Kimsenin artık sormaya gerek duymadığı o soru: “bu da mı gol değil be”

O ne muhteşem bir repliktir..

“Bu da mı gol değil be hakim bey?” diye feryat eder Sadri Alışık, “Ofsayt Osman” karakterini canlandırdığı o hafızalara kazınmış “Şaka ile karışık” filminde.

Aslında o soru,bir sitem, bir isyandan öte bir takdir edilme bir olumlanma arzusudur. Tüm iyiniyetli gayretlerin, eylemlerin ve gösterilen sabrın hakettiği aferini duyma arzusudur. Artık tükenme noktasında olan iyi niyetli bir adamın, kaybettiğini sanarak salladığı beyaz bir teslim bayrağıdır o cümle.

Neyse ki finalde salonda ki herkes,hatta hakim bile “gol be gol” diye bağırırlar da çoşkuyla. Harcanan her emeğin,her mücadelenin hakkı teslim edilmiş olur o tasdikle. Gönüller ferahlar..

Peki günlük sosyal yaşamlarımızda bizler, bir ofsayt Osman misali gibi,bir bekleyiş içinde miyiz, hiç düşündünüz mü?

Yani hayatımızda hangi ciddi gayretlerimiz, ve bu gayretler sonucu bir takdir görme beklentimiz var? Gerek iş yaşamınızda gerekse özel yaşantımızda hangi hedefleri belirleyip,elimizden gelen her türlü gayreti gösterdikten sonra,hakettiğimiz o övgüyü bir türlü gôremeyip sitemkar bir isyanla hakkımızı arıyoruz.?

Bu soruya eminim çok azımız “ben” diyebiliyordur. Bunun sebebi Modern dünya diye tabir edilen şu zamanın insandan götürdüğü büyük hedefler,azim, sebat, sabır gibi erdemler. İnsanın yaratılışına yerleştirilen ve insani “üst insan” mertebesine yücelten bu duyguların yoksunluğu,bireyleri ortalama yaşayan, kolaycı, sorumluluktan kaçan,konformist tek tip karakterlere çevirmiş durumda.

Dolayısıyla, bu tip insanlardan oluşan bir toplumda, Ofsay Osman gibi iyi niyetli, doğruluğu, vicdanı ve gayreti hiç bırakmadan yaşayan ve sonunda hiç haketmediği davranışlara maruz kalıp, takdir arayan karakter sayısının az olmasına şaşırmamak lazım.

Günümüz Ofsayt Osmanlarının ise filmde ki Osman karakteriyle neredeyse alakası yok. Çünkü günümüz Osmanları ” bu da mı gol değil” cümlesini ya çok yüksek bir ego tatmini,ya da az bir emekle o emeğin kat be kat üstünde bir takdir görme hazzı ile kuruyorlar. Filmde ki Osman’ı yaşattığını düşündüğüm kesimse,bir kaç sınırlı grubu kapsıyor ancak. Bunlardan ilki dar gelirli bir aile ferdi olup,normalin üstünde bir gayretle yaşam standartlarını yükseltmek için uğraşıp beceremeyen kesim. Diğeri sevdiğine ulaşamayan, tüm çabalarına rağmen karşılık görmeyen sevgiye sahip aşıklar, son olarak engelli vatandaşların bir çok kulvarda başarılar elde etmesine rağmen toplumda ikinci sınıf görülmelerine karşı gösterdikleri mücadele.

“Bu da mı gol değil” demenin günümüzde artık bir 30 yıl öncesi gibi bir karşılığı yok. Çünkü ortada kayda değer üst bir mücadele olmadığı için,bu emeğin karşılığını takdir etmeyen bir karşıt güç de yok.

Günümüzde artık insanın el emeği değersizlikleştikçe, duygularının karakterinin ve insansılığının da bir önemi kalmadı. İnsanın bu çağdaki tek görevi, tek tip toplum anlayışı ve dayattığı popülist eylemleri harfiyen yerine getirmesi. Kültür, değerler ve vicdanı sorumlulukların tukaka edildiği bir yüzyılda, gerçek ofsayt Osmanlara da özlemiz giderek artacak anladığım kadarıyla.

Saygının sevginin, emeğin, merhametin ve en tabi bir ve beraber olabilme yetisine sahip insanlar olarak, “gol be gol!” diye bağırabildiğimiz günleri tekrar yakalama umuduyla..

Veda / Necip Fazıp Kısakürek

Elimde, sükutun nabzını dinle,
Dinle de gönlümü alıver gitsin!
Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!

Yürü, gölgen seni uğurlamakta,
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta
Yolu tam dönerken arkana bak da,
Köşede bir lahza kalıver gitsin!

Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin!

Dizi izleyicisi,yüksek dozlarda bile, ”bana mısın?” demiyor maşallah!

Ben iyi bir dizi izleyicisi sayılmam. Yarışmadan ve dizilerden geçilmeyen Tv ekranlarında samimi ve izlenmeye değer program sayısı oldukça az. Tabi kan,gözyaşı,şiddet ve entirika gibi mevzulu yapımları sevenlere de çok bir şey diyemiyorum. Halkımız,seçici davranma özelliğini pek kullanamıyor maalesef günümüzde..

Bu durum artık “ne verseniz izleriz” modunda ilerliyor. Buna ilave olarak,dizi alışkanlığı dediğimiz şey,artık daha ileri düzeyde bir psikolojik hastalığa dönüştü. Herhangi bir dizinin ilk bölümünü biraz izlemiş,konusunu anlamış ve sonrasında beğenmemiş olsanız bile. Daha ileri ki bir zamanda, TV de zap yaparken aynı diziye denk geldiğinizde mutlaka bir müddet bakıyorsunuz hipnotize olmuş biçimde.

Mesela Fox Tv’de’ki Yasak Elma dizisi..

