Özgürlükle zorunluluklar arasında / Rasim Özdenören

Özgürlükle zorunluluk arasında gerili durmak

İnsan özgürlükle zorunluluk arasında gerili duran bir fıtrattadır…

Yaratılmışların en zayıfı olduğu kadar en güçlüsüdür de…

Zayıftır, zaafları var…

O korkar. Aç kalmaktan korkar, susuz kalmaktan, barınaksız kalmaktan korkar. Üşümekten ve sıcakta kalmaktan korkar.

Doğanın ortasında kalmaktan korkar… Burada doğayı açık hava bağlamında veya mesire anlamında söylemiyorum. Çıplak doğanın ortasında bir başına kalmaktan bahsediyorum. Kurda kuşa yem olma, sağanak altında kalma, nereye gideceğini kestirememe ve ortalıkta kendinden başka kimsenin bulunmadığı bir ortam… Bu korkutur insanı…

Başka bir özelliği daha var onun: öleceğini bilmek… İnsandan başka hiçbir yaratık öleceğini bilmez. Ama öleceğini bilmek demek, aynı zamanda ölünceye kadar yaşayacağını bilmek demektir de…

Öyleyse o yaşadığı sürece kendini korumak zorundadır.

Doğaya karşı korumak zorundadır.

Doğaya karşı ne yapabilir? İlkin kendini dışarının şerrinden korumak için kendine barınak inşa eder… Çalı çırpıdan ibaret olsa bile kendini dışarıya karşı güvende hissedebileceği bir barınak, bir korunak inşa etmek zorundadır…

Sıcaktan soğuktan korunmak için giysiyle kuşanmak zorundadır.

Yeter mi? Saldırılar karşısında ne yapacak?

Tabii ki silahlanacak…

Onun dişleri yaban hayvanlarının dişleri gibi avlanmaya, kendini korumak üzere silah gibi kullanılmaya uygun değildir… O, sopayla taşla kendini korur veya saldırıya geçer… Ve zamanla sopadan veya taştan olan silahını vurma ve fırlatma amacına uygun olarak geliştirir…

Demek ki insanın zaafı, onun aynı zamanda gücünü de temsil ediyor.

Bütün bunlar, insanın özgürlük haliyle özdeş…

O, zaafından kurtulmak veya onu güce dönüştürmek için aklı marifetiyle kendini dışarıya karşı korumak üzere aklına gelen bütün tedbirleri alıyor…

Ama bu tedbirler onun özgürlük alanını kısıtlamıyor…

Barınak inşa etti diye, kendini barınağına hükümlü saymıyor. O, barınağında istediği zaman kalmak ister. Diyelim ki uyuduğu esnada… Çünkü uykudayken dışarıya karşı savunmasız kalacağını bilir… Onu oraya zorla tıkarsanız başkaldırır… Özgürlüğünün kısıtlandığını düşünür…

Bu böyledir… Ama insan aynı zamanda zorunluluğun ne olduğunu da bilir…

Kendi rızasıyla veya dış etkenlerin zorlamasıyla ve fakat aynı zamanda kendi özgür ve bağımsız istemiyle özgürlüğünü kısıtlamasını da bilir. Bu da insan olmanın hallerinden bir veçhedir…

Velhasıl insan asla tek yönlü, tek boyutlu değildir.

Onun her boyutu yaşadığı hayatın her veçhesine göre yeni tedbirlerle ortaya çıkmasına elverişli bir hilkattedir…

 

Dinlemesini bilmeyen.. / Rasim Özdenören

Dinlemesini bilmeyen düşünmeyi beceremez

Yeri geldikçe vurgulamak istiyorum. Birbirimizi anlama çabası yerine, kendimizi kabul ettirme kaygısına kapılıyoruz.

Görünüşte sizi dinlemeye, sizden istifade etmeye geldiğini öne süren biri, yönelttiği sorunun cevabını dinleme yerine sizinle tartışmaya girişiyor. Soruyor ama dinlemiyor.

Onlardan biri sordu.

Ben de âdetim veçhile konuyu temellendirmeye çalışarak anlatmaya başladım. Fakat muhatabım sözümü kesip benimle aynı fikirde olmadığını ifade ederek kendi düşüncesini aktarmaya girişti. Sözünü kesmeden dinledim. Bitirince: “Ben senin ne düşündüğünü merak etmiyordum ki, sen benim ne düşündüğümü merak ediyordun. Gene de sözümü kestin, bana kendini anlatmaya başladın. Madem öyleydi, niye benim düşüncemi merak ediyormuş gibi yaptın?” dedim.

Bu bir bakıma onu azarlamaktı.

Bu durum tekil bir örnek değil.

Bu durumun kökeninde kimilerinin dinlemeye hevesi olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor.

Dinlemesini bilmeyen, düşünmenin de üstesinden gelemez diye düşünüyorum.

Dinlemeyi bilme demek, merak ediyorum demektir.

Düşünmeyse merak etmekle başlar.

Merak etme tecessüs değil… Tecessüs başkasının mahremiyetine burnunu sokmaktır. Kötü bir huy… Ne ahlakta ne adapta yeri var…

Merak ise bir olgunun, bir olayın kökendeki nedenini araştırmaya dönük bir zihinsel etkinliktir.

Dünyanın bilinmeyen yerlerinin keşfi onu merak edenler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Merak etmek durduk yerde baş göstermiyor. Bir meselesi olmakla başlıyor.

Meseleyi de kişi ya kendi kendine bulur veya başkası ona çözümlenmek üzere bir mesele tevdi eder.

Adam, nasıl oluyor da yıldızlar, gezegenler hep aynı yörünge üzerinde hiç falso vermeden seyredip duruyor sorusuna kafa yoruyordu. Rivayete göre günün birinde bir elmanın dalından kopup önüne düştüğünü görünce, aradığı cevap kafasında şekillendi. Newton…

Bir başkası, fizikçi Arşimet… Ona da kral bir problem getirdi. Kuyumcuya belli ağırlıkta bir saf altın külçesi vermiş, ondan kendisine bir taç yapmasını istemişti. Kral tacı beğenmiş, fakat kuyumcunun altından çalıp çalmadığından kuşkulanmış. İşin çözümünü Arşimet’e havale ediyor. Arşimet tacı bozmadan kralın istediği cevabı vermek zorundaydı. Günlerce, haftalarca düşündü. Bir gün hamamda kurnadaki elinin suda yukarıya doğru kaldırıldığını fark edince: “Evrake!” (buldum) diye hamamdan dışarıya fırladı. Bulduğu husus, bu gün bizim özgül ağırlık diye bildiğimiz kavramdı. Saf altının ve tacın özgül ağırlığını karşılaştırarak, kuyumcunun altından çaldığını kanıtladı.

Dinlemek, soru sahibi olmak ciddi bir iştir.

Laf olsun torba dolsun diye yapılmaz. Öyle yapıldığında dipsiz ambarı boş kile ile doldurma kabilinden abesle iştigal edilmiş olur.