Şu şiir işçiliği / Borges

Anlar

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, İkincisinde, daha çok hata yapardım.

Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.

Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar, Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.

Temizlik sorun bile olmazdı asla. Daha çok riske girerdim.

Seyahat ederdim daha fazla. Daha çok güneş doğuşu izler,

Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim. Görmediğim bir çok yere giderdim. Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.

Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine, Yaşamın her anını gerçek ve

verimli kılan insanlardandık

ben

Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım

olurdu.

Farkında mısınız bilmem.

Yaşam budur zaten. Anlar, sadece anlar.

Siz de ani yaşayın.

Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt

almadan,

Gitmeyen insanlardandım ben.

Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım. Eğer yeniden başlayabilseydim,

İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım. Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla. Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,

Çocuklarla oynardim, bir şansım olsaydı eğer.

Ama işte 85’indeyim ve biliyorum.. Ölüyorum…

Şu Şiir İşçiliği, Jorge Luis Borges

Müjde / Necip Fazıl Kısakürek

O gün bir kanlı şafak, gökten üflenen ateş;
Birden, dağın sırtında atlılar belirecek.
Atlılar put şehrine gediklerden girecek;
Bir şehir ki, orada insan ayak üstü leş.
Yalnız iman ve fikir; ne sevgili ne kardeş;
Bir akıl gelecek ki, akıllar delirecek.
Ve bir devrim, evvela devrimi devirecek.
Her şey birbirine denk, her şey birbirine eş.
Fertle toplum arası kalkacak artık güreş;
Herkes tek tek sırtına toplumu bindirecek.
Gökler iki şakkolmuş haberi bildirecek.
Müjdeler olsun size; doğdu batmayan güneş!

William Faulkner’den edebiyat ve yaşam üzerine alıntılar..

“Şunu anladım ki yaşamanın her türlüsüyle, yazmanın her türlüsü arasında kapatılmaz bir uçurum uzanır… Yaşayabilenler yaşar, yaşayamamanın acısını çekenler de bu acıyı yazarlar…”