Hayatımda entirika ve üçkağıdın bu kadar basit işlendiği,topluma,dünyanın ve içinde yaşadığımız hayatın,sanki bir entirika ve yalandan ibaret olduğunu fikri aşılamaya çalışan bir başka dizi görmedim. Zengin bir adamın parası ve gücü için, birbirini ortadan kaldırmaya çalışan sinsi mi sinsi.. Şeytan mı şeytan kadınların,bitip tükenmeyen adam kapma mücadelelerini anlatan bir dizi..

“E madem izlemiyorsun,nereden bilyorsun?” diye soranlarınız olacaktır. En başta da dediğim gibi. Bir dizinin ilk bölümüne bakınca ve de karakterlerini tanıyınca; kanallar arası denk geldiğinizde mevzuya anında vakıf oluyorsunuz..

Buraya dikkat! Ulusal kanallarda toplamda 20 dizi yayımlanıyorsa,bunun en az 5-6 sı şiddet, 8-9 tanesi aile içi dram sarmalında gelişen psikolojik ve fiziksel şiddet.Geriye kalan 3-4 tanesi de romantik komedi türünde..

Peki ben ne izliyorum..?

Bir kere bu bahsettiğim türde ki dizileri takip etmiyorum. Bunların yerine ulusal kanallarda ki filmleri,tartışma programlarını,bir kaç komedi programını, tematik kanalları ve elbette,yenilenen TRT 2 kanalını..

Yetiyor mu? İnanın yetiyor..

Meselâ Çukur dizisi.. Evet,seveni izleyeni çok. Fakat ben bu dizinin de, ilk bölümünü izlemiş,sonra ki bir kaç bölümden sonra gidişatı beğenmediğimden bırakmıştım. Az önce cepte TV kanallarını gezerken, Çukur’un eski bölümünün özetine denk geldim. Ve gördüm ki dizi, raiting’ini yukarıda tutmak için saçma sapan senaryolara girmiş bu sürede. İzlediğim 5 dakika da gördüklerimi anlatayım size..

Dizinin başrolünde Aras bey baygın halde otururken,ona arkasından sarılan kadın oyuncu,Aras’ı kucağında uyutuyor. Sonra Aras,bir rüya görüyor. Rüyasında ona sarılan kızın elinde bir bebekle,kendisine ; ” bak bizim bebeğimiz” dediğini görüyor. Sonra uyanıyor. Bu arada bizim kız bir binanın gösteri sahnesinde, bir müzik setininin içine bir Nilüfer CD’si takıp,çalan şarkıya sanki kendi söylermişcesine playback yapıyor. Tabi sahne boş. Boş koltuklara konser yani.. O arada uykudan kalkan Aras efendi, sahneye geliyor. Kızımızı salak salak taklit yaparken görüyor. Kızımız, bu şaçma eylemine şahit olan Aras’a bozuk atıyor. Sonra ikisin de de,bir havalar,tripler falan oluşuyor. O arada Aras,kıza ; “seni rüyamda gördüm” diyor. “Bana bir çoçuk verdin” falan diyor. Kız sahneden giderken bu cümle ile bir ara duraksıyor yerinde. Derken dönüp küfürlü bir sözü yarım ağız söylüyor.( S ile başlayan ) Akabinde, ağzında tutuğu yarım bir jileti ( artık nereye saklıyorsa! )çıkarıp; “bana dokunma, pis yanımı görme” diyerek Aras efendinin üstüne yürüyor..

İşte bu kadar küçük bir sahneyi izleyen zavallı beynim de, o an yanıyor. Ve soruyorum kendime. Diyorum  ki :  “bu dizi,bu millete hayırlı hangi mesajı verebilir? Bir tane de olsa,ahlaki bir erdemden bahsedebilir mi?

Sonra kendime yönelttiğim bu sorulara,yine kendim cevap veriyorum..

“İmkansız”

Çünkü bu tip dizilerin hiç birinin, hiç bir zaman böyle bir niyeti olmadı,olamaz..

Şiddete entirikaya ve aksiyona alıştırılmış,müptelâ edilmiş milletimiz, artan dozlardan hiç de şikayetçi değil işte bu sebeple..

Umarım dozu her geçen sene artıran dizi fil  sektörü, bir gün bu gidişatın altında kalmaz..

Deprem sonrası yaşanan, “iletişimsizlik” sorunu üzerine..

Depremler..

İnsanın dünyada kendini en aciz ve yalnız hissettiren doğal felaket..

Tabi büyük kasırgalar,seller,tsunamiler de bu hissi oluşturan doğal büyük felaketlerden. Ama deprem başka..

Çok ani oluşması,sizi ve sevdiklerinizi uykuda ya da bir binada yakalamasıyla;saniyeler içinde ölme ihtimali karşı karşıya kalmanız sebebiyle bence en ürkütücü doğa olayı..

Üstelik ürkütücülüğü bununla da sınırlı değil. Mevcut büyük bir depremde çöken binanızın enkazında,yapayalnız kaldığınızda,susuz ve aç bir halde ölmemek için Rabbinize her saniye dua edip; bir yandan da “sesimi duyan var mı?” ve imdat yardım edin” bağırışlarınızı bir Allah’ın kulu duysun diye ümitvar oluşunuz.. Allahım kimseye yaşatmasın.

Bugün yaşadığımız 5.9 luk İstanbul depremi bize yine yine ölümü ve asıl patronun kim olduğunu hatırlattı. Can korkusu başka bir şey.. Kıymetini pek de bilmediğimiz canımız böyle anlarda tek kıymetlimiz oluveriyor..

Ve ucuz atlattığımız her deprem sonrası aynı mevzular,aynı konular tekrar açılıveriyor. Rahmetli “deprem dede” lakaplı deprem bilimcimiz Ahmet Mete Işıkara,taa o zamanlarda ” deprem öldürmez ihmal öldürür” sözünü beynimize kazımıştı. Fakat bu kazınma ne yazık ki, bizim deprem konusunda tam anlamıyla bilinçlenmemize yetmedi.

