Sinem Üretmen’e rahmet diliyorum Allah’tan

90’lı yıllar… Her ay “mantar gibi” türeyen popçuların, televizyon başında saatlerce beklediğimiz Top 20 listelerinin ve kliplerde boy gösteren o ikonik yüzlerin altın çağıydı. Bugünün dijital dünyasında her gün onlarca yeni popçu veya rapçi hayatımıza girip çıkıyor; ancak o zamanlar durum çok başkaydı. Müzik dünyasına girmek, televizyonun o büyülü ekranında “var olmak” demekti.

​O yıllarda her ünlü olma hevesindeki şarkıcının değişmez bir formülü vardı: Klibinde oynatmak için ya Miss Turkey ya da Best Model of Turkey yarışmasında ilk üçe giren adaylardan birini bulmak ve sonrasında liste savaşlarına girmek.

​”Bebeto” ve Kliplerin Kraliçesi

​Bu furyanın en büyük yıldızlarından biri, “Bebeto” lakabıyla genç ergenlerin yeni idolü olan Burak Kut‘tu. Benimle Oynama klibiyle fırtınalar estiren Kut, klibinde mutlaka etkileyici bir isim oynatma modasının öncülerindendi. Ardından gelen o unutulmaz hit Bebeğimdin ile zirveyi perçinledi.

​Bu klibi hatırlayanlar, Kut’un genç yaşta kaybettiği sevgilisini canlandıran o “dünyalar güzeli” kızı da hatırlar: Sinem Üretmen.

​Sessiz ve Asil Bir Duruluş

​Daha çok yakın bir zamanda 51 yaşında aramızdan ayrılan Sinem Üretmen, 90’lı yılların estetik algısının en temiz yüzlerinden biriydi. O dönemde kliplerin vazgeçilmez ismi olmasının yanı sıra birçok dizide de oyunculuk yapmıştı.

​Ancak Üretmen’in bugünkü şöhret anlayışından ayrılan çok keskin bir yönü vardı: Sessizlik.

​Hiçbir sansasyonel habere karışmadı, kimseyle flört dedikodularıyla gündem olmadı. Kendi duruşunu bozmadan, sektörü yine sessiz sedasız terk etti. Evlendi, huzurlu ve güzel bir aile kurdu. Hayatın karmaşasına kapılmadan, mütevazı bir yaşamı tercih etti.

​Bir Dönem Kapandı

​Sinem Üretmen’in aramızdan ayrılışı, sadece bir ismi değil, 90’ların o kendine has “masumiyetini” de beraberinde götürdü. Bugünün şöhret dünyası, her an her yerde olmayı ve “tıklanma” uğruna her şeyi yapmayı şart koşarken; Üretmen’in kendi çizgisini koruyan o onurlu duruşu, genç nesillere bir ders niteliğinde.

​Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

Maslow’dan bize mantıklı tavsiyeler

İç dünyamıza dürüstçe bakmalı, derinlerimizden daha çok bilgi toplamalıyız. Bu bilgiler eşliğinde kendimizi gerçekleştirebileceğimiz çevreyi oluşturmak için çabalamalıyız. Bizi ketleyen ilişkilerden kurtulmalı, kendimizi dürüstçe ifade edebileceğimiz yeni ilişkilere alan açmalıyız. Bu serüvenin uzun bir süreç olduğunu, bazen geri adım atmamız gerektiğini kabul etmeliyiz.

Ve en önemlisi, çevremizde haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik yaşanırken, sinirlenmemenin, kızmamanın, öfkelenmemenin insanlık dışı olduğunu unutmamalıyız.

Sevgi savurganlığım / Tomris Uyar

“Sevginin yalnızca bir duygu olmadığını, bilgi de gerektirdiğini kendimden biliyorum. Sevgi savurganlığım yüzünden habire su vererek çürüttüğüm kaktüsler hâlâ aklımda. Bir dostum ‘iyi ki akvaryumda balık beslemiyorsun’ demişti; herhalde havasız kalmalarına üzülür sudan çıkarırdın onları.”

Tomris Uyar

“Buraya kadar” dediler / Oğuz Atay

“Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada? Hangi kusurunu düzeltmene fırsat verdiler? Son durağa gelmeden yolculuğun bitmek üzere olduğunu haber verdiler mi sana? Birdenbire: “Buraya kadar!” dediler. Oysa, bilseydin nasıl dikkatle bakardın istasyonlara; pencereden görünen hiçbir ağacı, hiçbir gökyüzü parçasını kaçırmazdın. Bütün sularda gölgeni seyrederdin. Üstelik, “daha önce haber vermiştik” derler. “Her şeyin bir sonu olduğunu genel olarak belirtmiştik. Yaşarken eskidiğini ve eskittiğini söylemiştik.”

Einstein: “Bir saatim olsa bunun 55 dakikasını ” söylemi

Bugun arkadaşlarla bir sohbette çalındı kulağıma. Einstein’ın 5/55 diye bir tekniği varmış. Aklıma takıldı merak ettim nette biraz araştırdım. Mevzunun özü şu;

“Dünyayı kurtarmak için bir saatim olsaydı; ellibeş dakikasını problemi tanımlamaya, kalan beş dakikayı da çözümü bulmaya ayırırdım.”

Bu tekniğin kaynağı, Einstein’ın yukarıdaki cümle ile çözüm odaklı bir tekniğe yönelmesi. Yani mevcut sorunu bütün detayları ile düşünüp genişleterek tam ve net bir tanımlıyorsunuz. Devamında ise sorunu çok net bir şekilde tanıdıktan sonra çözüm yolları ortaya koyuyorsunuz. Sonuç olarak problemi ne kadar iyi anlarsınız alacağınız aksiyon da o kadar doğru olur.

