Görünmeyen Kuklacılar

Siz de hissediyor musunuz? Telefonumuzun ekranında akan o bitmek bilmeyen akış aslında bizi birbirine bağlamıyor, tam tersine kendi odalarımızda yalnızlaştırıyor. O görünmez algoritmalar sadece ne izleyeceğimizi seçmiyor, gizliden gizliye nasıl hissedeceğimizi de fısıldıyor.

​Shoshana Zuboff’un tabiriyle, bu hayatımızın “gözetim kapitalizmi” çarklarında tamamen birer kâr kalemine dönüştüğü bir sistem. Korkularımız, zayıflıklarımız, en insani zaaflarımız analiz ediliyor ve sessiz veri yığınları olarak satılıyor.

​Üstelik, Byung-Chul Han’ın da dediği gibi, bu dijital tempo bizi sürekli daha fazlasını yapmaya, daha çok üretmeye zorlayarak içten içe tüketiyor. Ruhumuz derin bir yorgunluk içinde.

​Belki de artık bu dijital kuklacıların iplerini biraz gevşetip, kendi hayatımızın gerçek kontrolünü elimize almanın zamanı gelmiştir. Ne dersiniz?

Kapitalizmin yerel değerler sızımları..

Kültür endüstrisinin en büyük silahı,yerelde yerleşik olanla farklı bir kapitalist kültürü yanyana bütünleşik olarak sunabilmesidir. Toplumlar kendi kültürlerinin etkisinde ısrarcı olduğu sürece bu böyle devam eder. Coca Cola’yı düşünün meselâ.. Yerleştiği her ülkenin milli ve dini değerleri ile bir bağdaşma içine girer. Ramazan ayında verdiği reklamlarda iftar için bir araya gelen ailenin sofrasında,her zaman tam ortadadır. Doğuşu Hristiyan geleneklerinden kaynaklı yılbaşı ağacı, ülkemizde yılbaşı ağacı olarak lanse edilirken dünyanın dört bir yanında bu ağaca “Noel ağacı”denir. Fakat bizim toplumumuz için bu ağaç hep yılbaşı ağacı olarak kabul edilir. Biz buna bir çeşit “kendimizi kandırma” deriz. Bir örf’ün veya geleneğin tüm dünyada rağbet görmesi imkansızdır. Tabi Kapitalist küresel dayatmalar için geçerli değildir bu imkansızlık..

Kapitalizm, bulaşıcı bir hastalık hücresini zamanla ölümcül bir amansız hastalığa çevirir. Bu hastalığın adı Küreselleşmedir. Küreyelleşme ise çok kültürlülüğü değil, küresel ve yerelden melez yeni bir şeyin gelmesine verilen isimdir.

Küreyelleşmeye bir örnek mi istiyorsunuz? O zaman vereyim. İtalya’da bir Çin restoranında, Çin yemekleri yapan bir Türk aşçının ürünlerini tanıtmaya gelen Arap müşteriler,buna en güzel örnek olarak verilebilir.

Bir çam ağacını bir hindi’yi ve kırmızı kıyafetleri ile ortada dolaşan tombik bir ihtiyarı sahiplenmekte hiç bir sıkıntı görmeyen bir toplum için,milli kültür ve yerel değerlerin yozlaşması,normal bir sonuç değil midir son tahlilde?

Benim 3K ismini verdiğim tehdidi,hepiniz yakınen bilirsiniz aslında.

Her zaman şikayetçi ve ifrit olduğum bir konudur,bizi sömüren Kapitalist Küresel Kölelik sisteminin ( ben buna kısaca 3K diyorum ) bize: “siz hiç düşünmeyin,ben sizin adınıza düşünüyorum” demesi. Yani üçkağıtçı ve sinsi sistem der ki size aslında: “siz benim koyunlarımsınız,ve sizin hem sütünüzden hem de tüylerinizden istifade edeceğim her daim. Her karnım açıktığında,ya da canım istediği an da içinizden birilerini,kesip kesip kavurma yapıcam etinizden”

Bu 3K’yı, bir iki küçük örnekle ilişkilendireyim şimdi size. Konuyu daha iyi anlatma babında.

“Çök kalk” cezai yaptırımını bilirsiniz. Askerde uygulanan bir ceza sistemidir. Genelde de acemi birliklerinde olur. Belli bir sebebi olmasına gerek yoktur bu yaptırımın. Tamamen keyfidir. Süresini, bir onbaşının ya da çavuşun tatmin olma anı belirler.