Bugün yaşanan depreme bir tatbikat gözüyle bakmak lazım. Yani bu depremle eksikliklerimiz ortaya çıktı. Aynı zamanda 6 büyüklüğünde bir depremde yaklaşık 178 binada çatlak oluşumu ve sadece 8 yaralı ile atlatmış olmamız sevindirici. Bu arada tabi deprem falcılarından da uzak durmakta fayda var. Bunlar sistematik olarak halkı kaygı ve korkulara sevketmek için üretilen söylemler. Şuan ne dünyada ne ülkemizde depremi hemen öncesinde %100 doğrulukla bilecek bir teknoloji yok ne yazık ki..

Ben bu deprem afetini en zararla atlatmanın şu 3 olmazsa olmazla olacağı kanaatinde olanlardanım.

1- Depreme dayanıklı bina sayısının arttırılması

2- Deprem anında ki soğukkanlılık ve korunma eğitimi

3- Deprem sonrası enkaz altındaki vatandaşlara 24 saat içinde ulaşabilme becerisi

Fakat milletcek bu anlayışa daha sahip değiliz..

Meselâ..

Kendimize bir daire satın alırken, depreme dayanıklı olup olmadığını hiç sorguluyor muyuz ?

Hayır!

Deprem anında yapmamız gerekenleri tam ve eksiksiz uygulayabiliyor muyuz?

Hayır!

Deprem sonrası,devletin belirlediği toplanma alanlarını biliyor muyuz?

Hayır!

Çocuklarımızı,aile bireylerimizi olası büyük bir depreme hazırlıklı olması bakımından,arada ufak deprem tatbikatları ile hazır da tutabiliyor muyuz?

Hayır!

Tüm bu örneklerden de anlaşılacağı üzere depreme hiç bir şekilde hazır değiliz..

Tamam biz halk olarak hazır değiliz de,peki devletimiz hazır mı?

Yani AFAD’ı,KIZILAY’ı,Telekominakasyon şirketleri hazır mı? Hazır mı sorusunun cevabının evet olduğunu,devletin vatandaşına yaptığı bilgilendirmeler kadarıyla biliyoruz. Fakat benim sorum,7 ve üstü şiddette gerçekleşecek bir depreme hazır olup olmadığı..

KABÛL EDELİM KÖTÜ BİR TESTTİ BU DEPREM..

Yine dikkatimi çeken ve merak ettiğim bir başka konuda,Gsm operatörlerinin hazır olup olmadığı.. Deprem sonrasında yapılacak eylem planlarında Gsm operatörleri,binleri,onbinleri hatta milyonları birbiriyleri ile konuşturabilecek mi sorunsuz?

Mesela bugün Depremin merkez üstü İstanbul Silivri tarafı olmasına rağmen,Bursada tam 1 saat kimse kimseyle görüşemedi cep telefonu üzerinden.. Bu durumda İstanbul’un halini düşünemiyorum!

Ailesini,akrabasını,eşini dostunu merak eden herkes telefonuna sarıldığında çaresiz kaldı bugün. Peki ya bugün gerçekleşen deprem 7.5 şiddetinde olaydı,durumumuz ne olacaktı?

1999 Ağustos depremini hatırlayın.. O korkunç gece de böyleydi aynı iletişim konusunda. Rahmetli Ecevit dışında kimse kimseden haber alamıyordu. Ecevit de bu iletişimi uydu telefonu üzerinden gerçekleştirebiliyordu dönemin Başbakanı olarak..

HABERLEŞME VE İLETİŞİM NOKTASINDA YETERSİZİZ..

Ben de bu durumdan, şu sonucu çıkarıyorum doğal olarak. Gelişen teknoliji ve iletişim ağları,gelişimini sürdürürken böyle bir deprem ihtimali üzerine hiç bir çözümsel ilerleme kaydetmemiş..

Bu konuda ki yetersizliğin giderilmesini sağlayacak olansa,yine devletimiz olacak anladığım kadarıyla.. Afet sonrası,vatandaşların ikametlerine göre belirlenmiş toplanma noktalarını,herkesin iyi bilmesi mühim bir konu..

Eğer herkes,toplanma noktasını bilir ve oraya ulaşabilirse, o toplanma noktasına gelemeyenlerin tespiti daha kolay olur. Yardım eylemlerinin doğru koordine edilmesine de yardımcı olmuş olur vatandaşlar..

AFAD’ın sitesinde acil toplanma alanları ile ilgili verilen bilgilerse şöyle:

“Acil durum toplanma alanları ile ilgili bilgi almak isteyenler E-Devlet‘e giriş yaparak ‘Acil Toplanma Alanı Sorgulama‘ başlığından ikametlerine en uygun toplanma alanları bilgilerini öğrenebileceklerdir.”

Bence bu bilgiyi edinmeyi ihmal etmeyin. Çünkü hayati öneme sahip..

Son tahlilde vardığımız sonuçlar ise aynı..

Tedbirli olmak,deprem anındaki eylem planına uymak,deprem sonrası toplanma alanlarını bilmek ve Allah’a bol bol dua etmek..

 

Türkü mü? AYFER VARDAR..

“Müzik evrenseldir” diye tabir vardır. Bence de doğrudur. Müziğin dili,tüm dilleri konuşabilir bir dildir. Doğduğu coğrafyadan izler taşır. Kültüründen izler taşır. İçinde binbir duygu taşır. Bir müzik eserini dinlemeniz için bize ait olan müzik aletleri kullanılmasına gerek yoktur. Hatta o şarkıda kullanılan dilin size ait dil olmasına da gerek yoktur.

Şarkıda ki duygu veya bir ufak ritim ya da bir ince tını sizi yakalayıverir. Belki de yorumcunun sesinde ki duyguyla özdeşlik kurar o an ki halet-i ruhiyeniz..

Kısacası müzik hayatımızın bir yerlerinde hep vardır ve kıymetlidir. Popüler kültür ve globalizmin etkisinde ki müzikse bu yüzyılda bizi bir çeşit tek tip köleleştirme içine sürüklüyor. Elekronik alt yapılı eğlencelik müzik eserleri,bizim her anımıza eşlik edemediği halde,bulunduğumuz çoğu ortamda ve mekanda kulaklarımızdan eksik olmaz. Ve bu bizi farketmeden yıpratır. Yüzlerce farklı müzik tarzına olan ilgimizi azaltır ve yine o türlere karşı ağır bir sağırlık yaratır.