Lucid uykuyu bana sorun..

Bilim, insan ve doğa ile ilgili her şeyi inceleyerek, deneyler yoluyla gerçekleri ortaya çıkarmak için vardır. Elbette bu sürecin sonunda bilim, her mevzuya bir tanım getirir.

​Lucid rüya (bilinçli rüya) da belki hepimizin başına en az bir kez gelen; gördüğümüz rüyanın süresiyle oynayabildiğimiz, rüyanın seyrine müdahale edebildiğimiz bir durumdur.

​Konuyu biraz açayım: Diyelim ki rüyanızda sizi çok mutlu eden birini ya da bir olayı görüyorsunuz. Beyniniz tam bu sırada, hoşunuza giden bu rüyayı daha uzun yaşamanız için size bir “jest” yapıyor ve adeta, “Madem şu an huzurlusun, haydi durma devam et,” diyor. Siz de bu fırsatı kaçırmayıp yarı uyanık, yarı uyur bir halde rüyaya müdahale ediyorsunuz. Ben bugüne kadar onlarca Lucid rüya görmüşümdür.

​Bu rüyalar içinde en sevdiğim, belki defalarca gördüğüm gökyüzünde uçtuğum rüyalardı. Yerden yavaşça yükselip yaklaşık 40-50 metre yukarıda, dik vaziyette uçtuğum o anlar… Ne keyifli bir uçuştur o! Hep aynı şekilde, ormanların veya yaylaların üzerindeki engin manzaraya baka baka aheste aheste uçardım. O kadar gerçekçiydi ki sanki gerçek hayatta da uçabilecekmişim gibi hissederdim. Hiçbir rüyamda hızlı uçtuğumu hatırlamam. Bu uçuşu şöyle düşünebilirsiniz: Uzayda yerçekiminin kesildiği anda havalanıp ilerliyormuş gibi… Hatta belki şu örnek daha iyi açıklar: Röyksopp grubunun What Else Is There? şarkısının klibinde, vokalin uçtuğu sahne; işte tam olarak bu!

​Gerçi uzun zamandır bu tip Lucid rüyalar görmüyorum. Uzmanlar bu rüya biçimiyle ilgili şöyle bir sonuca ulaşmışlar: Bu rüyaları görüp kendini geliştiren insanların, gerçek hayattaki mutluluk arayışından uzaklaştığı; rüya alemi ile gerçek hayatı kıyaslayınca, rüyada daha uzun kalarak bir kaçış yolu oluşturdukları keşfedilmiş. Yani kendilerine göre yeni bir mutluluk dünyası geliştirmişler. Son olarak; bilim insanları Lucid rüya görme tekniklerini de belirlemişler ama bunları burada uzun uzun anlatmayacağım. Merak eden arkadaşlar Google’da aratarak konuya vakıf olabilirler.

 

 

 

 

 

 

 

Barnum etkisinin sizdeki karşılığı nedir?

“Forer Etkisi” olarakda bilinen “Barnum Etkisi”kavramı; bireyler için özel gibi görünen fakat her bireye uyacak kadar genel ve belirsiz karakteristik tasvirlere inanma eğiliminin yüksek olduğuna dair bir gözlem olarak karşımıza çıkar. Bu kuramu Bertram Forer isimli Amerikalı bir psikolog. Forer etkisine en iyi örnek ise fallar ve burç yani astrolojidir. Genelde herkesin başına gelme olasılığı yüksek tahminlere kişiler inanir ve gerçekleşmesi durumunda bu etkinin ikna edici gücüne daha fazla inanılır.

Ben Orhan Veli / Orhan Veli Kanık

Ben Orhan Veli1914’te doğdum1 yaşında kurbağadan korktum2 yaşında gurbete çıktım7’sinde mektebe başladım9 yaşında okumaya10 yaşında yazmaya merak saldım13’te Oktay Rıfat’ı16’da Melih Cevdet’i tanıdım17 yaşında bara gittim18’de rakıya başladım ve şarkı söylemesini çok sevdim

19’dan sonra avarelik devrim başlar20 yaşından sonra para kazanmasını ve sefalet çekmesini öğrendim25’te başımdan bir otomobil kazası geçtiÇok aşık oldumHiç evlenmedimBen Orhan VeliBen Orhan Veli

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye mısra-i meşhurunun yazarıDuydum ki merak ediyormuşsunuz hususi hayatımıAnlatayımEvvela adamım yani sirk hayvanı filan değilimBurnum var kulağım var pek biçimli olmamakla beraber

Bir evde otururumBir işte çalışırımNe başımda bulut gezdiririmNe sırtımda mühr-ü nübüvvetNe İngiliz kralı kadar mütevazıyımNe de Celâl Bayar’ın ahır uşağı gibi aristokrat

Ispanağı çok severimPuf böreğine hele biterimMalda mülkte gözüm yokturVallahi yokturOktay Rıfat’la Melih Cevdet’tir en yakın arkadaşlarımBir de sevgilim vardır pek muteberİsmini söyleyememEdebiyat tarihçisi bulsun

Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırımMeşgul olmadığım ehemmiyetsizSadece yazarlar arasındadırNe bileyim belki daha bin bir huyum vardırAma ne lüzum var hepsini sıralamayaOnlar da bunlara benzer

Bir Devrin Sonu: İmajın Ardındaki Gerçekler

63 yıl boyunca adı hep “taht” ile yan yana anılan bir kadın… Hayatının son 30 yılını yaşlılığın olgunluğuyla geçiren, her zaman renkli ve şık giyinen, yüzünde hep ölçülü bir tebessümle gezen bir kraliçe. Dünyanın son 100 yıllık değişimine tanıklık eden, hatta bizzat yön veren bir figürden bahsediyorum. Monarşi ile yönetilen ülkelerin en tepesindeki o görkemli ismin, yani II. Elizabeth’in devri kapandı.