“Kelimelerin bir şeye yaramadığını anladığım zamandı; kelimelerin söylemek istediklerine bile uymadıklarını.”(Döşeğimde Ölürken)
“Öldükten sonra dirilirsem,” demişti Faulkner bir kere. “Dünyaya bir tembel çaylak olarak gelmek isterim. Kimse nefret etmez ondan, kimse kıskanmaz; ne bir isteyeni vardır, ne arayıp soranı; hiçbir vakit tedirgin edilmez, tehlikeye düşmez. Canının istediğini yer, yaşar.” Faulkner için yalnızlık, insan hayatının haysiyetiydi. Birçok değerlerini yitirmiş olan insanlar çağdaş dünyada tek başına, mert ve gururlu yaşamanın bilincini bile elden kaçırmışlar diye düşünüyordu. Hiç değilse, kendisi bakir bir ormanın karanlık, tüyler ürpertici ama her zaman vakarlı yalnızlığını yaşamağa çalıştı.
 “Şiirin söylemek istediklerime uygun olmadığının farkına vardığımda mecramı değiştirdim. Yirmi bir yaşındayken şiirlerimin çok iyi olduğunu düşünürdüm. Yirmi iki yaşında fikrim değişmeye başladı. Yirmi üç yaşındaysa şiir yazmayı bıraktım. Ama yazılarımda şiirsel nitelikleri kullanıyorum. Neticede düzyazı da şiir.”
“Yazmanın ateşli ânı içinde fazladan birkaç sözcük kullanmış olabiliyorsunuz. Eğer üzerinde tekrardan çalışırsanız ve bu sözcükler size hâlâ doğru geliyorsa bırakın yerlerinde kalsınlar.”
“Ben ağlamıyordum, ama tutamıyordum kendimi de. Ben ağlamıyordum, ama yer durmuyordu ve ben ağlıyordum sonra.” (Ses ve Öfke)
“Ama bilemiyorum ne deliliktir, ne değildir; kim karar verebilir kesinlikle. Çünkü galiba her adamın içinde deliden de, akıllıdan da ötede bir başka adam var ve o adamın delice ve akıllıca işlerine aynı tiksinme ve aynı şaşkınlıkla bakıyor içerden.”(Döşeğimde Ölürken)
“Çünkü şimdiye kadar hiçbir savaş kazanılmamıştır. Dahası, savaşılmamıştır bile. Savaş alanında insanların delilikleri ve umutsuzlukları dışında bir şey yoktur; burada zafer felsefecilerin ve budalaların hayalidir.”
“Garip şey, derdin ne olursa olsun erkekler sana dişlerini muayene ettir der, kadınlar da evlen der. Hayatında hiçbir şeyi başaramamış bir adam kalkar sana işini nasıl yöneteceğini anlatır. Bir çift çorabı olmayan üniversite profesörlerinin on yılda nasıl milyoner olunacağını ve ömründe bir koca bulamamış bir kadının aileye nasıl bakılacağını anlatmasına benzer bu.” (Ses ve Öfke)
“Bir insan bana kalırsa her şeyden önce insandır, nerede ve ne olursa olsun.”
“…Ama bilemiyorum ne deliliktir ne değildir; kim karar verebilir kesinlikle. Çünkü galiba her adamın içinde deliden de, akıllıdan da öte bir başka adam var ve o adamın delice ve akıllıca işlerine aynı tiksinme ve şaşkınlıkla bakıyor içerden…”
“Eğer ben var olmasaydım, beni bir başkası yazardı; ya da Hemingway’i veya Dostoyevski’yi… Shakespeare’in oyunlarının yazarlığı statüsüne üç farklı kişinin aday gösterilmesi, bunun kanıtı. Ancak esaslı önemli olan Hamlet ve Bir Yaz Gecesi Hikâyesi gibi yapıtlardır. Önemli olan onları kimin yazdığı değil, birinin yazmış olmasıdır. Burada yazarın bir önemi yok. Yalnızca yarattığı şey önemli çünkü aslında söylenecek yeni bir şey de yok. Shakespeare, Balzac, Homer hep aynı şeyler hakkında yazdılar ve eğer 1000 ya da 2000 yıl daha fazla yaşasalardı, yayımcılar onlardan başka kimseye ihtiyaç duymayacaklardı.”
“Yazar eğer birinci sınıf değilse kendisini zamanım yok, ekonomik özgürlüğüm yok diye kandırıyordur. İyi sanat hırsızlar, içki kaçakçıları ya da at hırsızları arasından da çıkabilir.”
“Önümüzde yoğun, karanlık akıntı koşuyor. Sonsuzlaşan ve sayısızlaşan bir mırıltıyla bir şeyler anlatıyor bize; sarı yüzeyi, kocaman ve canlı bir şey tam altından bir kıpırtılık uyuşuk bir atiklikle davranıp sonra hafifçe uyuklamaya dalıyormuşçasına yüzey boyunca bir an için sessiz, süreksiz ve derin bir anlamlılıkla akarak solgunlaşan, anaforlar halinde gamzeleniyor.”(Döşeğimde Ölürken)
“Vakti olmadığını söyleyen biri yalan söylüyor demektir. Bu konuda fikre güvenmek gerekir. Hiç beklemeyin. Aklınıza bir fikir geldiğinde hemen yazın. Daha fazla vaktinizin olacağı ânı bekleyip o ruhu yeniden yakalayıp, yazınızı bezemek için daha sonrasını beklemeyin. Hiçbir zaman o ruhu ilk izlenimin canlılığı içinde yeniden yaratamazsınız.”
“Tıpkı damağın kabul ettiği, ama sindirimin başa çıkamadığı bir şeyi midenin reddetmesi gibi, başımıza gelen bazı olayları da zihin ve duyular reddeder, kanımızı donduran hadiselerdir bunlar, varla yok arası bir aracının, mesela bir camın ardından birbiri ardına gelen olayların adeta sessiz bir vakumda vuku buluşlarını, hafifleyip, yok oluşlarını seyrederiz; öylece kalakalırız, ta ki ölebilene kadar. Ben öyleydim.” (Abşalom, Abşalom)
“Her şeyi okuyun, ucuz romanları, klasikleri, iyi ve kötü hepsini okuyun, nasıl yazıldıklarına bakın. Bir marangoz zanaatını gözlem yaparak öğrenir. Okuyun! Okuduklarınızı özümseyeceksinizdir.”
“Anlamıyor musun? diye haykırdı. Anlamıyor musun? Bütün bu toprak, bütün Güney lanetlenmiştir ve bu topraktan türeyen bütün bizler, bu toprağın emzirdikleri, akıyla karasıyla bu lanetin altındayız? Lanetlenmeyi benim insanlarım getirdi bu toprağa, kabul ediyorum: belki bu yüzden ancak onların torunları -ona karşı direnmek değil, savaşmak değil- belki sadece katlanırlar ve dayanırlar lanet kaldırılıncaya kadar. Sonra sizin insanlarınızın sırası gelecek, çünkü biz sıramızı savdık. Ama şimdi değil henüz değil. Anlamıyor musun?” (Ayı)
“Kapitalist düzen içinde yaşadığım süre boyunca paralı kimselerin isteklerinin yaşamamı etkilemesini kabul etmek zorundayım. Ama, Allah canımı alsın ki bir posta puluna iki paralık yatırım yapabilen her başıbozuğun ,ağız kokusunu dinlemem. İşte, efendim, buyrun istifamı.”

