Dinlemesini bilmeyen.. / Rasim Özdenören

0
209

Dinlemesini bilmeyen düşünmeyi beceremez

Yeri geldikçe vurgulamak istiyorum. Birbirimizi anlama çabası yerine, kendimizi kabul ettirme kaygısına kapılıyoruz.

Görünüşte sizi dinlemeye, sizden istifade etmeye geldiğini öne süren biri, yönelttiği sorunun cevabını dinleme yerine sizinle tartışmaya girişiyor. Soruyor ama dinlemiyor.

Onlardan biri sordu.

Ben de âdetim veçhile konuyu temellendirmeye çalışarak anlatmaya başladım. Fakat muhatabım sözümü kesip benimle aynı fikirde olmadığını ifade ederek kendi düşüncesini aktarmaya girişti. Sözünü kesmeden dinledim. Bitirince: “Ben senin ne düşündüğünü merak etmiyordum ki, sen benim ne düşündüğümü merak ediyordun. Gene de sözümü kestin, bana kendini anlatmaya başladın. Madem öyleydi, niye benim düşüncemi merak ediyormuş gibi yaptın?” dedim.

Bu bir bakıma onu azarlamaktı.

Bu durum tekil bir örnek değil.

Bu durumun kökeninde kimilerinin dinlemeye hevesi olmadığı gerçeği ortaya çıkıyor.

Dinlemesini bilmeyen, düşünmenin de üstesinden gelemez diye düşünüyorum.

Dinlemeyi bilme demek, merak ediyorum demektir.

Düşünmeyse merak etmekle başlar.

Merak etme tecessüs değil… Tecessüs başkasının mahremiyetine burnunu sokmaktır. Kötü bir huy… Ne ahlakta ne adapta yeri var…

Merak ise bir olgunun, bir olayın kökendeki nedenini araştırmaya dönük bir zihinsel etkinliktir.

Dünyanın bilinmeyen yerlerinin keşfi onu merak edenler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Merak etmek durduk yerde baş göstermiyor. Bir meselesi olmakla başlıyor.

Meseleyi de kişi ya kendi kendine bulur veya başkası ona çözümlenmek üzere bir mesele tevdi eder.

Adam, nasıl oluyor da yıldızlar, gezegenler hep aynı yörünge üzerinde hiç falso vermeden seyredip duruyor sorusuna kafa yoruyordu. Rivayete göre günün birinde bir elmanın dalından kopup önüne düştüğünü görünce, aradığı cevap kafasında şekillendi. Newton…

Bir başkası, fizikçi Arşimet… Ona da kral bir problem getirdi. Kuyumcuya belli ağırlıkta bir saf altın külçesi vermiş, ondan kendisine bir taç yapmasını istemişti. Kral tacı beğenmiş, fakat kuyumcunun altından çalıp çalmadığından kuşkulanmış. İşin çözümünü Arşimet’e havale ediyor. Arşimet tacı bozmadan kralın istediği cevabı vermek zorundaydı. Günlerce, haftalarca düşündü. Bir gün hamamda kurnadaki elinin suda yukarıya doğru kaldırıldığını fark edince: “Evrake!” (buldum) diye hamamdan dışarıya fırladı. Bulduğu husus, bu gün bizim özgül ağırlık diye bildiğimiz kavramdı. Saf altının ve tacın özgül ağırlığını karşılaştırarak, kuyumcunun altından çaldığını kanıtladı.

Dinlemek, soru sahibi olmak ciddi bir iştir.

Laf olsun torba dolsun diye yapılmaz. Öyle yapıldığında dipsiz ambarı boş kile ile doldurma kabilinden abesle iştigal edilmiş olur.