​Peki, neden bu kadar üzüldük? Birleşik Krallık halkı için Elizabeth dönemi, refahın ve istikrarın simgesiydi; dolayısıyla onların üzüntüsü anlaşılabilirdi. Peki, bizim ülkemizdeki insanların kraliçeye duyduğu bu yoğun ilgiye ne demeli? Ortak bir kültürel bağımız yok; şahsi bir samimiyetten söz etmek zaten imkânsız. Bu üzüntünün ana sebebi, Kraliçe’nin ve Kraliyet ailesinin, medya ve magazin dünyasının elinde birer “ikon” haline getirilmiş olmasıydı.

​Yıllardır süregelen en büyük yanılgılardan biri, İngiliz kraliyetinin “yalnızca sembolik” olduğudur. Oysaki durum bundan çok daha karmaşıktır. Kraliyet; sadece bir “tebessüm eden ihtiyar teyze” imgesi değil, aynı zamanda İngiliz devlet aklının, dış politikasının ve dini otoritesinin (İngiltere Kilisesi’nin başı olarak) en tepe noktasıdır. Hatta bu aile; sömürgecilik faaliyetleri, insan hakları ihlalleri ve dünya genelindeki pek çok trajedide doğrudan imza yetkisine sahip olan ana unsurdur.

​İskoçya ve İrlanda’daki baskılardan Aborjinlerin tarihten silinmesine, milyonlarca Hintli’nin katledilmesinden, Afrikalıların köleleştirilip “insan hayvanat bahçelerinde” sergilenmesine kadar uzanan o kanlı tarih, monarşinin doğrudan mirasıdır.

Buraya küçük bir parantez açmak gerekir: İngiliz Kraliyet ailesinin “Common Wealth” (Milletler Topluluğu) üzerinden sürdürdüğü nüfuz, aslında klasik sömürgecilikten modern bir “ekonomik ve kültürel tahakküme” evrilmiştir. Kraliçe, bu süreçte bir tür “diplomatik birleştirici” olarak kullanılarak, imparatorluğun o kanlı mirasının üzerinin modern bir nezaketle örtülmesini sağlamıştır. Ustalıkla hazırlanan PR çalışmaları ve algı teknikleri, kitleleri uyutmada o kadar başarılı olmuştur ki, çoğu insan bu vitrinin arkasındaki karanlığı görmeyi reddetmektedir.

​Benim derdim, bir şahsiyetle hesaplaşmak değil. Asıl amacım; Avrupa monarşisinin kanlı temeller üzerine kurulduğunu, günümüzde dünyaya demokrasi ve insan hakları konusunda ahkâm kesenlerin, aslında bu “yardım kuruluşları” ve “diplomasi” kılıfıyla geçmişteki utançlarını aklama çabasında olduklarını hatırlatmaktır.

​Tarih, gücü elinde tutanların kaleminden döküldüğünde her zaman “asil” görünür. Ancak gerçek, mazlumun hafızasında saklıdır. Yazımı, Kızılderililerin İngilizler hakkındaki o meşhur sözüyle bitirmek sanırım en doğrusu olacaktır:

“Bir suda iki balık kavga ediyorsa, oradan beş dakika önce uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir.”

Sütunlar: INFJ Kişiliği ve Bireyleşme

Son iki yıldır çok yoğun bir Jung hayranlığım var. Bu sebeple web sitemde az kalsın bir başlığa psije ismini verecektim. Psije, bilmeyenler için açıklayayım. psişe(psyche) jung ekolüne göre kişiliğin tümü demek. Latince’den gelen bu sözcük “ruh” anlamına gelse de günümüzde “zihin” kelimesi ile birleşmiş. Bilinçli ya da bilinçdışı tüm duygu , düşünce ve davranışları içeriyor sizin anlayacağınız..

Jung insanlari kişilik tiplerine belli guruplara (16 ) ayırmıştı. Jung ayrıca dünyada çok nadir görülen bir kişilik tipinden bahseder. İşte o tip’in adı INJF ..

Jung bu tipin dünyada ancak %1 oranında var olduğunu iddia eder. Jung’un bu tipin özelliklerini okur okumaz, kendimin de bir INFC olduğuna dair fikrim oluştu 🙂

Meselâ bu karakter tipine mensup insanlar gözlemcidir der Jung. Ortamın nabzını yoklar, bir olaya ilk atlayan olmazlar hiç bir zaman. Olayları kenarda durup izledikten sonra, içgüdülerinin ve ortaya konulan veriler önderliğinde, edindikleri intibaya fikir paylaşımında bulunurlar. Bu davranış modeli bire bir ben desem hiç yanlış olmaz.

Yine empati güçleri çok kuvvetlidir bu tipte olanların.  Karşılarındaki insanın ne düşündüğü, ne hissettiğini çok onemserler. Diğerlerinin çıkarları ve sağlıkları için mücadele etmeye hazır tiplerdir.Kendilerine dönecek herhangi bir çıkar gözeterek değil de bunu sosyal bir refleksle yaparlar. Yani başkalarının faydasını da ciddi önemser ve korumaya çalışırlar. Bunu fıtratsal bir içgüdü ile yaparlar. Buna hakkaniyete olan inanç da diyebiliriz.

Yine bir başka özelliği; Çocukluklarında da genelde oyunlara ilk atlayan, diğer çocuklarla hemencecik kaynaşan tipler olmadıkları için anne-babaları ve yakın çevreleri tarafından “çekingen”, “utangaç” olarak addedilirler. Aslında bu çekingenliklerinden değil kendilerine güvenli alan oluşturma çabasından gelir. Ortam ve o ortamdaki kişi prototipleri kısa bir analizle değerlendirilir ve sonuca göre iletişim kurar. İşte benim çocukluğum da böyleydi. Neredeyse lise sona kadar böyle bir cocukluk ve ergenlik yaşadım.

