Hadi uyan, Metin Eloğlu

Gün ışığı çilemeye başladı başucunda
Denizler bir mavilik edindi günden
Seher yeline uyup kuşlar yerinden uçtu
Bu türküyü dinlemeyecek misin
Hadi uyan
Aydınlığa çık da çil gözlerin ışısın
İlkyazlar sıcağı biriksin yüreğine
Yoksul olsan da uyan
Garip olsan da uyan
Madem ki güzelsin,güzeli yaşatmak için
Madem ki iyisin,iyiyi yaşatmak için
Madem ki umutlusun,umudu yaşatmak için
Hadi uyan
Denizi dinle,yaşamak desin
Toprağı dinle,barışmak desin
Göğü dinle,sevişmek desin
Bir plak konmuş gibi gramafona,
İşte aşk,işte özlem,işte savaşmak gücü
Uyan diyor uyansana
Hadi uyan
Sevdiğim uyan
Ne olur uyan!

Birhan Keskin / Arka Bahçe

Birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız
kim karar verebilir birbirine dokunan taş ve su
hakkında, kimin kimi ayakta tuttuğuna, ve günün
aslında kumdan, tuzdan ve ışıktan oluşmadığına?
boşlukları doldurduğumuzda belirecek hayatın
anlamı, taşı ve suyu doğru yorumladığımızda, bir
yarı öbür yarıyı anlayacak: olgunluk bize yaban
meyvesi gibidir; gevşek ağızlarımıza dokunan zehir!
kim sana verdiklerimi, senden aldıklarımı çözebilir?
birbirine dolanan hayaller yumağıdır hayatımız,
hayalleri dik tutmak gerekir.

ben yumuşak tuşlarına basacağım hayatın
sen çatıyı kur.
sırları soracağım ben,
sen hayatın anlamını ara.
yazın yönünü değiştireceğim ben
sen yolculuğa çık.
ben arka bahçeyi özleyeceğim
sen inat et…

Yolda, Jack Kerouac

Durum giderek kötüleşiyordu. Yağmur gürüldüyordu. Evde önceden Lee Ann tek başına yaşıyormuş. Buna dayanarak Remi’ye, eşyalarını toplayıp defol, dedi, kendimi yağmurlu kulübede bu şirret kadınla yalnız kalmış olarak gözümün önüne getirdim. Araya girmeye çalıştım, Remi Lee Ann’i itti, Lee Ann silaha doğru bir hamle yaptı. Remi silahı kapıp bana verdi ve saklamamı söyledi. Sekiz kovanlık bir şarjör vardı tabancamn içinde. Lee Ann feryat etmeye başladı ve sonunda yağmurluğunu giyip çamurun içinde polis aramaya gitti. Umarız Alcatrazlı yaşlı dostumuzu bulmazdı. Şans eseri evde yokmuş bizimki. Sırılsıklam geri döndü. Kafam dizlerimin arasında, köşeme çekildim. Tanrım, evimden üçbin mil uzakta ne yapıyordum? Neden gelmiştim buraya? Çin’e gidecek sakin teknem nerdeydi?

“Tamam,” dedi Remi sessizce. “Hiçbir itirazım yok. Güllük gülistanlık bir ilişki hayal etmemiştim zaten. Şimdi de şaşırmadım. Senin için birşeyler yapmaya çalıştım. İkiniz için de birşeyler yapmaya çalıştım, elimden geleni esirgemedim, ama ikiniz de kırdınız beni, ikiniz de müthiş, müthiş hayal kırıklığına uğrattınız.” Ve büyük bir içtenlikle devam etti: “Üçümüz birşeyler yapabiliriz sandım, hoş ve kalıcı şeyler, uğraştım, Hollywood’a gittim, Sal’a iş buldum, sana güzel elbiseler aldım ve San Francisco’nun en nezih insanlarının kapılarım açtım. Oysa sen, siz, benim en küçük isteklerimi bile geri çevirdiniz. Şimdi son bir ricam var, bir daha da bir şey istemeyeceğim. Önümüzdeki cumartesi akşamı üvey babam geliyor. İstediğim, yanımda olmanız ve her şey ona mektupta yazdığım gibiymiş gibi davranmanız. Yani, Lee Ann, sen sevgilimsin, Sal, sen de arkadaşım. Birinden yüz dolar borç alacağım. Babamın iyi vakit geçirdiğini ve buradan içi rahat ayrıldığım görmek istiyorum.”