Kafka’nın Erdem ve Vicdan anlayışı üzerine..

Vicdan (Ar) “vecede/bulmak” kökünden geliyor.. Bir şeyin içinizde kendine yer ‘bulması’ anlamında..

“Erdem kendi vicdanınıza karşı ne kadar dürüst olabildiğinizle ilgilidir.
Ancak o zaman aynada gerçek kendinizi görebilirsiniz.
Evet, vicdan aynasında gerçek bizi görmek mümkün,
ama ona bakmak bazılarımız için biraz zor… ,,

Franz Kafka

Eleanor’lu şiir / Tevfik Sadi

 

Eleanor gelir dağdan

Dağlara salar namın

Elin oğlu yapar nazı

Eleanor der: sen nazlı yar mısın?

 

Eleanor giyer, allı fistanı simli

Dilinde nağmeli bir acı türkü

Bülbüller kıskansın, dünü günü

Şakısın gönlüme yar Eleanor, can Eleanor

 

Şu gönlüme geçmez sözüm

Kavuşmağa varmaz gücüm

Kanadım kırık uçmaz arzum

Duymaz Eleanor.. bilmez Eleanor

Özgürlükle zorunluluklar arasında / Rasim Özdenören

Özgürlükle zorunluluk arasında gerili durmak

İnsan özgürlükle zorunluluk arasında gerili duran bir fıtrattadır…

Yaratılmışların en zayıfı olduğu kadar en güçlüsüdür de…

Zayıftır, zaafları var…

O korkar. Aç kalmaktan korkar, susuz kalmaktan, barınaksız kalmaktan korkar. Üşümekten ve sıcakta kalmaktan korkar.

Doğanın ortasında kalmaktan korkar… Burada doğayı açık hava bağlamında veya mesire anlamında söylemiyorum. Çıplak doğanın ortasında bir başına kalmaktan bahsediyorum. Kurda kuşa yem olma, sağanak altında kalma, nereye gideceğini kestirememe ve ortalıkta kendinden başka kimsenin bulunmadığı bir ortam… Bu korkutur insanı…

Başka bir özelliği daha var onun: öleceğini bilmek… İnsandan başka hiçbir yaratık öleceğini bilmez. Ama öleceğini bilmek demek, aynı zamanda ölünceye kadar yaşayacağını bilmek demektir de…

Öyleyse o yaşadığı sürece kendini korumak zorundadır.