Bu tipin bir de ara bulucu ve ortamdaki gerilimi azaltma becerisi vardır. Çevrelerinde çıkan kavga ve kuvvetli tartışmalarda kişileri anlayacağı dilden bir iletişim kurarak normalleşme sürecine sokabilirler. Şu yaşıma kadar ayırdığım kavga ve katıldığım hemen her tartisma da bu özelliğimi kolaylıkla kullandığımı içim çok rahat söyleyebilirim. Buna tipler için gizli lider de diyor uzmanlar. Yani kamera önü değil arkasında yönetmek.

İşte burası benimle tam olarak benzeşen nokta.ilerleyen yaşla beraber sosyal çevreleri, sosyal zekaları, gözlem ve tecrübeleri geliştikçe çok çabuk ve kolay iletişim kurabilen insanlara dönüştükleri için sıklıkla dışa dönük karakterlerle karıştırılırlar. Aslında bu dışa dönüklük değil uzun soluklu bir gözlem ve deneyimlemenin boşalma sürecidir. Bunu ben bir volkan vakti gelinceye kadar sakin kalıp akabinde metrelerce yükseğe lav püskürtmesine benzetiyorum. Bu insanlar sosyal çevrenin içine fazla karışınca yorulup,kendilerini yenilemek için daima kendi iç dünyalarına dönmeyi, kalabalık ortamlardan kaçınmayı arzu ederler. Mesela, bir eğlence ortamında en dikkat çeken olarak göremezler hiç bir zaman. Her zaman otokontrolünü dengede tutar. İç dünyalarına döndüklerinde yakın çevresi onlar hakkında bir bunalım ya da melankoli yaşadığına inanırlar neredeyse. Oysa bu durum çok uzun sürmez. Kısa bir deşarj olma süresi kadar hayatın kalabalıklarından uzaklaşırlar sadece.

Bu uzaklık çok büyük bir oranda evlerinde yaşanır. Kitap okuma, film izleme ya da bir hobi ile bu sakinleşmeyi çok rahat kazanırlar.

İşte yukarıda saydığım bu özellikler Jung’un tespitleri. Eğer Jung’un bu tespitleri yaptığı insan sayısı gerçekten bu kadar azsa sıkıntı var bence dünya için. Çünkü bu özellikler ideal insan kavramının temelini oluşturan kriterler. Kendimi böyle bir insan tipine yerleştirmiş olmam belki size ukalalık olarak gelebilir:) Ama inanın kul kendini bilir. Bu sebeple kendimi şanslı hissediyorum dersem de hiç yalan olmaz. Hayatta kaç milyar insan ideal ya da kâmil insan olmayı gerçekten istemiş ve bunun için yani insan kalmak için çabalamıştır ki? Jung’un bu  hesabına göre bunu isteyen insan sayının azlığı, dünyanın şuan yaşadığı kaosun sebeplerinin en başında geliyor bence.

Hülâsa; %1 görülen ender insanlardan biri olduğumu düşünmemin size hiç bir getirisi yok. Çünkü tanışmıyoruz. Ancak yakın çevrenizde INFJ kişilik tipinde birini tanırsanız ona iyi tutunun ve onu bırakmayın derim naçizane…

 

 

 

 

Son iki yıldır oldukça yoğun bir Jung hayranlığım var. Bu sebeple, web sitemde az kalsın bir başlığa “Psije” ismini verecektim. Bilmeyenler için açıklayayım; psije (psyche), Jung ekolüne göre kişiliğin tümünü ifade eder. Latince kökenli bu sözcük “ruh” anlamına gelse de günümüzde “zihin” kelimesiyle birleşmiştir. Bilinçli ya da bilinç dışı tüm duygu, düşünce ve davranışları kapsar.

​Jung, insanları belli kişilik tiplerine (16 grup) ayırmıştır. Ayrıca dünyada çok nadir görülen bir kişilik tipinden bahseder: INFJ. Jung, bu tipin dünyada ancak %1 oranında var olduğunu iddia eder. Jung’un bu tipin özelliklerini okur okumaz, kendimin de bir INFJ olduğuna dair kuvvetli bir fikir oluştu bende. 🙂

​Jung’a göre bu karaktere sahip insanlar iyi birer gözlemcidir. Ortamın nabzını yoklarlar; hiçbir olaya ilk atlayan olmazlar. Olayları kenardan izledikten sonra, içgüdüleri ve ellerindeki veriler önderliğinde edindikleri intibaya göre fikirlerini paylaşırlar. Bu davranış modeli bire bir beni tanımlıyor.

​Yine bu tipin empati gücü çok kuvvetlidir. Karşılarındaki insanın ne düşündüğünü ve ne hissettiğini çok önemserler. Diğerlerinin çıkarları ve sağlığı için mücadele etmeye hazır tiplerdir. Bunu kendilerine dönecek bir çıkar gözetmeden, sosyal bir refleksle yaparlar; yani başkalarının faydasını da içtenlikle korumaya çalışırlar. Bunu fıtratsal bir içgüdüyle, hakkaniyete olan inançlarıyla yaparlar.

​Bir diğer özellikleri ise çocukluk yıllarıdır. Genelde oyunlara hemen atlayan, diğer çocuklarla çabucak kaynaşan tipler olmadıkları için yakın çevreleri tarafından “çekingen” veya “utangaç” olarak nitelendirilirler. Aslında bu durum çekingenlikten değil, kendilerine güvenli bir alan oluşturma çabasından kaynaklanır. Ortamı ve oradaki kişi prototiplerini kısa bir analizle değerlendirir, sonuca göre iletişim kurarlar. Benim çocukluğum ve ergenliğim de neredeyse lise sona kadar böyle geçti.

