Susam ve Zambaklar / John Ruskin

“Bulunmak istediğiniz yer yerine “kendinize uygun yer” ifadesinin kullanılması daha doğru olabilir. Çünkü geçmişteki bu saray günümüzde yaşayan soylu topluluktan bazı yönlerden ayrılır: Kişi başka bir şeyle değil,sadece emek ve değeriyle burada kendini gösterebilir.Cennet kapılarının bekçilerini hiçbir zenginlik çeldiremez. Hiçbir isim karşısında korkudan boyun eğmezler ve hiçbir hile onları kandıramaz.

 John Ruskin/ Susam ve Zambaklar

Kıblenin yönü ve Biruni..

Yaşadığı dönemde Dünya’nın çapını, 21 yy’ın teknolojik hesaplamasından yalnızca 16 km şaşarak hesaplayabilen alimmiş Biruni..

Biruni 30 u aşkın bilim dalı üzerinde araştırma yapmıştır. O yaptığı hesaplamalara göre 1030 yılında kıblenin yönünü tayin etmiştir. Onun sayesinde müslümanlar kabenin yönüne doğru namaza durabilmişlerdir.

Cemil Meriç’in Bu ülke’si..

Yaşayanları yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de var.

Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır.

Edebiyatımızda yunanperestlik Yahya Kemal ve Yakup Kadri ile başlar. İran’dan Yunan’a geçen iki dost bu yolculuktan altın meyvelerle dönerler. Ama anlarlar ki gurbet tehlikelerle dolu. Bakileri Galibleri, Hamidleri yetiştiren bir şiiri Yunanı kadime bağlamak, ummanı ırmağa bağlamaktır.

Taç yüz karasını pırıltılarla gizlediği için kutsal.

Bir kucak odun küçük bir ateşi söndürür, büyük bir ateşi daha da canlandırır.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.

Ve Yehova “Bunların hepsi tek bir kavim, konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. Gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların, birbirlerini anlayamaz hale gelsinler. Ve ademoğulları kentlerini kurtaramadılar. Oraya Babil dendi, Babil yani karışıklık. (Tevrat)

Kitaplar bileziklerin onda biri kadar para etse beyefendilerimizle hanımefendilerimiz orada bir okumak hevesine kapılırdı belki de. Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz.

İnanmayanların inananlara sataşması kıskançlıktan, müminlerin saadetini gölgeleyen tek ızdırap inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalı.

Benlik, Oruç Aruoba

Oysa, düşlerimi gerçekten gerçekleştirmeye cesaretim olsaydı, beklemektense, işe girişip, en azından, başarısız da olsam, gerçek ve evet hakedilmiş bir yıkıma ulaşabilirdim; ya da, korkaklığımı açıkça kabullenerek, gerçeklere boyuneğip, düşlerimi bir kenara atabilir; o zaman da, gene hakedilmiş bir lanetlenmeyi gerçekten yaşayabilir; sonunda da pısırık ve sessiz bir ölüm bulabilirdim İkisini de yapmadım
Böylece ortada bıraktım kendimi..

-Benlik – Oruç Aruoba-

Anadolu insanını yaşatabilmek..

Atam sen ölmedin
Toprağa gömülmedin,
Bil bakalım nerdesin 
Minicik kalbimdesin

İşte bu şiirin sadece ilk dörtlüğünü okuduğuna şahit olduğumuz bir evladımızdı o. Daha öncelerden de izlemiştim aslında fakat, bu gece youtube de tekrar denk gelince duygulandım yine. Yalnız duygulanma sebebim okuduğu şiir değil, o hali ve video sonunda hakettiği alkışlar karşısındaki ” ben iyi bişiy yapıyorum” duruşu oldu.

Tüm samimiyetiyle, içten ve etkili hitabıyla Atatürk’e güzel bir şiir gönderen şu aslan parçasını, sizlerde eminim bir yerlerde ve bir şekilde görmüşüzdür daha önceleri sosyal medyada. Çok sempatik de bulmuşsunuzdur elbette.

Fakat o bakımsız, eski elbiseleriyle, ağzının çok az bir bölümüne tutunmayı başaran az sayıdaki dişleriyle ve sol burun deliğinden sızıp üst dudağına doğru yol bulup inmiş sümüğüyle, ne içler acısı bir haldedir bir yandan..