Ağzım açık kaldı. Remi’nin üvey babası Viyana’da, Paris’te, Londra’da bulunmuş seçkin bir doktordu. “Üvey baban için yüz dolar harcayacaksın, öyle mi?” dedim. “Senin hayatta sahip olamayacağın kadar çok parası var adamın! Gırtlağına kadar borca batacaksın! “

“Önemli değil,” dedi Remi sakin sakin. Sesinde yenilgi vardı. “Son bir şey istiyorum sizden: hiç olmazsa her şeyin normal gözükmesini sağlamaya çalışın, iyi bir izlenim bırakmaya çalışın. Üvey babamı sever ve sayarım. Genç karısıyla beraber geliyor. Saygıda kusur etmemeliyiz.”

Remi’nin gerçekten de dünyanın en ince ruhlu insanı haline geldiği zamanlar oluyordu. Lee Ann çok etkilenmişti, üvey babayla tamşacağı anı dört gözle bekliyordu. Adam iyi bir av olabilirdi, oğlu olmasa da…

Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum.

Böylece bir gün daha kaldım. Pazardı. Birazdan müthiş bir sıcak çökecekti, harika bir gündü, saat üçte güneş kızardı. Dağa tırmanmaya başladım ve dörtte zirveye vardım. O tatlı California okaliptüsleri ve pamuk ağaççıkları sarmıştı her yanı. Zirveye yakın yerlerde ağaç yoktu, sadece kayalar ve çimenler vardı. Kıyının yüksek yerlerinde sığırlar otluyordu, pasifik oradaydı, birkaç tepe ötede, Frisco sisinin doğduğu o masal gibi patates tarlası lekelerinden başlayan büyük beyazlık duvarıyla, uçsuz bucaksız, mavi Pasifik. Bir saat daha geçsin, Golden Gate’i aşıp şu romantik şehri örtecekti beyazlık. Sonra genç bir adam, cebinde bir şişe Tokay, sevgilisiyle elele tutuşup uzun beyaz kaldırımlarda yürümeye başlayacaktı. Frisco buydu işte: beyaz kapı önlerinde erkeklerini bekleyen güzel kadınlar, Coit Kulesi, Embarcadero, Market Caddesi ve onbir bereketli tepe.

İşte o anda tuhaf bir hisse kapıldım: bir şey unutmuştum. Dean’le karşılaşmadan önce vermek üzere olduğum bir karar vardı, aklımdan çıkmıştı ve o anda geri geliverecek gibiydi. Parmaklarımı çıtırdatıp hatırlamaya çalıştım. Ondan birilerine bahsetmiştim hatta. Ama şimdi gerçek bir karar mı, yoksa bir düşünce mi olduğunu bile söyleyemezdim. Beni yakalamış, şaşırtmış ve kederlendirmişti.

Kefenli Gezgin’le ilgiliydi. Carlo Marx’la karşılıklı iki iskemleye oturmuştuk, diz dize, ona bir rüyamı anlatmıştım, çölde garip bir Arap beni takip ediyordu, kaçmaya çalışıyordum, ama Koruyucu Şehre ulaşamadan beni yakalıyordu. “Kim o?” demişti Carlo. Birlikte kafa yormuştuk. Ben, benim, diyordum. Ama değildi. Bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçen herkesi izliyordu, cennete ulaşmadan yakalayacaktı bizi. Düşündüm, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce bizi ele geçirecek. Yaşarken özlem, acı ve ıstırap çekmemize neden olan, her çeşit bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak da ancak ölümde tekrarlanabilecek olan birtakım kayıp mutlulukların hatırlanmasıdır

Miskin Adem Oğlanı, Yunus Emre

Miskîn âdem oglanı nefse zebûn olmışdur
Hayvân cânâvâr gibi otlamaga kalmışdur

Hergiz ölümin sanmaz ölesi günin anmaz
Bu dünyâdan usanmaz gaflet ögin almışdur

Oglanlar ögüt almaz yigitler tevbe kılmaz
Kocalar tâ‘at kılmaz sarp rûzigâr olmışdur

Begler azdı yolından bilmez yoksul hâlinden
Çıkdı rahmet gölinden nefs göline talmışdur

Yûnus sözi ‘âlimden zinhâr olman zâlimden
Korka durun ölümden cümle togan ölmişdür

Yunus Emre

Çevirisi..