​Bu tipin bir de arabulucu olma ve ortamdaki gerilimi azaltma becerisi vardır. Çevrelerinde çıkan kavgalarda veya şiddetli tartışmalarda, kişilerin anlayacağı dilden bir iletişim kurarak ortamı normalleştirme sürecine sokabilirler. Şu yaşıma kadar yatıştırdığım kavgalarda ve katıldığım hemen her tartışmada, bu özelliğimi kolaylıkla kullandığımı içim rahat bir şekilde söyleyebilirim. Uzmanlar bu tipteki insanlar için “gizli lider” ifadesini kullanırlar; yani kamera önünde değil, arka planda yönetenlerdir.

​İşte burası benimle tam olarak örtüşen nokta. İlerleyen yaşla beraber sosyal çevreleri, sosyal zekaları, gözlem ve tecrübeleri geliştikçe çok çabuk ve kolay iletişim kurabilen insanlara dönüştükleri için sıklıkla dışa dönük karakterlerle karıştırılırlar. Aslında bu, dışa dönüklük değil; uzun soluklu bir gözlem ve deneyimlemenin boşalma sürecidir. Bunu, vakti gelinceye kadar sakin kalıp akabinde metrelerce yükseğe lav püskürten bir volkana benzetiyorum. Bu insanlar sosyal çevrenin içine fazla karışınca yorulurlar; kendilerini yenilemek için daima kendi iç dünyalarına dönmeyi ve kalabalık ortamlardan uzaklaşmayı arzu ederler. Mesela, bir eğlence ortamında asla en dikkat çeken kişi olmazlar; her zaman otokontrolü dengede tuturlar. İç dünyalarına döndüklerinde yakın çevreleri onların bir bunalım ya da melankoli yaşadığını düşünür. Oysa bu durum çok uzun sürmez; sadece kısa bir “deşarj” süreci kadar hayatın kalabalığından uzaklaşırlar.

​Bu uzaklaşma, büyük oranda kendi evlerinde gerçekleşir. Kitap okumak, film izlemek ya da bir hobi ile bu dinginliği çok rahat kazanırlar.

​Yukarıda saydığım tüm bu özellikler Jung’un tespitleridir. Eğer Jung’un bu tespitleri yaptığı insan sayısı gerçekten bu kadar azsa, dünya için bir sıkıntı var demektir. Çünkü bu özellikler, “ideal insan” kavramının temelini oluşturan kriterlerdir. Kendimi böyle bir kişilik tipine yerleştirmiş olmam belki ukalalık gibi gelebilir ama inanın, insan kendini bilir. Bu sebeple şanslı olduğumu düşünürsem yalan olmaz. Hayatta kaç milyar insan “ideal” ya da “kâmil” insan olmayı gerçekten istemiş ve bunun için, yani insan kalabilmek için çabalamıştır ki? Jung’un bu hesabına göre, bunu isteyen insan sayısının azlığı, dünyanın şu an yaşadığı kaosun en büyük sebeplerinden biridir bence.

​Hülâsa; %1 oranında görülen ender insanlardan biri olduğumu düşünmemin size doğrudan bir getirisi olmayabilir, çünkü tanışmıyoruz. Ancak yakın çevrenizde INFJ kişilik tipinde birini tanırsanız ona iyi tutunun ve onu bırakmayın derim naçizane…

 

 

 

 

 

Dosdoğru konuşan bir mutasavvıf ve gönül adamıydı..

Çok değerli bir fikir adamıydı. Aynı zamanda yazar, hukukçu, mutasavvıf ve gönül adamıydı. Konuk olduğu her programda ciddiydi. Gülüşü tebessümünde bile bir ciddiyet vardı. Sözünün eri ve iki düşünüp bir konuşan çok iyi bir hatipdi.

Allah yolunda örnek olmayı hakkıyla başarmış bir muhteremdi. TRT nin her sene yaptığı Ramazan sohbetlerinin aranan yüzüydü.

Ancak herkes çok sevmezdi İnançer hocayı. İsterlerdi ki biraz espri yapsın bolca gülsün biraz komik bir şeyler anlatsın gülsün vs. Oysa espri de yapardı İnançer. Bir çoğu anlamazdı. Ancak esprilere bile ciddi bir anlam bir mesaj yüklerdi. Mesajı vereceği yere dolambaçlı yollardan değil, doğrudan sözünü esirgemeden verirdi. Hatta bir dönem böyle İnançer gibi hocalara takık bazı medya kuruluşları, onda açık arar bulamazdı. Ancak bir keresinde kendilerince sözde bir açık buldular. O açık da hocanın hamile kadınların göbeğini açıkta bırakan kadınların hem inanç hem de estetik olarak uygunsuz giyindiklerini eleştirdiği söylemi olmuştu. Söz konusu medya öyle bir yüklenmişti ki hocaya, hoca şaşırıp kalmıştı. Çünkü estetik olarak bile saçma olan bu giyim tarzı üzerine yaptığı konuşma üzerine üstüne bu kadar gelinebilecegini düşünmemişti İnançer hoca. Ve o kadar linç’e rağmen sözlerinin arkasında sapasağlam durmuştu. Başta da dedim ya; İnançer hoca doğru bildiğini dosdoğru konuşan bir insandı.

Ve işte o muhterem insan bugün aramızdan ayrıldı. Muhafazakar ve dindar kesimin medyası dışında kimse onun haberini yapmadı. Çünkü onun gibi bir gönül adamının onların gözünde bir değeri yoktu. Rabbim mekanını cennet eylesin.