Doğaya karşı korumak zorundadır.

Doğaya karşı ne yapabilir? İlkin kendini dışarının şerrinden korumak için kendine barınak inşa eder… Çalı çırpıdan ibaret olsa bile kendini dışarıya karşı güvende hissedebileceği bir barınak, bir korunak inşa etmek zorundadır…

Sıcaktan soğuktan korunmak için giysiyle kuşanmak zorundadır.

Yeter mi? Saldırılar karşısında ne yapacak?

Tabii ki silahlanacak…

Onun dişleri yaban hayvanlarının dişleri gibi avlanmaya, kendini korumak üzere silah gibi kullanılmaya uygun değildir… O, sopayla taşla kendini korur veya saldırıya geçer… Ve zamanla sopadan veya taştan olan silahını vurma ve fırlatma amacına uygun olarak geliştirir…

Demek ki insanın zaafı, onun aynı zamanda gücünü de temsil ediyor.

Bütün bunlar, insanın özgürlük haliyle özdeş…

O, zaafından kurtulmak veya onu güce dönüştürmek için aklı marifetiyle kendini dışarıya karşı korumak üzere aklına gelen bütün tedbirleri alıyor…

Ama bu tedbirler onun özgürlük alanını kısıtlamıyor…

Barınak inşa etti diye, kendini barınağına hükümlü saymıyor. O, barınağında istediği zaman kalmak ister. Diyelim ki uyuduğu esnada… Çünkü uykudayken dışarıya karşı savunmasız kalacağını bilir… Onu oraya zorla tıkarsanız başkaldırır… Özgürlüğünün kısıtlandığını düşünür…

Bu böyledir… Ama insan aynı zamanda zorunluluğun ne olduğunu da bilir…

Kendi rızasıyla veya dış etkenlerin zorlamasıyla ve fakat aynı zamanda kendi özgür ve bağımsız istemiyle özgürlüğünü kısıtlamasını da bilir. Bu da insan olmanın hallerinden bir veçhedir…

Velhasıl insan asla tek yönlü, tek boyutlu değildir.

Onun her boyutu yaşadığı hayatın her veçhesine göre yeni tedbirlerle ortaya çıkmasına elverişli bir hilkattedir…

 

Durum hikayelerini sevenler için “SHEYMA”

SHEYMA, Şeyma Reyhan Gözen’in ilk öykü kitabı. Kitap KDY yayınlarından çıkmış. Çiçeği burnunda yazarın ele avuca sığmayan kitabı, toplam yirmialtı kısa hikayeden oluşuyor. Kitabın toplam sayfa sayısı ise 115.

SHEYMA,öncelikle keyifli bir öykü kitabı. Fakat bu kitaptaki öyküler, alışageldiğimiz öykülerden biraz farklı. O farksa ,öykülerin sırtını durum hikayeciliğine dayamasından ileri geliyor. Durum hikayeciliği deyince akla ilk gelen isimse, hiç şüphesiz Anton Çehov..

Çehov’un öykülerini, herhangi bir sonuca bağlayamazsanız çoğunlukla. Bu bağlamda bu tip öyküler, okuyucuyu belli bir hedefe ve son’a götürmediğinden herkesin hoşlancağı öyküler değildir. Fakat bu tür’ün en güzel yanı, hikayeler bir sona bağlanmayıp açık uçlu bırakıldığı için,okuyucunun kendi kafasındaki sonu kendisinin oluşturmasını sağlar. Çünkü hikayelerin sonu, her okuru aynı oranda tatmin etmeyebilir. Bir olayı değil, günlük yaşamın her hangi bir kesitini ortaya koyup anlatan öykülerdir bu tarz hikayeler. Serim, düğüm, çözüm planına uyulmaz. Sonu flu,ve netleşmeyen çıkarımlar yaptırır. Bu tür’ü şey gibi düşünün, sanki bir zaman makinasına binmişsiniz de, makinanın tarih ayarlama düğmesi bozulmuş olduğu için hiç bir yerde uzun soluklu kalamıyorsunuz. O an gördüğünüz karakterlerin o an ki duyguları ve yine eylemlerini görebildiğiniz kadar şahit oluryorsunuz.Yani Şeyma R.Gözen, ilk kitabında zor olan bir türü seçmiş olmasına rağmen, işin içinden gayet tatmin edici bir şekilde çıkmayı başarmış..