Ya da ilköğretimde okuyan çoçuklara oynatılan bir deve cüce oyunu gibidir 3K sistemi. Oyun sizi yorar ve yanmamak için uğraşıp durursunuz. Oyunu kazanan çocuğunda ödüllendirildiği hiç görülmemiştir. Kazanan çoçuk,sadece bir kazanma duygusunun bir kaç dakikalık hazzıyla mutlu olur,o kadar..

3K,tüm toplumları,bir sürü birlikteliği ile bağlayıp,çeşitli hazlar ve iyi hissedizmlerle kendine çekip,kişisel beklenti ve arzularla;yerelleşmeden ve tüm değerlerinden koparır. Bunu da bir usta balıkçı kafasıyla yapar. Sizin de içinde diğer milyonlarca balıkla beraber yaşadığınız denize bir olta sallar. Oltanın misinasında sizin en sevdiğiniz yemler takılıdır. Siz de doğal olarak o yem’e gelirsiniz. O yemlerin birinin adı haz’dır. Bir diğer yem rahatlıktır. Bir başkası kolay yoldan sahip olmadır. Ve diğer yemlerde, aşk,sevgi,tatmin gibi bireysel duygusal arzulardır. 3K,bu yöntemi hiç sıkılmadan ve değiştirmeden dener. Ve insanlarda hiç bıkıp usanmadan yemeye devam eder. Çünkü hiç insan,oltaya takılıp avlanan insanın sonunu hiç bir zaman kendi gözleri ile görmez. Halbuki deniz, ne kadar geniş ve yiyecek bakımından ne zengindir..

3K,sizin sahibiniz olmak için çeşitli argümanlar ve metaryeller kullanır. Bunların başında TV gelir. Sonra gazeteler ve radyolar gelir. Ve son olarak da hayatımızda olmazsa olmaz hale getirdiği sosyal medyayı kullanır. Bu yayın organları başta reklamlar akabinde diziler ve filmler,yine haberler ve moda ile sağlıklı yaşam mesajlarıyla,sizi doğrudan tüketime sürükler. Üretim yalnız 3K nın işidir. Ve size her türlü üretimden uzak kalmayı tembihler.

Siz de,aynı çök kalk cezası gibi ya da deve cüce oyununda ki oyunculara dönüşürsünüz.

Bu 3K sisteminin,sizi uzak tutmayı başardığı 3 tane değer daha vardır. Bunların ilki sebat etmektir. İkincisi şükürdür. Üçüncüsü de paylaşmaktır. Yani bu 3 değer aslında sizi insan yapan 3 temel erdemdir.

İyi hissetme duygunuzu yükseltecek binlerce metodu sizin üzerinizde dener. Siz de zaman içinde, bir kobay faresi gibi,hiç itirazsız kabul edersiniz tüm deneyleri ve sözde ilaçları.

Peki 3K dan nasıl uzak kalınır ya da kurtulunur?

Bu beladan kurtulmak kolay değildir. Çünkü bunu başarmak,toplumdan, bilgiden,haberden,sanattan,teknolojiden ve spordan uzak kalmadan ama tüm bunlar üzerinden gelen metazoriyi kabul etmemeniz gerekir. Bugün: “ben 3K’nın hiç bir zaman esiri olmadım.Olmam da” diyenler, ya kendini kandırıyordur ya da sizi,kendince.

Fakat doğru bir mücadele ve disiplinle en az köle sınıfında bulunmak mümkün. Bunun için önce,belki klasik ya da klişe gibi gelecek ama temel insani değerlerle daha yakın ilişkiler kumanız gerekir.

Nedir bunlar?

Hemen sayalım;

İnanç,ahlak,vicdan,dürüstlük,samimiyet,empati,vefa,,aile bağı ve paylaşma..

Bu değerleri bulabileceğiniz kaynaklar ise hemen yanı başınızdadır aslında. Başta inandığınız dinin kitabı ve öğretileri. Ardından aile büyükleriniz. Bunlar da anne,baba,dedeler ve ninelerinizdir. Çünkü 3K nın en zor etkilediği ve ulaşmakta zorluk çektiği grup,bu gruptur.

Yine maddecilik ve teknolijinin getirdiği rahatlık ve tembellikten kurtulmanız gerekir. İnsan rahatı bulduğu an da,daha çok rahatı arayan tek varlıktır.