Ve şimdi bu güzel insanın ardından, onun sohbetlerinde söylediği ve benimde aklımda kalan harika sözlerini paylaşmak istiyorum. Hocanın en meşhur sözü bence şuydu; “İnsanlar size bakıp müslüman olmaya izlenmiyorsa imanınızı gözden geçirin”

Yine bir başka sözü; Seversen muhatabının dikeni kalmaz.

Bir başkası;  Medeni olmak, insana zimmetlenen yeryüzünü bozmadan kirletmeden imar etme çabasıdır.

Ve son olarak ; Önemli olan bilmenin ötesinde, yapmak…

Elbette bu kadar değil hocanın söylediği güzel sözler. Bunlar benim hatırlayabildiklerim sadece. Arzu eden İnançer hocanın katıldığı programlardaki sohbetini dinleyip daha nice güzel sözlerden feyz alabilirler.

Allah bizlere de böyle değerli bir insan gibi imanlı olmayı ve konuştuğunda dosdoğru konuşan kullarından olmayı nasip etsin. Kabrin nurla dolsun Ömer Tuğrul İnançer hocam…

Sisifos olmak sanki bir nebze daha iyi gibi…

Yunan mitolojisinde yüzlerce tanrı vardır ve bu tanrıların hem kendi aralarında hem de insanlarla olan dertleri hiç bitmez. Neredeyse her adımda bir tanrıya çarparsınız. Bu “uyduruk” edebi mitolojide her tanrı, günümüz yönetim sistemlerindeki bakanlıklar gibi belirli bir alandan sorumludur. Savaş tanrısı, ölüm tanrısı, aşk tanrısı gibi…

​İlk bakışta her şeyden sorumlu bir tanrının olması, sistemin kusursuz işleyeceği izlenimini verse de bu tanrılar, görev alanları dışındaki konulara burunlarını sokunca ortalık entrika ve savaş alanına döner. Bu durumdan insanoğlu da fazlasıyla nasibini alır. Sonuçta tanrı tanrıdır; insan ise ölümlü, zayıf ve acizdir. En ağır cezaları da her zaman insanlar alır.

​Sisifos: İspiyoncu mu, Kahraman mı?

​Mesela bilge kral Sisifos… Mitolojiye göre, kendi menfaati için tanrılar sofrasına bir kurt gibi dalmıştır. Zeus, ırmak tanrısı Asopos’un kızını kaçırır. Sisifos bu durumu haber alır ve kızını arayan Asopos’a, kızının yerini bildiğini ancak tek bir şartı olduğunu söyler: “Krallığıma bir ırmak bağışlarsan yerini söylerim.” Asopos kabul eder, Sisifos da Zeus’u ele verir.

​Tabii Zeus bunu duyunca ölüm tanrısı Thanatos’u Sisifos’a gönderir. Ancak Sisifos, Thanatos’u oyuna getirip zincire vurur. Ölüm tanrısı zincirlenince dünyada kimse ölmez olur! Bu kez Hades, Zeus’tan yardım ister. Zeus da savaş tanrısı Ares’i Sisifos’un üzerine salar. Ares, Sisifos’u yakalar ve ölüm tanrısını kurtarır. Sisifos bir süre sonra yeraltı tanrısı Hades’in elinden kaçmayı başarır ve yaşlanana kadar yakalanmadan yaşar. Ancak yaşlandığında yakayı ele verir. Zeus bu sefer acımaz: “Şimdi yandın!” diyerek onu dimdik bir dağın eteğine bırakır ve önüne kocaman bir kaya koyar: “Bu kayayı dağın tepesine çıkaracaksın.” Sisifos kayayı çıkarır ama en tepeye geldiğinde kaya her seferinde geri düşer. Lanetlenmiştir artık.

​Bu hikâye, zamanında Albert Camus’yü de etkilemiş ve “Sisifos Söyleni” adlı eserini yazmıştır. Camus, Sisifos’u bir kahramana benzetir. Neden mi? Kaya her geri kaydığında Sisifos’un onu seyredip tekrar en başa dönmesini, tanrılara bir başkaldırı ve bir tür “mutluluk” olarak görür. Sisifos’un tanrıların elinde bir oyuncak olmadığını kanıtladığını savunur.

​Ancak bana göre durum farklı. Sisifos, bir “ispiyoncu”dur. Bu bilgiyi hayrına değil, karşılığında krallığına bir ırmak kazanmak için vermiştir. Yani cezayı sonuna kadar hak etmiştir. Ayrıca Sisifos, bu inadı kendi kendine bir eğlence haline getirip kendine eziyeti sonsuza kadar reva görmüştür. Camus’nün absürdizm felsefesiyle sunduğu “hayatı kabullenme ve mücadeleye devam etme” mesajı güzel olsa da, bu hikâyeden böyle bir ders çıkması bana çok mantıklı gelmiyor.

​Atlas ve Yükün Ağırlığı

​Bir diğer hikâye ise Atlas’ınkidir. Titanlar ve tanrılar arasındaki savaşta yenilen tarafın komutanı olan bilge Atlas, Zeus tarafından dünyanın en batı ucunda, gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırılır.

​Herakles, altın elmaların yerini öğrenmek için Atlas’a gelir. Atlas, elmaların yerini bildiğini, kendisi elmaları getirene kadar gök kubbeyi Herakles’in tutmasını ister. Herakles kabul eder, Atlas elmalarla döner ama sütunları tekrar omuzlamaktan vazgeçer. Fakat Herakles kaçın kurasıdır; “Sütunlar kayıyor, yardım et de düzeltelim” diyerek Atlas’ı tekrar sütunların altına sokar ve elmalarla oradan ayrılır.