Kitaptaki öykülerin tarihi periyotlarına bakınca gördüğüm şey ise, zamanlar arasındaki katmanların, gayet eşit aralıklarla sıralanmış olması. Bu konu bence mühim. Çünkü yazar hikayeleri birbirine çok yakın dönemlerde seçseydi. Bu durum okur’un bir zaman sonra sıkılmasına neden olabilirdi. Bu anlamda da Gözen, çok mantıklı bir yol izlemiş bence.

Son olarak dikkatimi çeken bir şeyden bahsedeyim. O da, hem uzunluk hem de kurgu anlamında, diğer hikayelerden daha ön plana çıkan Lotus adlı hikayenin ”ben burdayım” diyerek, bir adım öne çıkması. Bu hikayeyi okuduğunuzda aslında Lotus’un sanki çok daha kapsamlı ve sanki tek başına ayrı bir hikaye’ye dönüşeceğine dair bir hisse kapılıyorsunuz. Bu hissiyatı ben, Şeyma R. Gözen’i tebrik etmek için kendisine ulaşıp yazıştığımda da anlatmıştım. Gözen de bana, bu hikayenin çokta uzak sayılmayacak bir dönemde, adından tekrar sözettireceğinin tiyosunu verdi 😉

Gördüğüm kadarıyla Lotus’un içeriği de ekstra bir kitap olacak kadar zengin.

Ben SHEYMA’yı Çehov’a ve durum hikayesi türüne meraklı okurlar için kesinlikle tavsiye ediyorum. İnanıyorum ki Gözen, kendini asıl ikinci kitabında gösterecek. Hem ilk kitabın verdiği özgüven. Hem de uzun soluklu ve sürükleyici yeni bir hikayenin heyecanıyla..

Başarılar Şeyma R.Gözen. Okurun ve heyecanın bol olsun..

 

Nerdesin ? / Ahmet Kutsi Tecer

Geceleyin bir ses böler uykumu, İçim ürpermeyle dolar:-Nerdesin? 

Arıyorum yıllar var ki ben onu, Âşıkıyım beni çağıran bu sesin.

Gün olur sürüyüp beni derbeder, Bu ses rüzgârlara karışır gider.

Gün olur peşimden yürür beraber, Ansızın haykırır bana:-Nerdesin?

Bütün sevgileri atıp içimden, Varlığımı yalnız ona verdim ben.

Elverir ki bir gün bana, derinden, Ta derinden, bir gün bana “Gel” desin.

Ahmet Kutsi TECER

Sağlıklı bir yaşam için 8 tavsiyede bulunmuş üstad Tolstoy..

Günümüzde bilimin ve tıbbın muazzam hız kazanmasıyla artık hepimiz sağlıklı bir yaşam için gerekli olan bir çok tavsiyeye uymaya çalışıyoruz. En azından elimizden geldiği kadar. Uykunun, dengeli beslenmenin ve hareketin önemini kavramayanımız kalmamıştır heralde. Fakat iş uygulamaya geldiğinde toplum olarak sınıfta kaldığımızda inkar edilemez bir gerçek..

Her gün TV de türlü uzmanlıklar sahip doktor ve diyetisyenletin tavsiyelerine şahit oluyoruz. Ortalama olarak hepside aynı yerden beslendiği için ( bilim ve tıp ) yine ortak yönlendirmelerde birleşiyorlar. Akdeniz diyeti bu tavsiyelerden biri. Asıl mutluluğun bağırsaklarda başladığını iddia eden gurupta, son dönemde epey dikkat çekiyor. Çeşitli mineral ve proteinlerin en çok doğal ve organik urunlerde bulunduğunu anlatan uzmanlarsa en çok takdir edilenleri oluyor.