Miskin Adem oğlanı nefse esir olmuştur,
Hayvan canavar gibi otlamağa kalmıştır.

Asla ölürüm sanmaz, mahşer gününü anmaz,
Bu dünyadan usanmaz, gaflet aklın almıştır.

Oğlanlar öğüt almaz, yiğitler tövbe etmez,
Kocalar namaz kılmaz, zaman kötü olmuştur.

Beyler azdı yolundan, bilmez yoksul halinden,
Çıktı rahmet gölünden, nefs gölüne dalmıştır.

Yunus sözü alimden, asla korkman zalimden,
Korka durun ölümden, cümle doğan ölmüştür.

Yunus Emre

Düzenleme ve yorum: Zeki Çalar

Geçilmez, Necip Fazıl Kısakürek

GEÇİLMEZ
Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez.

Eşten,dosttan,sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

İçeride bir has oda,yeri samur döşeli; 
Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

Eti zehir,yağı zehir,balı zehir dünyada,
Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez.

Varlık niçin,yokluk nasıl,yasamak ne,top yekun? 
Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez

Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi; 
Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

Ne okudun,ne öğrendin,ne bildinse berhava; 
Yer çökmeden,gök iki sak yarılmadan geçilmez.

Geçitlerin,kilitlerin yalnız Onda şifresi; 
İşte,işte o eteğe sarılmadan geçilmez.

Son Beklediğim / Faruk Nafiz Çamlıbel

Ufkumda bulutlar kümelerken kara bahtım,
Ben her gönül ufkunda doğan sabahtım.
Devran herkese taslarla zehir sundu da birden
Ben herkese bir neşe yarattım o zehirden.
Bir köprü kurup, zulmetin ardında, seherle,
Bildim gülüp eğlenmeyi ömrümce kederle.
Alnımdaki her çizgi beyaz bir gece saklar,
Bir başka şafaktır saçımın gördüğü aklar.
Farkım ne, emel kaynağı bir körpe çocuktan,
Mademki henüz gelmedi son yolcum ufuktan?
Ömrümce neden yılları zincir gibi çektim,
Mademki bir aşk uğruna can vermeyecektim?
Bir müjde taşır her gün uzaktan bana rüzgar;
Elbet gelecek, gelmedi, bir beklediğim var!

Son beklediğim gelmeden, ölsem de yüzünde,
Devran bulacak yar ile ağyarı hüzünde.
İsmim gezecek pembe dudaklarda elemle,
Gözler dolacak bir çocuk ölmüş gibi nemle,
Bir günde doğup can veren altın kelebekler,
Bizden daha genç bir şair öldü diyecekler!

 

Hayati İnanç’ı tanıyınız..

 

Hayati hoca, Denizli’li ve 1961 doğumlu. İstanbul Hukuk 1984 mezunu. Mesleği Avukatlık fakat yayıncılık, yöneticilik, denetçilik, öğretmenlik ve sunuculuk gibi bir sürü işte de eli var. “En değerli iş insana yatırım” felsefesine Gençlerle tecrübelerini paylaşmayı hayat tarzı edinmiş  “Can Veren Pervaneler” programını hazırlayıp sunmuş Trt de bir dönem. Aynı isimle 5 kitap yazmış iyi de etmiş.

Ben Hoca’yı severek okuduğum Cins isimli dergiyle tanıdım bir kaç sene önce. Esprili, zeki ve soyadı gibi çok inanclı bir abimiz. Sosyal Medya’da videoları bol miktarda dolanıyor.

İnanç hoca “her Türk erkeği günde usta işi bir gazel okumalıdır ve her Türk erkeğinin ezberinde 10 beyt yer almalıdır” derken çok samimi. Zaten kendine ait sayfasında da bol miktarda gazele ve şiire denk gelirsiniz.