​Bu hikâyeden de “insanoğlunun kendi benliğini taşıma mücadelesi” gibi pek çok mesaj çıkarılmıştır. Yer geçmişi, gök ise geleceği simgeler. Ancak hikâyenin ortak fikri bence çok daha yalın: “Sonucuna katlanmayacağın hiçbir işe kalkışma ve otur oturduğun yerde.”

Cesaretiniz varsa kaçın

Bencilliğiyle mutlu olmaya çalışan mutsuz, huysuz ve anlayışsız insanlara, içine düştükleri çukuru anlatmaya çalışmayın. Zira onlar bu durumun zaten farkındalar. Asıl amaçları sizin onların bu hallerine alışıp onların istediği şekilde davranmanız. Cesaretiniz varsa kaçın; yoksa oturun ve onların kölesi olarak yaşayın.

Smokin pazarının TV’de reklam rekabeti

Son dönemde ulusal televizyon kanallarında ve radyolarda smokin reklamlarının yoğunluğu dikkatinizi çekmiştir. D’S Damat, Altınyıldız Classics, Kiğılı ve son olarak Paul Mark gibi markaların bu yoğun reklam stratejisi oldukça dikkat çekici. Smokin, herkesin günlük hayatta tercih ettiği bir kıyafet olmamasına rağmen, bu pazarın neden bu denli kızıştığını anlamak önemli.

​Smokin; kökeni itibarıyla İngilizcedeki “smoke” (sigara dumanı) kelimesinden türetilmiştir. 19. yüzyılda, tütün ürünlerinin kullanımı konusunda katı kuralların olduğu dönemlerde, erkekler sigara odalarına girerken üzerlerine “tuxedo” kumaşından üretilmiş özel ceketleri giyerlerdi. Bu kumaşın seçilme nedeni, kapalı alanlardaki ağır kokuları içine hapsetmesi ve açık havada bu kokuyu dışarı atabilme özelliğine sahip olmasıydı. Zamanla bu işlevsel kıyafet, davetlerin vazgeçilmez şık bir parçası haline dönüştü. Bugün bile Amerika’da bu kıyafete “tuxedo” denilmeye devam edilmektedir.

​Smokin ve Takım Elbise Arasındaki Farklar

​Birçok kişi smokini sadece “çok şık bir takım elbise” olarak görse de, bu iki kıyafet arasında belirgin farklar mevcuttur:

  • Renk: Smokinler geleneksel olarak siyah veya gece mavisi tonlarındadır; takım elbiseler ise sınırsız renk seçeneğine sahiptir.
  • Resmiyet: Smokinler yüksek resmiyet gerektiren törenlerde tercih edilirken, takım elbiseler günlük iş veya sosyal hayatın bir parçasıdır.
  • Aksesuar: Smokin genellikle papyon ile tamamlanır; takım elbisede ise kravat kullanımı daha yaygındır.
  • Kurallar: Smokin giymek belirli protokol kurallarına uymayı gerektirir.
  • Yaka Yapısı: Smokinlerde yaka türü genellikle şal yaka veya sivri yaka (kruvaze ile birleşen) olarak sınırlıdır.
  • Kombin: Smokinler standart olarak beyaz gömlek ve kuşak/yelek ile giyilirken, takım elbiselerde gömlek ve aksesuar çeşitliliği çok daha fazladır.

​Pazardaki Rekabetin Kaynağı

​Günümüzde markaların smokin kumaşı olarak “tuxedo” ismini pazarlaması, aslında bu kıyafetin tarihi dokusuna ve prestijine yapılan bir vurgudur. Fiyatların 1.000 TL ile 12.000 TL gibi oldukça geniş bir bantta seyretmesi, markaların hem “erişilebilir lüks” hem de “premium” segmentlerde farklı müşteri kitlelerini hedeflediğini gösteriyor.

​Peki, neden günlük hayatta kullanılmıyor? Aslında cevap basit: Smokin, “özel an” vurgusu yapan bir kıyafettir. Eğer günlük hayatta da kullanılabilir olsaydı, o özel ve resmi davetlerin yarattığı psikolojik statü ve farklılık algısı ortadan kalkardı. Markalar da bu “ulaşılması zor olanın prestijini” pazarlayarak pazar paylarını büyütmeye çalışıyorlar.

35 yıl sonra çizgi roman okumaya çalışıyorum

Çocukluk yıllarımda ne annem ne babam ne de okuduğum okuldaki öğretmenim, kişisel gelişimim için önemli olabilecek okuma kitapları önermezdi. Çünkü onlar da çok okuyan ve kitaplarla arası iyi olan insanlar değildi (1985-1990). O dönemde yalnız Ömer Seyfettin ve Kemalettin Tuğcu’ya ait bir iki eser bilinirdi. Ben şanslı bir çocuk olarak o yaşta, bu iki yazarın eserlerini okuma fırsatı buldum. Hatta Tuğcu’nun “En İyi Arkadaşım” hikaye kitabını hâlâ saklarım. Yine o yıllarda bir kitaba ulaşmak için tek şansınız kütüphanelerdi. Ancak orada da sınırlı kaynak olduğu için dar bir araştırma yapabiliyordunuz. İşte bu handikaplar kapitalist sistemin ürünlerinin memlekete rahat girmesine neden oluyordu. Bu ürünlerin başında çizgi romanlar geliyordu. Superman, Zagor, Maskeli Adam, Mr. No, Teksas-Tommiks gibi kahramanlar aklıma ilk gelenlerdi. Bu kitaplara ulaşmak değerli bir yazarın eserlerine ulaşmaktan daha kolaydı. Mahallenin kırtasiyecisinde çizgi romanların konulduğu ayrı bir rafta sergileniyordu. Ben en çok Superman ve Maskeli Adam kitaplarını alırdım. Mantıken o yıllarda erkek çocukları, kız çocuklarından daha çok okuyor oluyordu. Ha okudukları onlara ne katıyordu derseniz, orası tartışılır. Ancak iyi ve kötü kavramını, iyilerin her zaman en sonunda bir şekilde kazanacağını, iyiliğin savunucularının kahramanlar olduğu gibi birçok sonuca ulaştıkları kesindi.