İşte böyle durumlarda farklı bir şeyler dinleme ihtiyacı hissederiz. Bizim coğrafyamızın en temel demirbaşı olan Türk halk müziği tınılarında kendimizden bir şeyler ararız. Ya da sanat müziğimizin en bilinir eserlerini dinleme,eşlik etme isteği oluşur içimizde. Açıp dinleme eylemine geçeriz. Fakat dinlerken bir süre sonra sıkılırız. Çünkü müzik kanalları ve radyolarda çalan tüm popüler şarkılara bağımlı hale getirilmişizdir.

Ben tarz olarak sürekli yeni şeyler ararım meselâ. Herşeyi biraz dinlerim tadını alırım. Özellikle Cover denilen, geçmişte çok beğenilen ve hit olmuş eserlerin yeni bir düzenlemeyle tekrar söylenildiği türe bayılırım. Aslında bu Cover’lar bizi geçmişin nostaljisine götürür. Bir dönemin en iyi parçalarını yeni nesillere tekrar sevdirir. Tabi bu düzenlemeler de şarkının ruhunu kaybettirmeyecek tarzda olursa.

Cover’lar sadece bir dönemin pop şarkılarını bünyesinde toplamıyor artık. Türk sanat,hatta Türk halk müziği eserleri de yeni düzenlemeleri ile tekrar dinleyiciyle buluşuyor.

Özellikle Türk halk müziğinde yeni dönemde çok iyi yorumcular çıkıyor. Fakat yeni eserler üretmekte elbette ki çok zorlanıyorlar. Çünkü halk müziğinde bir eser üretebilmeniz için halk müziğini çok iyi bilmeniz,eserlerde kullanılan bize ait halk dilini saf yalın halde kullanmanız gerekiyor. Günümüz yorumcuları bu konuda ki eksikliği,geçmiş dönemlerin büyük ustalarının eserlerini tekrar yorumlamakla kapatmaya çalışıyorlar doğal olarak.

Aslında bu da güzel bir şey.. Bugün Türkiyede yaşayan hemen herkes bir Aşık Veysel’i Neşet Ertaş’ı, Aşık Mahsuni Şerif’i türkülerini bilir fakat açıp orjinal haliyle dinlemez. İşte bu yeni nesil yorumcular sayesinde orjinallerini bilir,saygı duyar ve severiz.

Düzenli olarak takip ettiğim aylık yayınlanan CİNS dergisinin,”dinlesene” bölümünde Ayfer Vardar isimli bir türkü yorumcusunu öven ve tavsiye eden bir yazıya denk geldim. Ayfer Vardar ismine hiç denk gelmemiştim bu zamana kadar. Hemen Youtube’dan açtım bir türküsünü. Ve daha ilk dakikadan etkilendim. CİNS’in boşa ‘in boş hiç bir önerisine denk gelmedim 3-4 yıldır.

Neyse,sonra bir iki videosunu daha izledim Vardar’ın. Ve anladım ki Ayfer Vardar hak ettiği bilinirlikte ve noktada değil. Vardar’ın sesi hem çok temiz hem de duru. Ses tonu ve yorumu harika. Seslendirdiği türkülerin yöre çeşitliği de gayet geniş. Ve her yörenin türküsünü aynı keyifle dinletebiliyor. Özellikle Neşet Ertaş türküleri sesine cuk oturuyor. Vardar’ın sanal alemde bu kadar az bilinmesi de çok şaşırttı beni bu yorumla..

Ayfer Vardar’ın bir önemli özelliği de. Hiç duymadığınız ya da başka yorumculardan duysanız da çok beğenmeyebileceğiniz eserleri, size kendi yorumuyla sevdirmesi. Bence en kısa zamanda müsait bir zamanda,açıp bir dinleyin türkülerimizi Ayfer Vardar yorumuyla..

Açma zülüflerin yar, Ahu gözlüm, Bugün benim efkarım var, Gönül dağı,Neçedir ağlarsın,Sen yarim idun, Turnam gidersen Mardine, Unutmak kolaysa isimli türküler, benim favorim arasında eň üst sıradakiler..

Listemin en başına koyduğum 4 türkü ise..

Al ömrümü,Ay ümmühan,Vay beni yalan dünya, Yalancısın inanamam,Yola girme sen

Ayfer Vardar’ın en son Albümünün adı SIR bu arada. Keyifli dinlemeler..

 

Biraz kendimizi mi dinlesek acaba diyorum..

Acaba magazinden ve siyasetten bir süre uzak kalmak,toplumu,insanları ve doğayı daha iyi anlamamıza vesile olabilir mi?

İktidar ve muhalefet gerilimleri,Cem Yılmaz ve Defne Samyeli’nin bitmeyen tatilleri, Falcao’nun bir türlü gelemeyişleri, Hadise’nin instangramdan paylaşıp durduğu dans videoları, Amerika’nın günlük siyasi eylem planlarından uzak kalacağımız 2-3 hafta,ne de iyi gelir aslında.

Bunlara bir de Sosyal medya ve Tv reklamlarını eklesek meselâ..

Kısacası azıcık kendimizi dinlesek. Çevremizde ki insanların sosyal medya hesaplarını,özellikle de İnstangramdan yaptığı,yemeli,içmeli ve gezmeli paylaşımlara bakmasak.

Eşimizle,çocuğumuzla ve anne babamızla uzun zamandır ayıramadığımız vakti, kaliteli ve keyifli aktiviteler düzenleyerek telafi etsek. Yakınlarımız da olan bir iki insana halini vaktini sorsak bir iyilimiğimiz dokunması umuduyla. Elimizden geldiğince bir iki çocuk sevindirsek ne muhteşem olur.

Hele hele bir de, bir iki dua etsek,şükretsek bize herşeyi nasip edene,emanet edene..