Hoca’nın “Can veren Pervaneler” serisinden en güzel alıntıları aşağıda paylaşıyorum bir göz atın bence.

Kavuşmanın nasıl olduğunu sor.

” Kime sorayım?”

“Ayrılık acısına düçar olana.”

 

“Umarsan bir nevâziş açdığı bin zahm için ammâ
Bu insâniyyet ey dil gamze-i cânâneden gelmez”

“Sinende açtığı bin türlü yarayı bir günde pansuman eder diye ümit edersin ama heyhât! O insanlık, sevgilinin gamzesinden gelmez.”

 

Elinizi vermeye alıştırın, bir gün can vereceksiniz”

Allahü Teâlâ hakiki yârdır. Aşk, Allahü Teâlâ içindir. Aşkta kavuşma olmaz, aşk sonsuzdur.

 

Sen ne diye feryat edip duruyorsun? Burası dünya, Cennet değil ki.

 

Aşkta üç kahraman vardır daima başrolde olan: âşık, mâşuk, rakip. Gül, bülbül, diken yani. Ferhat, Şirin, Hüsrev.
… 
Hep vuslat rakibe, hasret âşığa düşer.

 

Su uyur, düşman uyur, hasret-i hicrân uyumaz…

 

“Geçti gün ferdâyı ko sâat bu saat dem bu dem” ( Dün geçti, yarın gelir mi gelmez mi belli değil; sâat bu sâattir, an bu an.)

Mümin üç şeyden hâli olmaz: illet (hastalık), kıllet (fakirlik), zillet (itibarsızlık). Kırk gün üçüne de uğramayan korkmalıdır. Behaeddin-i Buhari’nin sözü malûm: “İhtiyaçsızlık azgınlığa sebep olur.”
“Derd ü belâ kemend-i mahbûbdur.”
(Allah sevdiklerini dert ve bela kemendiyle çeker.)

“Kalem kec-dil, mürekkeb rû-siyeh, kağıt dü-rû bilmem, 
Kimi etsem o şûha arz-ı hâlim yazmada mahrem?” 

Kalem eğri dilli, mürekkep siyah yüzlü, kağıt iki yüzlü! Şimdi kalkıp arzuhalimi yazmaya kimi mahrem kılayım?

 

Yerin altında en çok ne var diye sordu Behlül Dânâ, Harun Reşid’e; Herhalde ölüler” deyince, “yok, ölülerin pişmanlıkları dedi Behlül Dânâ..

 

Fatih İstanbul’u feth etmesydi, hatta padişah olmasaydı biz onu yine anacaktık burada. Şairliği ile hatırlayacaktık, ehemmiyeti azalmayacaktı bir mânâda.
Fatih, çok yazmayanlardan ama iyi yazanlardan.
Bana sorsalar; Avni mi? Fatih mi?
Full time Avni, part time Fatih.
Nefes aldığı her an şair ama icap ettiğinde sultan.

 

Arabi,
Farisi,
Türki.
Bu üç lisan; eş yumurta kardeşidir.
Bir araya o kadar güzel gelmiş ve öyle de güzel geçinmişler ki. Biz araya girmesek yine geçinip gideceklerdi. Yaa nesini ayırıyorsun? 
Fuzuli bir beyt yazıyor. Daha başlangıcındaki üç kelimeye bakıyorsun biri Farsça biri Arabça üçü de Türkçe amma…

 

“Aklı fikri midesinde olanın kıymeti, bağırsaklarından çıkan kadardır.”
İmam Şafii

 

Göz öyle yaratılmış ki her şeyi görüyor kendini göremiyor. Kişinin kendini bilmesi, kendi kusurlarını görebilmesi üçüncü gözü gerekli kılıyor; kalp gözünüOkumaya devam et

Kısaca Jorge Luis Borges kimdir?

Jorge Francisco Isidoro Luis Borges Acevedo (Arjantinliler uzun isim koymada ilk üçe girerler), yani kısa adıyla Jorge Luis Borges; Arjantin’in bağrından çıkmış öykü ve deneme yazarı, şair ve çevirmendir. Yani kendisi büyük yazarlardandır. “Büyülü gerçekçilik” akımına ciddi katkı sağlamış isimlerdendir. Genelde gerçeküstücülük konusunda yazdığı eserleri de muazzamdır.