​Tabii sonra, özellikle 90’lı yıllarda gelişen ticaret ve yüzümüzü Avrupa’ya dönüşümüz ile birlikte bir şeylere ulaşmak daha kolaylaştı. Sonuçta nüfusu sürekli büyüyen bir ülke, başta Amerika ve diğer Avrupa ülkelerinin iştahla beklediği bir pazar haline gelmişti. Özel radyo ve TV’lerin ülkede hızla artmasıyla okumaya ilgi iyice düştü. Çizgi romanlar da artık sadece buna ciddi ilgi duyan kesim tarafından okunur hale geldi.

​Ve bugün…

​Geçenlerde küçük yeğenimle görüşme fırsatı buldum. Aramızdaki sohbette okuduğu kitapları merak edip sordum. Yeğenim bu konuda yaşına uygun her kitabı merakla okuduğunu anlattı. Sevindim tabii. Kendi küçüklüğümle kıyaslayınca, bu neslin aslında ne kadar şanslı olduğunu düşündüm. Bunların dışında yeğenimin sevdiği ve okuduğu bir tarz daha vardı. O da Japon anime çizgi romanları. Bu Japonlar gerçekten ilginç insanlar. Benim çocukluğumdaki çizgi filmlerdeki karakterleri zamanla günümüze uyarlayarak anime çizgi romanlara çevirdiler. Evet, çizgi romanlar adı üstünde bol resimli ve az yazılı eserler. Ancak duyguyu vermek için yeterli ve doğru cümleler kullanılırsa okuyucuya gayet keyifli zamanlar yaşatabiliyorlar. İşte şimdi elimde bir anime çizgi roman var. Adı: “Sessizliğin Sesi”.

​Yeğenim kendi aldığı hazzın benzerini benim de yaşayacağımı düşünerek, “Dayı bu kitabı mutlaka okumalısın” diyerek kitabı elime tutuşturdu. Kitap yeni ergenlerin birbirleri arasındaki karmakarışık ilişkileri anlatıyor gibi. E tabii bana da okumak farz oldu. Elbette ki kitaptan yeğenim kadar keyif alamayacağım. Ancak hem onun gönlünün olması hem de çocukluk yıllarımda okuduğum çizgi roman anılarını tekrar yaşatacağı için okumaya niyetlendim an itibarıyla.

 

 

 

 

 

En sevdiğim seslendirme sanatçısıydı. Ve bu hiç bir zaman değişmeyecek

Tom Hanks, John Travolta, Brad Pitt, Tom Cruise, Alec Baldwin, Jean-Claude Van Damme, Nicolas Cage, Sean Penn, Andy Garcia, Bruce Willis, Mel Gibson… Sungun Babacan’ın sesiyle hayat verdiği aktörler ve niceleri…

​Sungun Babacan’ın sesiyle var oldular bu Hollywood yıldızları. İnce ve oldukça akıcı bir sesi vardı Babacan’ın. “İyi adamlar iyi bir sesi hak ediyordu” ve o, büyük bir usta olarak bunun hakkını fazlasıyla veriyordu. Ben çocukluğumda Mavi Ay dizisinde, Bruce Willis’in sesi olarak ilk önce rahmetli Alev Sezer’i tanıdım. Sezer, aramızdan ayrıldıktan hemen sonra Babacan hayat verdi tekrar Bruce’a. Yani Türkiye’de Bruce Willis’i popüler yapan iki önemli ses sanatçısından biridir Sungun Babacan.

​Bence seslendirdiği karakterler içinde sesin ve tipin “cuk diye oturduğu” tek isimdi o. Sonrasında da tabii ki Görevimiz Tehlike serisinin Tom Cruise’u… Bir de elbette Cehennem Silahı serisi ile Mel Gibson…

​Araştırmadan söylüyorum; sanırım Hollywood yıldızlarına onun kadar ses veren başka bir isim yoktur. Vallahi ben TRT’nin yerinde olsaydım, Babacan’ın seslendirdiği tüm aktörlere onun vefatını duyurur; başsağlığı diledikleri küçük videolar çekmelerini isterdim. TRT bunu Babacan yaşarken yapmadı ama umarım vefatından sonra ailesini onurlandırmak için yapar (gerçi hiç sanmıyorum).

​Neyse…

​Babacan, son dönemde reklamlarda da kendini çok duyuruyordu. Özellikle de Denizbank reklamları onunla kulağıma yerleşmişti. Eminim Denizbank da böyle bir sesi kaybetmiş olmanın üzüntüsünü yaşıyordur. TRT’nin ilk 20 yılında yetiştirdiği onca güzel insan tek tek ayrılıyor aramızdan. Ve ne yazık ki TRT, yerlerine bu denli kaliteli isimleri yetiştiremiyor. Çünkü özel kanallar ve internet platformları artık en belirleyici unsur. Türlü fenomenler, şarkıcılar, oyuncular ve yazarlar; herhangi bir eğitim almadan internet üzerinden popüler oluyorlar. Kim ne derse desin, ilkler ve eski olanlar zaman içinde değerini en çok artıranlardır.

​İşte Babacan da o değerlerden biri olarak sevenleri tarafından hep hatırlanacak. Tüm seslendirme sanatçılarının ve camianın başı sağ olsun. Allah geride kalan büyük ustalara (başta Sezai Aydın olmak üzere) ve tüm dublaj emekçilerine selam olsun. Umarım en az Babacan kadar iyi sesleri aramıza katmayı başarırlar.

​Mekânın cennet olsun Sungun Babacan.