O an çevresinde bulunanların “aferim çoçuk” diyerek alkışladıkları bu çocuk, acaba neden bu halde diye, kaç kişi düşünmüştür içinden? Garip bir anadolu çocuğunda gördüğümüz bu samimiyeti, acaba neden, marka ve kaliteli elbiseler içindeki bir zengin aile çocuğunda da göremiyoruz diye de kurup çakmışlığım da vardır.

Bu ülke için en çok ve en büyük mücadeleyi veren, Atatürk’ün “köylü milletin efendisidir” övgüsünü alabilen anadolu insanı, neden 100 yıldır hep gariban, hep en fakir kesimi oluşturur?

Anadolu insanının çocukları, zengin kentli ailelerin çocuklarına oranla daha milliyetçi ve dindardır?

Her sene en fazla bir iki haber kanalında çıkan, hem çobanlık yapıp hem de üniversite kazanmış gençlere bakınca gurur duymamızın sebebi nedir? Bu sistemin içinde, akranları kadar alamadığı eğitim ve ailesinin destekleyememesinin çaresizliğinde elde ettiği başarıya bakıp kutsamak için mi?

Ya da bu çocuk gibi binlerce evladımızı ihmal ettikten sonra, kendi başına bir şekilde başarılı olmuş çocukları destekleyeleyerek vicdanımızı mı rahatlatmaktır arzumuz?

Bu aslan parçası, bu güzel içten şiiri paylaştıktan ve sosyal medyada meşhur olduktan sonra acaba o akan sümüğü silmişlerdir bir peçeteyle? Orada ki kaç kişi o takdirle çocuğu alıp bir giyim mağazasına götürüp üst baş ve yeni kıyafetler almıştır?

Ve en önemlisi bu güzel çocuk, şimdi nerededir ve tahsil durumu nedir sorusu, şimdi düşündüğüm..

Allah bizi mazluma, yoksula, öksüz’e yetim’e sahip çıkan samimi insanların grubuna dahil etsin inşallah..

 

Yolda, Jack Kerouac

Durum giderek kötüleşiyordu. Yağmur gürüldüyordu. Evde önceden Lee Ann tek başına yaşıyormuş. Buna dayanarak Remi’ye, eşyalarını toplayıp defol, dedi, kendimi yağmurlu kulübede bu şirret kadınla yalnız kalmış olarak gözümün önüne getirdim. Araya girmeye çalıştım, Remi Lee Ann’i itti, Lee Ann silaha doğru bir hamle yaptı. Remi silahı kapıp bana verdi ve saklamamı söyledi. Sekiz kovanlık bir şarjör vardı tabancamn içinde. Lee Ann feryat etmeye başladı ve sonunda yağmurluğunu giyip çamurun içinde polis aramaya gitti. Umarız Alcatrazlı yaşlı dostumuzu bulmazdı. Şans eseri evde yokmuş bizimki. Sırılsıklam geri döndü. Kafam dizlerimin arasında, köşeme çekildim. Tanrım, evimden üçbin mil uzakta ne yapıyordum? Neden gelmiştim buraya? Çin’e gidecek sakin teknem nerdeydi?

“Tamam,” dedi Remi sessizce. “Hiçbir itirazım yok. Güllük gülistanlık bir ilişki hayal etmemiştim zaten. Şimdi de şaşırmadım. Senin için birşeyler yapmaya çalıştım. İkiniz için de birşeyler yapmaya çalıştım, elimden geleni esirgemedim, ama ikiniz de kırdınız beni, ikiniz de müthiş, müthiş hayal kırıklığına uğrattınız.” Ve büyük bir içtenlikle devam etti: “Üçümüz birşeyler yapabiliriz sandım, hoş ve kalıcı şeyler, uğraştım, Hollywood’a gittim, Sal’a iş buldum, sana güzel elbiseler aldım ve San Francisco’nun en nezih insanlarının kapılarım açtım. Oysa sen, siz, benim en küçük isteklerimi bile geri çevirdiniz. Şimdi son bir ricam var, bir daha da bir şey istemeyeceğim. Önümüzdeki cumartesi akşamı üvey babam geliyor. İstediğim, yanımda olmanız ve her şey ona mektupta yazdığım gibiymiş gibi davranmanız. Yani, Lee Ann, sen sevgilimsin, Sal, sen de arkadaşım. Birinden yüz dolar borç alacağım. Babamın iyi vakit geçirdiğini ve buradan içi rahat ayrıldığım görmek istiyorum.”