Merhaba Bahri / Süleyman Çelebi

MERHABA BAHRİ

Yaradılmış cümle oldu şadüman 
Gam gidip alem yeniden buldu can

Cümle zerrat-i cihan edip seda
Çağrışuben dediler kim merhaba

Merhaba ey âl-i sultan merhaba
Merhaba ey kan-i irfan merhaba

Merhaba ey sırr-ı fürkan merhaba
Merhaba ey derde dermân merhaba

Merhaba ey bülbül-i bağ-ı Cemâl
Merhaba ey derde derman merhaba

Merhaba ey mah-ü hürşid-i Hüda
Merhaba ey Hakk’dan olmayan cüdâ

Merhaba ey asi ümmet melcei
Merhaba ey çaresizler eşfai

Merhaba ey can-ı bâki merhaba
Merhaba uşşaka saki merhaba

Merhaba ey kudreti ayn-ı Halil
Merhaba ey has-ı mahbub-u Celil

Merhaba ey rahmeten lil’alemin
Merhaba sensiz şefia’l müznibin

Merhaba ey Padişah-ı dû cihân
Senin için oldu kavnile mekan

Ey cemali gün yüzü bedr-i münir
Ey kamû düşmüşlere sen dest-gir

Dest-girisin kamu üftadenin
Hem penahı bende-vü azadenin

Ey gönüller derdinin dermanı sen
Ey yaradılmışların sultanı sen

Sensin ol sultan-ı cümle enbiya
Nur-i çeşm-i evliya vü asfiya

Ey risalet tahtının sen hatimi
Ey nübüvvet mührünün sen hatemi

Çünkü nurun ruşen etdi alemi
Gül cemalin gülşen etdi alemi

Oldu zail zulmet-i cehl-ü dalâl
Buldu bâğ-ı marifet ayn-i kemal

Ya Habiballah bize imdad kıl
Son nefes didarın ile şad kıl

Ger dilersiz, bulasız od-dan necât
Aşk ile, derd ile edin es-salat

Çünkü ol mahbub-i Rahman ü Rahim
Kıldı dünyayı cemalinden naim

Birbirine muştalayıp her melek
Raksa girdi şevk ü şadından felek

İşbu heybetten Amine hub rû 
Bir zaman aklı gidüp geldi  gerû

Gördü gitmiş huriler hiç kimse yok
Görmedi oğlun tazarru kıldı çok

Huriler aldı tasavvur kıldı ol
Hayret içre çok tefekkür kıldı ol

Çevre yanın isteyü kıldı nazar
Gördü kimbir köşede hayrü’l-beşer

Şöyle Beytullaha karşı ol Resul
Yüz yere vurmuş ve secde kılmış  ol

Secdede başı dili tahmid eder
Hem kaldırmış parmağın tehvid eder

Debrenür dudakları söyler kelâm
Anlayamazdım ne derdi ol hümam

Kulağım ağzına verdim dinledim
Söylediği sözü ol dem anladım

Der ki ey Mevlâ yüzüm tuttum sanâ
Ya İlahi ümmetim ver- gil banâ

Ümmetim dedi sanâ çün Mustafa
Ver salavat sen de anâ bul safa

“Çün Sana Gönlüm Müptela düştü” / Niyasi Mısri

Çün sana gönlüm mübtelâ düşdü
Derd ü gam bana âşinâ düşdü
 
Hakk’a âşık olanlar, bin türlü derd ve belâya mübtelâ olurlar. Bunun için “Kurb-i sultân âteş-i sûzân denilmişdir”. Âşıklar bu derdlerden şikâyet etmezler zîrâ bu derd aslında onların dermânı ve devâsıdır…
 
Zühd ü takvâya yâr idim evvel
Aşk ile benden hep cüdâ düşdü
 
Âbidler ve zâhidler çokça ibâdet eder ve helal-haram husûslarında kılı kırk yararlar belki ama bunu cehennem korkusu ve cennet arzusu ile yaparlar. Sôfiyye katında ise böyle ibâdet makbûle değildir. Aşka mübtelâ olanlar ne cennete rağbet eder, ne cehennemden korkar, onların tek derdi sevdiklerine kavuşmakdır.
 