Yine bir kitap alıp, bir iki saat sabırla okumaya çalışsak,bir şiir ezberlesek,bir şarkı..

Çok zor durumda ilik nakli bekleyen binlerce hasta için,biraz empati yapıp en yakında ki Kızılay otobüsüne gidip az biraz kan versek..

Çok zor öneriler gibi dursa da inanın zor değil. Sadece istemek yeterli. Hayatımız da bir çok şeye ihtiyacımız var evet. Sağlık, para,hedefler,kariyer planları.. Fakat bunlara sahip olmak için en önce bir hayat muhasebesi lazım. Günlük,haftalık,aylık ve yıllık.
Kendimize ve çevremize dürüstlüğümüz adına biraz gayret lütfen.

Suriyelileri burada tutan sebep, onları biraz da sömürme sevdasındakiler olabilir mi?

Suriyeliler meselesi çok geniş bir mevzu. Ve herkesin suriyeli algısı da birbirinden çok farklı seyrediyor onlara karşı olan davranışlarımızda..

Kimisi mevzuya ırkçı bir gözle baktığığı için rahatsız. Kimisi, bayramlarda suriye’ye bayram yapmaya gidip geri gelenden.

Kimisi zaten geçinemiyoruz bir de onlara mı bakacağız düşüncesinde. Kimisi de bu ülkede bizden daha rahat yaşadıklarına inanmasından.

Görgüsüz olmalarından rahatsızlık duyan da var. İki gün sonra bize karşı ayaklanma ihtimalini düşünüp, onlara şimdiden düşman olanlar da..

Bu kadar farklı olumsuz düşünce varken,bu insanlara iyi bir gözle bakmamız zaten imkansız. Farklı endişe ve rahatsızlardan dolayı, “Suriyeliler gitsin” düşüncesi paydasında birleşen milyonlara, “durun bu insanlar savaştan kaçıp geldi. Onlarla din kardeşiyiz” gibi cümleler yaklaşmak, artık kimseyi bu fikirden uzaklaştırmak için yeterli değil.

Bence biz son iki yıldır, buraya alışan zengin ve görgüsüz Suriyelilerin davranışlarına odaklanıp öfkelenir olduk. Bu odaklanma da bizi, Suriyelilerin tamamına karşı güdüler oldu. Zor durumda olanlar da, “kurunun yanında yaş da yanar” atasözünün öznesi teşkil eder oldu.

Fakat bu Suriyeliler gitsin diyenlerin içinde, aslında onlardan nemalanan ve onları kullanan o kadar çok grupdan kimse bahsetmedi 6 yıldır. Bugün, Can Yılmaz’ın attığı bir tweet de,aslında tam da bu konuya denk düştü.

Can Yılmaz bu Tweet’le Suriyelilerin aslında bu ülkeden niye gitmediklerinin bir fotoğrafını çekmiş sanki. Ağır gibi bakımsız evlerimizi bunlara kiralamalarımı, evlenme hevesimiz, 1000 liralık dairemizi 1400 liradan kakalamamız, işyerlerinde sigortasız 1500 liraya çalıstırmalarımızı görmezden gelememiş Yılmaz. Doğru da demiş. Devlet, insani bir anlayışla 6 yıldır bakarken, toplumumuzun artniyetli kesiminin bu insanları sömürmesine de kimse ses çıkarmamış!

Sözde yardım adı altında sömürülen bu insanlarda aslında farkındayken, mecburiyetin getirdiği bir suskunlukla hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar. Suriyeliler meselesine bakış açımız, hem bir empati hem de yapay bir yardım etme sömürüsyle devam ediyor.

Bu konuda bende “suriyeliler gitsin” düşüncesinin bir bölümünde konumluyorum kendimi. Fakat bu konumlama, yalnız zengin ve görgüsüz Suriyeli kesiminin gönderilmesi ile ilgili. Yani düşkün, mazlum ve yalnız hayatta kalma mücadelesi veren kesimin gitmesinden ya da gönderilmesinden yanayım.

Yoksa ne ırk olarak ne de inanç ve kültür yapılarından rahatsız olmam mümkün olamaz. Bu devletin tam 1000 yıldır dünyada ki bir çok millete ve etnik azınlığa kucak açmış olması, “ben Türk’üm” diyen her vatandaşın gurur duyması gereken bir durumken, bunun tersini savunmak boş bir anlayış olur. Kucak açtıklarımızın, ne suriyeli, ne afrikalı, ne de çinli olması bu durumu değiştirmez. Burada temel mevzu, bu kucak açılanların belli bir süre dahilinde korunması, sömürülmesi ve belli bir dsiplin altında kontrol edilebilmesidir. Dünyanın yalnız seyirci kaldığı, vahşeti ve zulmü tatmış her milletin hakkını gerek maddi gerekse manevi olarak savunan bir devletin ferdi olmak elbette gurur verici. Bu mazlumların dini,ırk’ı ve milliyeti ne olursa hiç bir ayrım yapmadan sahip çıkan devletin adıdır Türkiye Cumhuriyeti Devleti.

Ben bundan sonraki süreçte, Suriyeliler meselesinde ki boşlukların ve kontrolsüzlüklerin sona ereceği kanaatindeyim. Ki devletimiz de geç de olsa,gerekli adımları atmaya başladı zaten ( Bizim devletimiz biraz ağır hareket eder ama en doğru çözümsel hamleyi oynar sonunda )

Bu süreçte, bizim toplumuzun gidişatta izleyeceği yol önemli. Eğer bu suriyelileri yalnızca sömürmeye çalışan vatandaşlarımızda, bu huylarından vazgeçerse, ben sayısal olarak büyük bir suriyeli grubunun, onlar için Gaziantep, Urfa gibi illerde inşa edilmiş yaşam alanlarına geri döneceğini düşünüyorum. Bu sonuca ulaşabilirsek büyük şehirlerde ki problemlerin de azalacağı kanaâtindeyim.

İşte bu finale gidene kadar olan süreçte göstermemiz gereken şey, yalnızca biraz daha sabır..

Bu yaz’a kadın vokaller damga vurur..