Stres yapmamak, balık yemek, zeytinyağı tüketmek, çeşitli baharatları sofradan uzak tutmayip, yağ ,şeker ve tuzdan mümkün olduğunca uzak durmaksa en çok uyduğumuz kurallar.

Fakat ben bu konuda bilime güvendiğim kadar eskilere de çok güveniyorum. Eskiler derken kastım atalar ve dedeler.. Onların yaşadığı dönem elbetteki bugünle kıyaslanmayacak kadar güzel zamanlardı. Herşey doğal, sanayi yok, katkı maddeli ve boyalı paket ürün yok, hava tertemiz. Yani insanoğlunun dünyanın içine etmediği dönemler..

Ama yinede onların sözleri bugünde çok kıymetli. Bu konuda tavsiyelerine çok saygı duyduğum bir isim var benim için. O da Lev Nikolayeviç Tolstoy.. Evet o bir edebiyatçı ve düşünür. Ama aynı zamanda bana göre sağlıklı yaşam gurusu. Şu dünyada hem kafa gemde beden sağlığı için çok kısa ama çok etkili 4-5 tavsiyesi var.

Nedir onlar diye sorarsanız sayayım size hemen..

Tolstoy diyor ki:

Sabah mutlaka erken kalk. Yani 5 gibi.. Güne erken başlarsan gün daha uzun ve verimli geçer. Tabi 5 te kalkabilmen için gece 10 da yatman gerekir. Evet burası size saçma gelebilir size. “Saat 10 da kim yatar ki? Çocuk muyuz biz?”d de çıkar içinizde. Ama hayata belirli bir disiplenle bakabilmekle ilgili bir duruş bu.

Ama sonra diyor ki Tolstoy. Gündüzleri 1-2 saat uyuyabilirsin. Bu uyku seni dinlendirir. Mümkünse öğle saati. Tabi bu öneriyi uygulamak zor. Günümüz çalışma hayatında hangi patron buna izin verir? Muhtemelen yapabilecek olanlar için söylemiş üstad..

Yine çok yeme diyor Tolstoy. Çünkü çok yemek bedeni yorar. Bu zaten bildiğimiz bir şey diyorsunuz. Doğru.. Ama ne kadar uyduğunuzu bir düşünün. Son dönemde yapılan araştırmalar aç kalmanın insanın vücudunun yenilenmesine katkı sağladığını ortaya koyuyor. İşte oruç bu sebeple çok mühim bir yer tutar İslam dininde de..

Başka ne diyor Üstad..

Şekerden komple uzak durun diyor meselâ. Zaten yediğiniz bir çok sebze ve meyvede şeker var diyor.

Beslenme dışında bir öğüdü var ki, çok enteresan.. diyor ki Tolstoy: Bir an da yalnız bir işe odaklanın. Yani dikkat edeceğiniz an,o an üzerinde çalıştığınız işin dışında bir konuda çalışırsa, yaptığınız iş yarım olur diyor. Önemli kesinlikle..

Yine çok önemli bir tavsiye.. Mantığına uymayan hiç bir halk görüşünü ciddiye alma. Yani şunu tavsiye ediyor. Konuyu kendin araştır, belli sonuçlara ulaş, ve bu sonuçlara göre bir anlayış geliştir. Böyle yapmak seni sürü psikolojisininde dışında tutar.

Ve son tavsiyesi şu: Her gün mutlaka 1 saat yürü ya da bedensel bir iş yap. Detaya girersek.. Tolstoy hareketin önemine vurgu yapıyor. İnsanı en çok körelten şeylerden biri de miskinlik ve tembelliktir. Vücut hareket edince metabolizma daha sağlıklı çalışacaktır.

