildiğinde bir şeyleri kavrayamıyorsak, sosyal hayatımızda ve yakın ilişkilerimizde de vicdanı kullanmadan yaptığımız her iş yarım kalır. Sonuçta, serçe parmağımızın bedensel gücümüzü tamamlaması gibi, vicdanımız da karakterimizin ve ahlaki duruşumuzun sarsılmaz dengesini oluşturur. Serçe parmağınızı ve vicdanınızı her daim korumamız dileğiyle..

Zihinde Yanan Lamba: Edebiyatın Aile Metaforu

Osman Erim Naiboğlu’nun “Edebiyat edeb’in en hayırlı evladı ve diğer kardeşlerinin de en açık sözlüsüdür”

​Bazen kelimeler, arkalarındaki anlam yüküyle birlikte insanın zihninde adeta bir lamba yakar.  “Edebiyat” ve “edeb” kelimelerinin kökteşliği malumumuz; fakat Naiboğlu’nun bunu bir aile metaforuyla, edebiyatı edebin “en hayırlı evladı” ve “en açık sözlüsü” olarak tanımlaması gerçekten çok çarpıcı.

​Bana göre edebiyat; süslü cümlelerin bir araya gelmesinden ibaret değil. Hayatın, insanın, toplumun ve içimizdeki karmaşanın en filtresiz ve cesur aynası. Edeb, sınırları çizerken; edebiyat o sınırları zorlayan, söylenmesi en güç olanı bile sakınmadan yüzümüze çarpan o dürüst ses oluyor. Tıpkı bir ailenin en haşarı ama en doğrucusunu söyleyen, inatçı ama en çok sevilen evladı gibi.

​