Yaşamsal ihtiyaçlar dışında sahip olmak istediğiniz her nesneye, ihtiyaç mı yoksa lüks mü? gözüyle bakabilme meselesi var bir de. Kanaatkar ve sebatkar bir toplum oluşturmanın temelinde bu yatar.

Yine “herkeste var,bende niye yok” düşüncesi var,bir hastalık olarak beynimizde yaşattığımız. Herkeste olan niye sizde de olmalı? Bunu bir kere daha düşünün. Sizin metabolizmanız,fiziksel yapınız,fıtratınız,tıynetiniz,aileniz ve aldığınız eğitim nasıl olur da herkesle aynı olabilir? Siz,ancak sizi doyuracak ve tatmin edecek kazanımlarla mutlu olabilirsiniz.

Son olarak “yeni” kavramı var dikkat etmeniz gereken. Sürekli yenilenme ve yenileme arzunuzun,nasıl koca bir tüketim canavarına dönüştürdüğünü bir düşünün lütfen. Dünyada ki yaradılış gereği,yaratılan her şey eskiyip yok olurken,sizin bu yenilenme ve yenileme isteğiniz nedir? Eskimek yıpranmaktır evet, fakat bu yıpranma bir dizi yaşanmışlıklar ve onların getirdiği kazanımlarla doludur.

En çok meyveyi en yaşlı ve olgun ağaçtan alırsınız.

En iyi şarap eski olandır.

En güzel öğütler ve tavsiyeler gençlerden değil yaşlı filozof ve alimlerden çıkar.

Tüm antikalar en yeni aletlerden daha pahalıdırlar ve az bulunurlar.

Estetik ve botoks yaptırmadan genç kalmayı başaranlar,her zaman dünyanın en genç ve güzel kızından değerli bulunur.

İşte bu sebeple, yeniye ayak uydurmak,fakat her yeniliği çabucak sindirmemek çabucak soğumamak gerekir.

Son tahlilde 3K’nın toplumsal tehditlerini kendimce göstermeye. Ve bu tehditlere karşı mücadele yollarını nacizane,anlatmaya çalıştım.

Artık zaman, 3K’yı en büyük düşmanımız ilan etme zamanıdır. Sahip olduğumuz toplumun dinamikleri,bu tehditleri bertaraf edebilecek güçtedir. Umarım hem devlet hem de tüm halkımız ortak bir mücadelede,omuz omuza verirler artık..

-Tevfik Sadi

Kırmızı ibikli küçük tavuk masalı, Aktivistlerin diline düşerse..

Kapitalizmin Ekonomik İlişkiler Döngüsü
“ABD ve İngiltere’de ilkokul çocuklarına okutulan, Rus kökenli bir halk masalı var.
Adı, Kırmızı İbikli Küçük Tavuk.

Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister, hiçbiri yardım etmez, kırmızı ibikli küçük tavuk mecburen iş başa düştü der, kendisi eker, kendisi büyütür, kendisi hasat eder, kendisi değirmene taşır, kendisi un yapar, neticede ekmek yapar. Mis gibi ekmek kokusu etrafa yayılır. Kırmızı ibikli küçük tavuk “beraber yiyelim mi?” diye sorar. O hiç yardım etmeyen öbür hayvanların ağzı sulanır, “eveeeet yiyelim” derler. Kırmızı ibikli küçük tavuk acı acı gülümser, “yok öyle yağma” der, bir lokma bile vermez.


UNICEF’in sitesinde yayınlananan yazın şöyle :