İşte tavsiyeler bunlar.. Valla bana çok kisa,öz ve uygulanabilir geliyor bunlar ( tabi gün içi uykusu dışında ) Hatta ben o kadar tuttum ki bu tavsiyeleri, cerceveletip mutfağa bir yere aşmayı bile düşünüyorum 🙂 Buzdolabının üstü de uygun bu iş için..

Demek ki neymiş.. Tolstoy’u hem kafa hem de beden sağlığı için örnek alabiliriz.. Naçizane tavsiyem Tolstoy’u okuyun ve çevrenize okutturun..

 

 

Büyük ev ablukada / Turgut Uyar

(Ekmek vardı tereyağı vardi utanılacak bir şey yoktu
bir şey daha yoktu ama kavrayamıyordum.)

İşte böyle olmak en iyisidir olmakların
bir küçük çocuğu tuttum otobüsten indirdim

(İndirmiştim
yok olan önemli bir şeydi Allah kahretsin.)

Tüm kavgasız tüm duruk tüm başıboş,
üç sayı kötü bir sayı iyi şiir dinledim,
çıkıp okudular durup dinledim.
Bitmeseydi daha dinlerdim kötü mötü.
Saat kaç diye sordular birisi beş yani dedi.

(Ha kavgada ha aşkta
bu gök bomboş ha kavgada ha aşkta)

Göge baktIm yerli yerinde,
haydutlar dalavereciler yerli yerinde
vurguncular hayınlar vurdumduymazlar öyle.
İyi dedim içim rahatladı
düzen bozulmamış dedim sevindim,
tenhaca bir bölgede şehre girdim.

(Ben herkese varım
başka türlü olmuyor inanmayın.)

Bakın bu şehri ben kurdum ben büyüttüm ama sevemedim.
(Ekmek vardı tereyağı vardı söylemiştim önemlidir,
utanılacak bir şey yoktu, kime anlatmalıyım.)

Ben sevemezsem sevmek kimselerin elinden gelemez.
Bizi tutkulara çağırdı otobüse, sosise, buzdolabına,
telefona, sinemalara, radyolara, bir sürü kancık sevdalara,
sürü sürü mutsuz alışkanlıklara,
yalana dolana, itliklere, keten elbiselere.

(Sonra karısı öldü o çocuğun
yalnızdı güçsüzdü herkesler gibiydi,
kirlendi kötülendi sarhoşladı pis karılara dadandı.
Anladık onu ölenden başkası kurtaramaz,
ölen de kurtarmamıştı.)

Bak ben seni nereden kurtaracağım şaşacaksın.
Şimdi bu taşları biz çektik değil mi ocaklardan
bu asfaltı biz döktük biz onardık değil mi?
Bu yapıları on iki kat yapmak bizim aklımızdı,
biz kurduk istersek umursamayız ya.

(Abluka burada başlıyor çünkü.)

Ekmek yiyelim tereyağı yiyelim çocuk büyütelim,
sen beraber yatacağımız yatakları hazırla,
sen onu yap yeter bak göreceksin.

Körlükten bir bölüm.. / Jose Saramago

“Yeşil ışık sonunda yandı, arabalar ok gibi ileri fırladı; ama hepsinin aynı hızla ileri fırlamadığı hemen anlaşıldı. Orta şeritte en öndeki araba yerinde duruyordu, mekanik bir arıza söz konusuydu anlaşılan, gaz pedalı yerinden çıkmış, vites kolu sıkışmış ya da hidrolik sistemde bir arıza meydana gelmiş, frenler bloke olmuş, elektrik devresi kesilmişti herhalde ya da yalnızca benzin bitmişti, buna da ilk kez rastlanmıyordu. Kaldırımlarda biriken yeni yayalar, durmakta olan aracın içindeki sürücünün, arkadaki araçlar sinirli sinirli korna çalarken, ön camın ardında bir şeyler gevelediğini görüyorlar. Daha şimdiden arabalarından fırlayan birçok sürücü, arızalı arabayı trafiği aksatmayacak bir yere kadar itmeye hazır, arabanın kapalı camlarına vuruyorlar, içerdeki adam başını onlara çeviriyor, önce bir yana, sonra öteki yana, bağırarak bir şeyler söylediğini görüyorlar ve ağız hareketlerinden, bir sözcüğü durmadan yinelediği anlaşılıyor, hayır, bir değil iki sözcüğü, evet, bunu zaten içlerinden biri kapıyı açmayı başardığında anlayacaklar. Kör oldum.”