Ben, opera ve blues hariç her türlü müziği dinleyebilen tiplerdenim. Yeter ki o müzik kulağımı rahatsız etmesin. Bir formu ve disiplini olsun. Tesadüfen ya da merak ederek yakaladığım şarkıları kaydedip, tabiri caizse kusana kadar dinlerim. Şarkının her tınısını ve her ritmini ezberlerim. Böyle takıldığım dönemlerde  başka hiç bir şey dinlemem. Buna tüm radyolar ve müzik listeride dahildir.

Meselâ bu geçen Haziran da,sürekli grup “yüzyüzeyken konuşuruz” ve Melika Şahin’i dinledim. İkisi de harika ve iyi yorumcular Allah için.

Neyse, bu iki ismi dinlemekten gına geldikten sonra biraz radyo dinlemeye başladım. Gördüm ki yaz’ın da gelmesinden sebep, yine hareketli şarklılar ilk sıralara yerleşmiş.

Bizim memlekette, yazın tüm tatil beldelerinde ve eğlence mekanlarında belli demirbaş ünlü vokallerin yazlık hitleri çalar. Bunların başında kadın vokaller;Hande Yener ve Demet Akalın ve Hadise gibi isimler gelir. Erkek vokaller ise kadınlar kadar ses getirmez ama Murat Boz, Kenan Doğulu, Berksan ve Berkay illa bir yerlerde çaldırır kendini.

Benim bu yaz’a damga vurur ve müzik listelerinde, ilk 5 te sezon sonunu rahat rahat getirir dediğim 5 isim var.

Yani bunlara, Kırkevinkedisi Top 5’i oluşturan isimler diyelim..

Bir de işin enteresan yanı, bu listenin tamamı kadın vokallerden oluşuyor. Bu isimler : Ebru Gündeş, Hande Yener, Göksel, Ayşe Hatun Önal ve Feride Hilal Akın..

“İşte efendim, listenin 5 numarası şu, listenin 1 numarası bu” falan demek istemiyorum sıralamada klasik olarak. Çünkü hepsi de eşdeğer manada iyi. Ama elbette ki bir Ebru Gündeş ile Ayşe Hatun’un sesi yorumu aynı kalitede diyemem.( Ses kalitesinde Ebru’ya ayıp olur) Böyle bir kıyas yanlış olur.( Ayşe hatun’un yaptığı tarz da Ebru’ya uymaz meselâ ) Çünkü her şarkının hem tarzı hem yorumcusu, hem de müzikalitesi farklıdır.

Ebru Gündeş ile başlayayım. Gündeş’in “Çabuk unutma” şarkısı hem temposu hem de hikayesiyle oldukça başarılı. Baştan sona keyifli bir ritmi var. Şarkının sözleri kolay ezberlenebilir türden. İlk dinleyişte, klasik Ebru Gündeş pop’u gibi algılansa da, bir kaç dinlemeden sonra genel pop tarzıyla birebir örtüştüğüne şahit oluyorsunuz.

Fantazi havasında pop okuyan Gündeş, son iki albümde bu konuda da kendini çok geliştirdi bence. Klipte gayet güzel. Fakat bir eleştiri yapayım. Gündeş’in şarkıları okurken ki beden dilini değiştirmesi lazım artık. Bir de bir çok şarkının yaptığı beden dili figürlerini bırakması lazım. Hele hele o jestleri, bir mezar kazıp gömerse harika olur. Dans öğrenirse zaten muhteşem olur.( Dansa da başlayabilir bir merakla meselâ)

Listede ki bir başka isimse Hande Yener.. Kuş şarkısı tam bir yaz şarkısı. Ve yine klasik elektronik pop karışımlı yerel pop türünde bir şarkı. Ama zaten Hande, bu tür de,uzun süredir ilerlediğinden garipsemiyoruz ve alıştık. Yener ortalama iki ay da bir buna benzer hit şarkılar çıkarır zaten. Bu konuda Yener’e Demet Akalın da eşlik eder bilirsiniz. Listelerde iki ay Yener, iki ay da Akalın, hep üst sıralarda yer bulur kendine.

Kliple ilgili söyleyeceklerimse tamamen olumlu cümlelerden kurulu. Klip eğer yanılmıyorsam bir Afrika ülkesinde, hatta müslüman bir Afrika coğrafayında çekilmiş. Renkler, kurgu, klipte ki çoçukların doğal sempatik halleri ve de drone çekimleri, klibi sıkılmadan seyretmenizi sağlıyor.

Bildiğiniz gibi klipler şarkılara artık ekstra bir ruh katıyor. Hande bu konuda da gayet başarılı geçmişine baktığımda..

 

Ve Göksel.. Göksel’de kendine has sesi ve yorumcu vokallerden. Göksel her yeni albümünde illa ki en 3 hit çıkarır. Müzik listelerinde ise üst sıraları uzun süre bırakmaz.

Genelde slow şarkılarla hatırlarız Göksel’i. Tempolu şarkılarıda hiç bir zaman yaza damga vuran pop şarkılarına benzemez. Ama bu son şarkısı yok yok da, bunu yıktı bence Göksel.Slow formuna uygun olan sözler, temposu yüksek bir ritmin üstüne harika oturmuş. Acıklı sözler bir dans müziği üstünde daha az bir duygu bıraksa da, mesajı doğru vermeyi başarmış görünüyor.

Klip kurgusu ise şarkı kadar başarılı değil bence. Öncelikle şu Göksel’i seksi hatun havasından biraz kurtarmalı bence menejeri ve klip yönetmenleri. Tamam Allah için güzel bir kadın Göksel, fakat bunu yeterince ispatladı bence bize. Fazla dekoltelere hiç gerek yok. Ki zaten Göksel’in fıtratında o seksi ruh yok. Göksel’in ince, hassas ve duygusu yüksek kadın halini görerek başladık biz onu sevmeye.