Vâiz ider gel aşkı terk eyle
Nideyim sabrım bî‐vefâ düşdü
 
Âşıkların bu hâlini bilmeyen zâhir ehli onları kınarlar. Bu gibiler Allah’a âşık olunamayacağını iddiâ eder, akılları sıra dervîşleri irşâd etmeye çalışırlar.
 
Nice terk etsin aşkı şol âşık
Ana karşı sen mehlikâ düşdü
 
Âşık olunan zât Allah sübhânehû ve teâla olunca âşıklar hiç aşklarından vaz geçer mi? 
 
Vechini görsem dağılır aklım
Zülfün ona çün muktedâ düşdü
 
Hakk’ın tecelliyâtı âşığın aklını başından alır, onu mest ü hayrân eder. Bu tecelliyât da zikrullah ile olur. Zikrullah Hakk’ın isimlerini zikretmek şeklinde olabileceği gibi O’nun eşyâ üzerindeki tecellîyâtını müşâhede şeklinde de olur. 
 
Kim seni buldu kendi yok oldu
Vaslına ey dost cân bahâ düşdü
 
Allah’a vâsıl olmak için yok olmak gerekir. Buna fenâ makâmı denir. İnsan her şeyinden geçmedikçe Hakk’a vuslat edemez.
 
Aşka uşşâkın da’vet etmişsin
Cân kulağına ol sadâ düşdü
 
Âşıkların aşkına sebeb Cenâb-ı Hakk’ın sevdikleri kullarını kendisine da’vet etmesidir ki bu da’veti ancak cân kulağı duyabilir. 
 
Bu Niyâzî’nin hiç vücûdunda
Zerre komadı hep bekâ düşdü
 
Aşka mübtelâ olup, Hakk’a vâsıl olanlar, katrenin ummâna erişmesi gibi, kendileri yok olur yani fenâ mertebesine ererler. Bununla da kalmaz, Hakk’la berâber olur, bekâbillah mertebesine erişirler…
 
Niyâzî Mısrî 
Kuddise Sırruh

Suskun ve kederli / İsmet Özel

Uzak nedir? Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için gidecek yer ne kadar uzak olabilir? Başım açık, saçlarımı ortadan ikiye ayırdım.

Kimin ülkesinden geçsem şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
Cesur ve onurlu diyecekler
Halbuki suskun ve kederliyim…

-İsmet ÖZEL

Charles Bukowski / Mavi Kuş

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm, kal,
diyorum ona, kimsenin
seni görmesine izin veremem.bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama viski döküyorum üstüne
sigara dumanına
boğuyorum,
fahişeler, barmenler ve
bakkal çırakları hiçbir zaman
bilmiyorlar onun orada
olduğunu.

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama ben ondan güçlüyüm,
yat lan aşağı, diyorum ona,
ocağıma incir dikmek mi
niyetin? Avrupa’daki kitap
satışlarımı sabote etmek mi?

bir mavi kuş var yüreğimde
çıkmaya can atan
ama zekiyim, sadece
geceleri izin veriyorum çıkmasına,
herkes yattıktan sonra.
orada olduğunu biliyorum, derim
ona, kederlenme
artık.

sonra yerine koyarım yine
ama hafifçe öter
tamamen ölmesine de izin
vermiyorum
ve birlikte uyuyoruz
gizli antlaşmamızla
ve insanı ağlatacak kadar
güzel, ama ben
ağlamam, ya
siz?
charles bukowski

Albert Camus / Kötümserlik , iyimserlik

Birkaç zamandır bazı yazılar çıkıyor. Bunlarda, kötümser sayılan kimi yapıtların insanı dosdoğru en aşağılık köleliklere götürdükleri ortaya konmak isteniyor. Bu yazılarda yürütülen akıl bir hayli basittir. Kötümser bir felsefe, özü gereği, umudunu yitirmiş, yılgın bir felsefedir ve dünyanın iyi olmadığına inananlar, ister istemez zorbalığa alet olurlar, demek isteniyor. Bu yazıların en iyisi olduğu için en etkini Georges Adam’ın Lettres Françaises’deki yazısıdır. Georges Adam L’Aube gazetesindeki son yazılarından birinde bu suçlamayı, şu olmayacak başlıkla yeniden ele alıyor: “Nazilik ölmedi mi?”