Kırmızı ibikli küçük tavuk, gezinirken buğday tanesi bulur, o buğdayı tarlaya ekebilmek için çiftlikteki öbür hayvanlardan yardım ister.
Ördek “sen buğdayı filan boş ver, sana kahve tohumu satayım, acayip para kazanırsın, istediğin kadar buğday alırsın” der.
Domuz “sen buğday yerine kahve ek, nasıl satarım diye merak etme, ben senin adına pazarlarım” diye seslenir.
Fare iyice cesaretlendirir, “buğdayla uğraşma, kahve ekebilmen için istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.
——————-
Kırmızı ibikli küçük tavuğun aklına yatar.
“Kahve üretiminden anlamam ki, nasıl yapacağım” diye sorar.
Ördek “sana gübre satayım, çok çabuk büyür” der.
Domuz “böceklerden korumak için ilaç satayım” diye seslenir.
Fare gene finansal açıdan yaklaşır, “gübre ve ilaç alabilmen için sana istediğin kadar borç vereyim, ufak ufak ödersin” diye akıl verir.
———-
Neticede hasat vakti gelir.
Kırmızı ibikli küçük tavuk “şimdi ben ne yapacağım bu kahveyi” diye sorar.
Ördek “paketlemek için benim fabrikama getirebilirsin” diye akıl verir.
Domuz “kusura bakma, herkes kahve ekti, fiyatlar acayip düştü, senin kahve beş para etmez” diye seslenir.
Fare ise “borcunu öde artık” der!
————-
Kırmızı ibikli küçük tavuk, ibiğini kaptırdığını fark edince…
“Aç kaldım, ekmek verecek yok mu” diye ağlar.
Ördek “ekmek kolay da, alacak paran var mı” diye sorar.
Domuz “herkes kahve ekti, buğday karaborsaya düştü, kusura bakma, istersen ekmek yapman için sana ithal buğday tohumu satayım” der.
Fare ise avukatıyla gelir, “borcuna karşılık tarlanı haczetmek zorundayım, uslu tavuk olursan artık benim olan tarlamda yevmiyeyle çalışıp buğday yetiştirmene izin veririm” diye akıl verir.
———
Artık maalesef, kırmızı ibikli küçük tavuk, eskiden kendisine ait olan tarlada ırgat olarak çalışır olmuş.
Yevmiyeyi almaya gittiğinde, ördek, domuz ve farenin aslında senelerdir şirket ortağı olduklarını öğrenmiş.”

 

Isırılmış Elmanın İroniği: İştahın Sınırları

Apple’ın pürüzsüz, kusursuz ve teknolojik bir mükemmellik simgesi olan o meşhur logosu… İkonik bir ısırık. Ancak bu ısırık, sadece tasarım estetiğini temsil etmiyor; aynı zamanda tüketim toplumunun en büyük paradoksunu gözler önüne seriyor.

Isırılmış Elma: Kimin Açlığı, Kimin Tokluğu?

​O logo, aslında insanlık tarihinin en ironik metaforlarından biri. Bir tarafta, teknolojinin zirvesini simgeleyen “kusursuzca ısırılmış” elma duruyor. Bu ısırık, bizim “sahip olma” iştahımızı temsil ediyor. En yeniye, en parlağa, en hızlıya duyduğumuz o doymak bilmez arzu…

​Fakat madalyonun diğer yüzünde, o logonun parlak yüzeyinin yansıtamadığı bir gerçeklik var:

  • Küresel Eşitsizlik: Bizim bir “ısırık” alıp köşesine bıraktığımız o teknolojik konfor, dünyadaki pek çok kişi için ulaşılmaz bir lüks.
  • Tüketim Fetişizmi: Elmanın ısırılmış olması, artık bir “tamamlanmışlık” değil, bir “tüketim eyleminin” kanıtı. Tükettiğimiz her ürünle, mazlumun dünyadan aldığı payı daha da küçültüyor, kendi iştahımızı ise dijital ekranların parlaklığıyla kamufle ediyoruz.
  • Modern Dünyanın Doyumsuzluğu: Mazlumun bir ömür boyu hayalini kurduğu bir dilim ekmek, bizim dünyamızda bir marka logosunun üzerindeki stilize bir illüstrasyona indirgeniyor. Biz ısırığı bir “statü” olarak görüyoruz; onlar ise o ısırığı bile bulamamanın sessizliğini yaşıyor.

Tişörtteki Mesaj: Sessiz Bir Çığlık

​Tişörtün üzerindeki o logo, aslında bir ayna.

​Kendi üzerimize giydiğimiz o marka, aslında dünyadaki yoksulluğun ve açlığın tam merkezinde duruyor. O ısırık, sadece bir meyvenin değil; vicdanın, emeğin ve adaletin ısırılmış halidir. Biz o tişörtü giyerken sadece bir markayı taşımıyoruz; aynı zamanda o ısırığın yarattığı boşluğun bedelini de temsil ediyoruz.

​Modern dünyanın “ısırılmış elması”, aslında kendi kendini tüketen bir sistemin en şık, en estetik ve en ironik yansımasıdır. Bir tarafta kusursuz tasarım, diğer tarafta kusurlu bir dünya düzeni… Ve biz, o logonun altında, hangisini gerçekten beslediğimizi sorgulamak zorundayız.