Yine bu şaç şeklinin ona çok yakıştığını biliyoruz. Ama bu saç konusunda da değişiklik, gerekli artık bence. Yine uzun veya daha kısa bir kesim olabilir. Mesela Bergüzar Korel modeli uygun olabilir. Neyse, yaz’ın en iyi hitlerinden birini yaptı Göksel deyip, bitireyim mevzuyu..

Listemde ki bir başka isim de Ayşe Hatun Önal. Onun taa 15 sene önce “kıracan mı belimi?” ile tanıdık müzik aleminde. O dönem mankenden şarkıcı olur mu tartışmalarının yoğun yaşandığı zamanlardı.

Önal, bu şarkıyla iyi bir yorumcu olamayacağını ama farklı ve elektronik müzikle sektörde iyi işler yapabilecek bir şarkıcı olabileceğini gösterdi. Önal için bu yol, en doğru karardı. Çünkü Önal’ın bu ses rengi ve aralığı klasik popçu sesinin çok dışında, farklı bir nitelikteydi. Ve kötü de değildi.

Ben onu kendi müziğine uygun bir ses olarak tanımlıyorum. Meselâ Can Bonomo’da böyle bir ses. Klasik türlere uymayan bir ses, ancak kendi müziğinin sesi olabilir. Yine Halil Sezai’de böyle seslerden, Rafet El Roman ve Kaan Tangöze’de bu gruba örnek verebileceğim ünlü şarkıcılardan. Gelelim Ayşe Hatun’un “katakulli” şarkısına. Şarkı müzikalitesiyle öne çıkıyor. Sözler şarkının ritmine uygun. Şarkıya eşlik etmek de kolay. Klibi beğendim. Genel olarak siyah beyaz bir çekime eşlik eden renkli bir kurgu var. Zaten klip, güzel bir kadın şarkıcı olan Ayşe Hatun olunca, onun dışında bir görsele de pek ihtiyaç duymuyorsunuz. Eski mankenlerden biri sonuçta Önal. Bu yaz eğlence mekanlarının listelerinde bolca duyulur sesi.

 

Ve Feride Hilal Akın’da, listemde ki son isim. Bu kızın sesine ayrı bir parantez açmam lazım. Feride’nin sesi çok yumuşak ama bir o kadar da güçlü bir ses. Yıldızını parlatan şarkılar genel olarak slowlar olunca, onun ses genişliğini farketmemiş olabilirsiniz.

Bu tarz seslere genelde, tanınma işini youtube’da kendi çektiği videolarda ki ses performansını ortaya koyan şarkıcılarda görüyoruz. Bir de işin güzel yanı, bu tip iyi sesler, Tv de ki şarkı yarışmalarına pek rağbet göstermiyorlar. Çünkü ses kalitelerinin Tv de ki standar seslerle kıyaslanmasını istemiyorlar. Bu konuda da haklılar bence.

Neyse.. Akın’ı bugüne kadar, erkek vokallerle yaptığı düetlerle tanıdı müzikseverler. Ayrıca oyunculukta ki başarısına şahit olduk oynadığı bir dizide ( fazlaysa bilemiyorum) Feride, son şarkısı yok yok’da, bilinen tarzının oldukça dışına çıkıp, orjinali Rus grup Rauf Faik’e ait olan Destva’yı cower’ladı. Bu şarkı onu youtube’da en çok izlenen klipler sıralamasına soktu. Yanlış duymadıysam şuana kadar 25 milyon kez izlenmiş. Şarkının orjinalini dinlediğim kadarıyla, Rus grubun erkek vokalinden bin kat daha iyi yorumlamış. Çünkü o vokal de nağme yok ve şarkıyı düz bir tarzda okuyor.

Eğer Feride bu şarkının bir de ingilizcesini okur ve elektronik bir pop remiksini yaparsa bomba olur. Yok yok, bu yazın vazgeçilmezlerinden olacak besbelli..

 

Marienbad ağıdı, Goethe

Artık ne bekleyebilirim, yeniden
Buluşsam da o gonca çiçekten
Cennet ve cehennem seni bekliyor
Duygular kararsızlık dalgalarında sarsılırken, 
Bitsin bu kuşkular artık! İşte gök kapında
Kaldırıyor yerden seni kollarıyla

İşte cennete kabul edildin, keşke
Değer olsaydın sonsuz güzel hayata
Artık ne istek, ne umut, ne tutku kaldı
Burasıydı yöneldiğin içten çabalarla
Karşında görünce eşsiz güzelliği
Yanık gözyaşlarının kaynağı tükendi

Gün nasıl da hızla çarptı kanatlarını
Zamanı önüne katıp sürer gibi
Akşamki öpücük bir mühür dudaklarda
Yarınki güneşin de aynen göreceği
Sakin bir yürüyüşteydi zaman, 
Kız kardeşler gibi, benzer ve benzemeyen

Son öpücüğün nasıl da tatlı kıyıcılığı
Kesiveriyor aşkın kusursuz örgüsünü
Şimdi acele, tedirgin koşan, sakınıp eşiğinden
Ardından alevler içinde bir melek geliyor gibi
Göz, karanlık yola yorgun bakıyor
Dönüp baktı: Kapı kilitli duruyor

Şimdi kendine bile kilitli olan bu gönül
Sanki hiç açılmamış, mutluluk saatlerini
Gökteki bütün yıldızlarla yarışarak
Onun yanında hiç yaşamamış gibi
Usanmış, utanmış, bungun, hüzünlü
Karanlıklar içinde soluksuz gönlü

Bu dünyadan geride ne kaldı? Sarp kayalar
Kutsal gölgelerle taçlandırılmadı mı? 
Ürünler olgunlaşmadı mı? Yeşillikler canlı, 
Irmak ve otlaklar boyunca uzanmıyor mu? 
Ve yeryüzü ötesinin büyüklüğü 
Biçimli ve biçimsiz kubbelenmiyor mu?

Nasıl da aydınlık ve kırılgan, hafif ve ince
Ciddi bulutlar korosundan altı kanatlı melek
Tıpkı o, yukarıdaki mavi gök
Buhar gibi karışıveren maviliğe
Böylece gördün danslar içinde sevinçli
O, sevgililer sevgilisini.