Bu çekişme karşısında bence yapılacak tek şey, açık konuşmaktır. Sorunun beni aşmasına, Malraux’yu, Sartre’ı ve benden önemli daha başkalarını ilgilendirmesine karşın, kendi adıma konuşmamanın da bir ikiyüzlülük olduğunu görüyorum. Ama, yine de çekişmenin özü üzerinde duracak değilim. Kötümser bir düşüncenin, ister istemez yılgın olacağını sanmak hamca bir düşüncedir, ama çürütülmesi de bir hayli uzun sürer. Ben yalnızca bu yazıları yazdıran düşünce yolundan söz edeceğim.

Hemen söyleyelim ki, bu yol olayları hesaba katmak istemeyen bir yoldur. Bu yazıların çattığı yazarlar, bulundukları yerde ve ellerinden geldiği kadar göstermişlerdir ki, filozof olarak iyimser olmasalar bile, insan olarak ödevlerini bilmemiş değillerdir, öyleyse, yan tutmayan düşünce şunu kabul eder ki, yadsımacı bir felsefe, olaylar karşısında, özgürlük ve yiğitlik ahlakıyla pekâlâ bağdaşabilir.

Bunda, olsa olsa, insan yüreğini biraz daha iyi öğrenmek fırsatını bulurum, der.

Yan tutmayan düşünce bunda haklı. Çünkü, kimi kafalarda, yadsıma felsefesiyle, olumlu ahlakın buluşması, aslında, yaşamamızı bunca derinden sarsan büyük sorunu ortaya koymaktadır. Kısaca söylemek gerekirse, bu bir uygarlık sorunudur ve bilinmesi gereken şudur : İnsan, ne Tanrının, ne de akılcı düşüncenin yardımı olmadan, tek başına kendi değerlerini yaratabilir mi? İşte, bunun karşılığını vermeye hiçbirimizin gücü yetmiyor.

Bunu açıkça söylüyorum, çünkü, Fransa ve Avrupa bugün ya yeni bir uygarlık yaratmak ya da yok olmak durumundadır.

Ama, uygarlıklar, onun bunun kulağını çekmekle kurulmaz. Uygarlıklar, düşüncelerin çatışması, düşüncenin kanamasıyla, acı ve yürek ile kurulur. Olacak şey mi, Avrupa’yı yüz yıldır uğraştıran sorunları Aube gazetesinde bir başyazar bir anda çözüversin? Hem de öyle yazar ki, kılı kıpırdamadan Nietzsche’yi bir ten düşkünü yapıyor. Heidegger’e de yaşamanın boş olduğu düşüncesini yüklüyor. Benim o çok ünlü existentialisme ‘e pek bağlılığım yok. Uzun sözün kısası, bu felsefenin verdiği sonuçları yanlış sayıyorum. Ama, ne de olsa, bu felsefe insan düşüncesinin büyük bir serüvenidir ve Bay Rabeau’nun yaptığı gibi onu en kısa görüşlü konformizm ile yargılamak insanın gücüne gidiyor doğrusu.

İşin doğrusu şu ki, bu sorunlar ve bu çabalar zamanımızda hiç de yansızlığın kurallarına uygun olarak ele alınmıyor, değerlendirilmiyor. Onları olaylara bakarak değil, bir öğretiye göre yargılıyorlar.

Komünist ve Hıristiyan arkadaşlarımız bizimle konuşurken, bizim saygı beslediğimiz öğretilerinin yüksek kürsüsünden konuşuyorlar. Bu öğretiler bizim öğretilerimiz değil ama, hiçbir zaman bu öğretilerden onların bizim üstümüze konuştukları eda ile konuşmak aklımızdan bile geçmemiştir.

