Kurşuni Renkler: Yası ve Anıları Fısıldayan Bir Melodi.

Bazı şarkılar vardır, sadece bir melodiyle kalmaz, ruhun ta derinindeki anılara dokunur. Sezen Aksu’nun “Kurşuni Renkler”i de tam olarak böyle bir eser. Yıllar içinde pek çok değerli yorumcudan dinledik bu şarkıyı ama Göksel’in yorumundaki o içtenlik, beni alıp bambaşka bir yere götürüyor. Çoğu zaman bir ayrılığın, biten aşkın hüznü gibi algılansa da, bence bu şarkının asıl ruhu, geri dönmeyecek şekilde gidenlerin ardından duyulan o büyük kaybı ve yası fısıldar. Tıpkı yirmi sene önce kaybettiğim babamı hatırlattığı gibi. Her nota, her söz, kaybedilen bir sevgiliden ziyade, zamansız bir vedanın sessiz çığlığı sanki. Sanatın gücü işte burada devreye giriyor; herkesin kendi hayatından, anılarından parçalar bulup, şarkıyı kendine göre anlamlandırması onu daha da ölümsüz kılıyor.

Anılarımızın vesikalık hallerini özenle saklarız..

Geçmişe dönüp bakmak sanki bir aynaya bakmak gibi. Olduğumuz, olmadığımız ve olamadığımız tüm rollerin en gerçekçi ve yaşayan suretidir, geriye dönüp bakınca mazimiz. Geçmiş, yine sanki bir kitabın özetini çıkarmak gibi. Belleğimize kazınmış tüm acı ve sevinçlerin vesikalık halleri, bir sanal albüm olarak beynimizin bir köşesinde sürekli açılmayı bekliyor. Kapağını kaldırdığınızda bir an da tüm albümün yapraklarınızı aralamaktan alıkoyamazsınız kendinizi.

İşte o albümün acılı yaprakları ,sizi şuanki halinize ulaştıran en kıymetli lekelerdir. Bu lekeler sizi geçmişte kirletmiş olsa da bugün, sizin kendinizden memnun olmanızı sağlayan gurur nişanlarıdır.

Artık hissetmediğiniz her acı anı, sizin en gerçek olduğunuz şuanki halinizi dimdik ayakta tutar. Fakat yüreğiniz soğuktur artık. Onlarca, yüzlerce hatta binlerce sorgu ve analizin tükendiği güne ulaştığınızda, artık beyhude yorulmuşlukların ağırlıklarınıda üstünüzden atmışsınızdır. Gelecekten mevcut beklentileriniz yoktur. Sadece uyandığınız hergün en çok kendinizi önemsemek, varabildiginiz en yüksek mertebedir.

Beklentisi en aza indirgenmiş bir hayat, bize dünyalık bir cennet kazandırır.

 

Tablo: Edvard Munc / Kaygı / 1894