Ağzım açık kaldı. Remi’nin üvey babası Viyana’da, Paris’te, Londra’da bulunmuş seçkin bir doktordu. “Üvey baban için yüz dolar harcayacaksın, öyle mi?” dedim. “Senin hayatta sahip olamayacağın kadar çok parası var adamın! Gırtlağına kadar borca batacaksın! “

“Önemli değil,” dedi Remi sakin sakin. Sesinde yenilgi vardı. “Son bir şey istiyorum sizden: hiç olmazsa her şeyin normal gözükmesini sağlamaya çalışın, iyi bir izlenim bırakmaya çalışın. Üvey babamı sever ve sayarım. Genç karısıyla beraber geliyor. Saygıda kusur etmemeliyiz.”

Remi’nin gerçekten de dünyanın en ince ruhlu insanı haline geldiği zamanlar oluyordu. Lee Ann çok etkilenmişti, üvey babayla tamşacağı anı dört gözle bekliyordu. Adam iyi bir av olabilirdi, oğlu olmasa da…

Herkesi bağışladım, kendimi bıraktım, sarhoş oldum.

Böylece bir gün daha kaldım. Pazardı. Birazdan müthiş bir sıcak çökecekti, harika bir gündü, saat üçte güneş kızardı. Dağa tırmanmaya başladım ve dörtte zirveye vardım. O tatlı California okaliptüsleri ve pamuk ağaççıkları sarmıştı her yanı. Zirveye yakın yerlerde ağaç yoktu, sadece kayalar ve çimenler vardı. Kıyının yüksek yerlerinde sığırlar otluyordu, pasifik oradaydı, birkaç tepe ötede, Frisco sisinin doğduğu o masal gibi patates tarlası lekelerinden başlayan büyük beyazlık duvarıyla, uçsuz bucaksız, mavi Pasifik. Bir saat daha geçsin, Golden Gate’i aşıp şu romantik şehri örtecekti beyazlık. Sonra genç bir adam, cebinde bir şişe Tokay, sevgilisiyle elele tutuşup uzun beyaz kaldırımlarda yürümeye başlayacaktı. Frisco buydu işte: beyaz kapı önlerinde erkeklerini bekleyen güzel kadınlar, Coit Kulesi, Embarcadero, Market Caddesi ve onbir bereketli tepe.

İşte o anda tuhaf bir hisse kapıldım: bir şey unutmuştum. Dean’le karşılaşmadan önce vermek üzere olduğum bir karar vardı, aklımdan çıkmıştı ve o anda geri geliverecek gibiydi. Parmaklarımı çıtırdatıp hatırlamaya çalıştım. Ondan birilerine bahsetmiştim hatta. Ama şimdi gerçek bir karar mı, yoksa bir düşünce mi olduğunu bile söyleyemezdim. Beni yakalamış, şaşırtmış ve kederlendirmişti.

Kefenli Gezgin’le ilgiliydi. Carlo Marx’la karşılıklı iki iskemleye oturmuştuk, diz dize, ona bir rüyamı anlatmıştım, çölde garip bir Arap beni takip ediyordu, kaçmaya çalışıyordum, ama Koruyucu Şehre ulaşamadan beni yakalıyordu. “Kim o?” demişti Carlo. Birlikte kafa yormuştuk. Ben, benim, diyordum. Ama değildi. Bir şey, birisi, bir ruh, hayat çölünden geçen herkesi izliyordu, cennete ulaşmadan yakalayacaktı bizi. Düşündüm, ölümden başka bir şey değildi o: ölüm cennetten önce bizi ele geçirecek. Yaşarken özlem, acı ve ıstırap çekmemize neden olan, her çeşit bulantıya katlanmamızı sağlayan şey, muhtemelen ana rahminde yaşadığımız ve kabul etmeye yanaşmasak da ancak ölümde tekrarlanabilecek olan birtakım kayıp mutlulukların hatırlanmasıdır

Rıza Tevfik Bölükbaşı’nın pişmanlık şiiridir..

SULTAN ABDÜLHAMİD HAN’IN RUHANİYETİNDEN İSTİMDAT

Nerdesin şevketlim, Sultan hamid han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günâhına.

Tahkire yeltenen tac-ü tahtını,
Denedi bu millet kara bahtını;
Sınad-ı sillenin nerm ve sahtını,
Rahmet et sultanım suz-i âhına.

Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî padişâhına.

“Pâdişah hem zâlim, hem deli’ dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz ‘belî’ dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!

Bunlar halkı didik didik ettiler,
Katliâma kadar sürüp gittiler.
Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
Bir asi zabitin pis külâhına.

Bugün varsa yoksa …………..,
Şöhretinde herkes fuzuli dellal;
Âlem-i mânâ’dan bak da ibret al,
Uğursuz taliin şu gümrâhına.

Haddi yok, açlıkla derde girenin,
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
Lânetle anılan cebâbirenin
Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
Herkesin belâdan nasîbi vardır,
Selâmetle eren pek bahtiyardır,
Bu şeb-i yeldânın şen sabahına.

Milliyet dâvâsı fıska büründü,
Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem peygamberine, hem Allâh’ına.

Sen hafiyelerle dem sürdün ancak,
Bunlar her tarafa kurdu salıncak;
Eli,yüzü kanlı bir sürü alçak,
Kemend attı dehrin mihr-u mahına.

Bu itler nedense bana salmadı,
Bahalıydı başım kimse almadı,
Seyrandan başkaca iş de kalmadı;
Gurbet ellerinin bu seyyahına.

Hoş oldu cilvesi Cumhuriyetin,
Tadı kalmamıştı Meşrutiyetin,
Deccal’a dil çalan böyle milletin,
Bundan başka çare yok ıslahına.

Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
Âhiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

Cibran’ın Ermiş’ini okuyunuz..

Bu aralar çok feci ders çalıştığımdan olsa gerek, çok ciddi okuyorum. Bu okuma hali hem bir mecburiyet hem de bir keyif benim için. Çünkü okuduğum bölüm sosyoloji. Ve sosyoloji ve felsefe benim çok ilgi duyduğum birbirine neredeyse yapışık iki alan.

Sosyoloji okumak demek aslında bir çok bilimi de anlamak demek. Sosyoloji içine, edebiyatı, hukuk’u, tarihi, antroplojiyi, sanatı, coğrafyayı yani kısaca insanın dışarıda olduğu her yeri ve her ilişkiyi inceliyor ve irdeliyor. İşte Sosyoloji’nin içindekilere örnek verdiğim edebiyat da, aynı sosyoloji’nin bir alt dalı, psikolojonin de tüm içselliğini kendinde topluyor.

Edebiyat, leb-i Derya tabi. Ama var sanatsallığı ile bir insanın içine sığabilecek kadar, insana yakın..

Az önce şu geçenlerde size bahsettiğim Millet kıraathanesine geldim. Çok fazla bir değişiklik yok şuan için. Sadece burayı kullananların sayısında ciddi bir artış var.

Kitapların olduğu tarafa geldim. Şu 1-2 saatlik boşluğumu  doldurmak için, şöyle ince bir hikaye ya da deneme kitabı aradım. Gözüme ilk çarpan Halil Cibran’ın “ermiş’i” oldu. ( 75 sayfa ) Hemen kitaplığın yanindaki masaya oturdum ve kitabı okumaya başladım.

Yaklaşık 30 dakika da bitiverdi kitap. Yani bir solukta okumuşum. Ermiş,’in dili o kadar şiirsi ve o kadar özlü sözlerle dolu ki bayıldı. Ermiş, içinde ki 28 başlıkta, insanın hayatta sahip olduğu ya da olamadığı demirbaş duyguları, ve buna ilave olarak yaşam biçimimizin içinde kendine yer bulan insana ait nesnelleri de anlatıyor.Yani Ermiş, bu diliyle Halil Cibran’ın en önemli eserlerinden olmayı hakediyor.

Kitabın içeriğinde ise vakti zamanında yaşayan bir Ermiş’in, Orphalese ismindeki bir yerleşim yerindeki halk’ın kendisinden faydanlanmak için sordular ve bu sorulara Ermiş’in verdiği cevaplar yer alıyor.

Kitabın baş karakteri olan ermiş’in,

Sevgi..

Özgürlük..

İnanç..

.. ve Evlilik gibi bir çok tanımı, harika benzetme ve betimlemelerle anlatışından keyifalmamak mümkün değil..

Bence kitaplığınızda en üst sıralarda kendine yer açtıracak bir deneme türü bu.

Tavsiyemizdir. Okuyunuz inşallah..