Bıraksınlar bizi, karınca kaderince bu denemeyi ve kendi düşüncemizi yürütelim. Bay Rabeau, fazla okuyucumuz var diye kınıyor bizi.

Bunda ileri gidiyor, sanırım. Ama, bunun doğru bir yanı varsa o da şudur : Bizim üstünde durduğumuz sıkıntı, bütün bir çağın sıkıntısıdır ve biz kendi yaşantımızdan ayrılmak istemiyoruz. Biz kendi tarihimiz içinde düşünmek ve yaşamak istiyoruz. Biz, inanıyoruz ki, bu yaşamın gerçeğine ancak herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşamasıyla erilebilir. Çağımız nihilisme’den çok çektiyse, aradığımız ahlaka nihilisme’i bir yana bırakmakla varılamaz. Hayır, her şey yadsımada ya da saçmada bitmiyor, biliyoruz bunu. Ama, önce yadsımayı ve saçmayı ele almalı. Çünkü, bizim kuşağımız önce onlara rastladı ve ilkin onlarla kozunu paylaşmak zorundadır.

Bu yazıların çattığı insanlar, hem yapıtları hem de yaşayışlarıyla bu sorunu dürüstçe çözmeye çalışıyorlar. Başkalarının var güçleriyle uğraştıkları halde çözdüklerinden emin olmadıkları bir sorun birkaç satırla kesilip atılamaz; o kadar güç mü bunu anlamak? iyi niyetle girişilen her iş gibi, onlar karşısında da sabredilemez mi biraz? Daha alçaktan konuşulamaz mı onlarla?

Bu protestoyu burada kesiyorum. Çatışmaya bir ölçü getirmiş olduğumu umarım. Ama, sözlerimin büsbütün öfkesiz olmadığını da söylemek isterim. Yansız eleştirme bence en güzel şeydir. Filan yapıt kötüdür ya da falan felsefe insan yazgısına zararlıdır denmesini anlarım. Yazarların yazdıklarından sorumlu olmaları doğrudur.

Böyle olunca daha derin düşünmek zorunda kalırlar ve hepimizin derin derin düşünmeye öyle gereksinmemiz var ki! Ama, bu ilkelere dayanarak şu ya da bu adamda kulluk eğilimi görmek (hem de tersini gösteren kanıtlar varken), filan ya da falan düşüncenin, ister istemez, Naziliğe götüreceği sonucuna varmakla, adlandırmak istemediğim bir çeşit insan olmuş ve iyimser felsefenin ahlak yönü üstüne kötü örnekler vermiş oluyorlar.

Fesleğenler de sinekleri kovamıyor artık..

 

Doğru ve yanlışın ayrımını artık vicdanların değil, kârların ve kazançların belirlediği bir dünyanın çocuklarıyız biz.

​Dünya ve yeryüzünün artık bambaşka şeyler olduğu, fakat herkesin yeryüzünde yaşadığı farklı dünyalarında yalnızca öğrenmenin ve öğrenebilmenin hevesindeki çocuklarız biz.

​İçimizdeki çocuk bizimle büyürken, bu gerçeği kabullenemeyenler de istemeyerek de olsa giderek çocuklaşırken, “Çocuk aslında neydi?” sorusuna cevap arayan çocuklarız biz.

​Savaşlarımız, barışlarımızdan kıymetliydi. Çoğu barış ise sahteydi. Barış diyen her dilin yaptığı, kendine benzemeyeni kışkışlamaktı. Umut hep yalan yere aranıyordu. Gerçek ise yapayalnızdı ve o gerçek insanı arıyordu. İşte o gerçekle tanışan talihlileriz biz.

​Sahi bu arada, “insan” neydi?

​Dünya’ya atılmış olan mı?

​Yoksa belli amaçlar için gönderilmiş olan mı?

​İşte bu noktada “Gönderilmiştir” diyenlerin, mükafatını verecek olanın kim olduğunu, kendi adının ne olduğunu bilenler kadar emin kullarız biz.

​Ve son olarak;

​Bizler her daim “Biz kimiz?” sorusunu soranlarız.

​”Biz kimiz?” sorusunu kırmızı çizgisi ilan edenleriz.

​Merhaba, Osman Erim.