 

Uy Havar / Ahmet Arif

Yangınlar,
Kahpe fakları,
Korku cığları
Ve irin selleri, aç yırtıcılar,
Suyu zehir bıçaklar ortasındasın.
Bir cana, bir başa kalmışsın vay vay!
Pusatsız, duldasız, üryan
Bir cana bir de başa
Seher vaktı leylım – leylım
Cellat nişangâhlar aynasındasın.
Oy sevmişem ben seni

Üsküdar’dan bu yan lo kimin yurdu!
He canım
Çicekdağı kıtlık, kıran,
Gül açmaz, çağla dökmez.
Vurur çakmaktaşı kayalarıyla
Küfrünü, Medetsiz, Munzur.
Şahmurat suyu kan akar
Ve ben şairim.

Namus işçisiyim yani
Yürek işçisi.
Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş,
Ne salkım bir bakış
Resmin çekeyim,
Ne kinsiz bir rüzgar
Mısra dökeyim.
Oy sevmişem ben seni

Ve sen daha demincek,
Yıllar da geçse demincek,
Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm,
Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim,
Yaran derine gitmiş,
Fitil tutmaz, bilirim.
Ama hesap dağlarladır,
Umut dağlarla.

Düşün, uzay çağında bir ayağımız,
Ham çarık, kil çorapta olsa da biri
Düşün, olasılık, atom fiziği
Ve bizi biz eden amansız sevda,
Atıp bir kıyıya iki zamanı
Yarının çocukları, gülleri için,
Koymuş postasını,
Görmüş restini.
He canım,
Sen getir üstünü.

Uy havar!
Muhammed, İsa aşkına,
Yattığın ranza aşkına,
Deeey, dağları un eder Ferhad’ın gürzü!
Benim de boş yanım hançer yalımı
Ve zulamda kan – ter içinde, asi,
He desem, koparacak dizginlerini
Yediveren gül kardeşi bir arzu
Oy sevmişem ben seni.

Biraz var biraz yoktu, Hatice Sevim

 

Biraz var biraz yoktu tükenen şeyler…
Gülümsemeler, uykudan uyanmış memnun mesut gerinmeler..
Ağrısız bir beden, kaybedilen onca hiç ait olunamamış aidiyetler..
Güneş, ve geçip gittiği sayılı/sayısız vakitler
Bir fincan kahve gibi hayat, şekersiz sıcak
Her yudumda katettiği yolu hissettiren. Acı biraz, (gönüllü) verdiği keyifle mazoşistçe içilen….
Ve sandığımız şeyler, yitirilen listesinde en üstte…
Saçmalamak serbest…
Nasıl olsa tükenecek değil mi?
Saçmalamayı paylaşmak da güzel. Kimse bakmaz kimsenin kusuruna. Gizli bir anlaşma vardır karşılıklı sanki
Hem saçmalamak kusurdan bile sayılmaz
Tükenen şeyler listesi uzun. En çok canını sıkan (içinde yaşamaya başladığın, sokaklarında yürüdüğün, her türlü haylazlığın sorgusuz kabul gördüğü) bir kitabın tükeniyor oluşu…
Göz göre göre ölmek gibi…
İşte bu saçmalığın en dibi…
Senin günaydın dediğin yerde, herkes iyi geceler diliyorsa birbirine…
Sadece sana ait bir evrende…..
Güzel saçmalıyorsan hayat daha güzel yitiriliyor.