Yalnızca birkaç dakika izin sana
Onun yerine bir hayli tutup bırakmaya
Yüreğine geri dön, daha kolay bulabilirsin orda
Değişen biçimlere oynarken onu.
Pek çok resim giderek oluşturuyor birini
Böyle binlerce kez ve hep hep sevgili

Kapılarda bekliyordu, karşılar gibi
Adım adım mutlu etti beni
Bir daha koştu son öpücükten sonra
Bir son daha kondurmaya dudaklarıma
Nasılda canlı şimdi anısı
İçimde alevden harflerle yazılı.

O gönül ki, yüksek surlar yaptırmış
İçinde korumak için kendini ve sevdiğini 
Onun yerine de sevinç duyuyor bu aşktan
Yalnızca ona açınca kapılarını tanıyor kendini
Böylece kendi sınırları içinde daha özgür
Ve yalnızca ona teşekkür için atıyor yüreği

Sevme gücü ve gereksinim
Karşılıklı sevgiyle yok edildi
Sevinçli tasarılar için umudun neşesi
Karar ve eylem için hemen bulundu
Aşk bir heyecansa seven için, 
Ben en hoş örneğiyim bunun.

Beni böyle kılan onun varlığı! Nasıl bunaltıcı
Bir korku akıl ve beden üstünde, istenmeyen ağırlık: 
Tüyler ürpertici hayaller dolu
Yürek boşluğunun ıssızlığında.
Şimdi eşikte umudun bilinen şafağı
Işıyor güneşin yumuşak aydınlığında.

Tanrı’nın verdiği huzuru bu evrende
Akıldan çok mutluluk veren – okuduğumuza göre –
Karşılaştırıyorum aşkın huzuruyla, 
Sonsuzca sevdiğin yanındaysa bu dünyada
Gönül rahatlar, bozamaz hiçbir şey o derinde
Duran anlamı, o anlam ait olmaktır sevdiğine…

Hissikablelvuku, derine inen bir basamaktır

Bir olayı,henüz gerçekleşmeden önce olacakları hissetmek diye bilinir. Bir çeşit önsezidir. Dilimize Arapçadan geçen kelimenin açılımı hiss-i kabl-el vuku olarak yazılır.

O zaman his nedir?

His, bir şiirseldir..

Romansaldır..

Sorgulatandır..

Kalbin gözüdür

Amansızdır

Apanzızdır

Ansızındır

Düşürendir

Kaldırandır

Kırılgandır

Kırandır

Olacağına varma eylemidir

Çarpraşıktır

Muğlaktır

Gelip geçendir

Yerleşmeye meyillidir

Küskünendir

Yüksünendir

Mantığına yabancıdır

Bağımsızdır,

Taraflıdır

Sencildir

Çoşkundur,

Gizlidir

Davet beklemeyendir

Dinamiktir

Haber edicidir

Samimidir

Tedbir aldırandır

Hazırlayandır

Sevinçtir

Hüzündür

Bilenemeyinin sözcüsüdür

Öngörülebilirdir

Bir yanıyla ölümlüdür

Diğer yanıyla sonsuzdur

Çevreleyecidir

Arzu ederse görünür olandır

Düzeneğin parçasıdır

Amellerin azmettiricisidir

Hissetmek yaşatandır, İnsanı insan yapandır.

 

Haziran Gidenleri..

Haziran..

Takvimin ortanca aylarından biridir. Hatta tam ortancasıdır. Çöl sıcaklarının bu coğrafyaya habercisidir. Haziran da aynı diğer aynı aylar gibi bir zamanı, kayıt almak için kullandığımız bir sürenin tanımıdır.

Haziran, dünyanın en başından beri, içinde milyarlarca insan için çeşitli ölçeklerle değer atfeden olayları kapsar. Bu olaylar kimisi için bireysel anlamda anlamlar taşır. Biri okulu kazanmıştır meselâ. Birisinin çoçuğu olmuştur. Kimisi de hasta olmuştur. Kimisi aşk acısı çekmiştir. Kimisi vatan hasreti çekmiştir.

Bir de bu bireysel yaşanmışlıkların dışında, toplumların toplu olarak önemsedikleri, içselleştirdikleri olaylar vardır. Bunlar, eşzamanlı çoğulun önemsediği anları kapsar.

Meselâ savaşlar, doğa olayları, devrimler, bayramlardır. Ya da ulusal bir spor organizasyonunda bir sporcunun ya da bir takımın altın madalya,kupa kazanmasıdır.

Yıllar, aylar, günler ve hatta saatler bile, bu olayların en büyük şahitleridir. Bu şahitlerin cümle içinde en çok kullanılanı da aylardır. Mesela bizim toplumda Nisan denilince akla gelen 23 Nisan çocuk bayramıdır.

Kasım da, 10 kasımı Mustafa Kemal Atatürk’ü anarız. Ağustos, 17 si Marmara depremi gelir hatrımıza. Temmuzsa, ayın 15 dir. Hain ellerin kalkışmasına gösterdiğimiz dirençtir. Eylüller sonbaharın adıdır.

Yine aylar, İnsanlık adına hayırlı işler yapan değerli isimleri yani, devlet adamlarını, yazarları, sanatçıları, sporcuları hatırlatır bizlere..

Bu ayların içindeki bazı aylar, bu değerli isimleri daha çok çağrıştırır. İşte ilk haftasında bulunduğumuz Haziran ayı, bu tür aylardandır. Bir çok değer atfedişleri sebebiyle çok sayıda isim Haziranda vefat etmiştir. Kimler yoktur ki tarihin haziranları içinde uğurladığımız ve de hayırla yad ettiğimiz..

Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç, Peyami Safa, Orhan Kemal, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet Ran, Abdürrahim Karakoç, Ayşe Şasa, Muhammed Ali Clay, Fuat Sezgin, Michael Jackson, Victor Hugo, Ahmet Arif, Franz Kafka, Robert Kennedy, Cengiz Aytmatov, Jorge Lois Borges, Hakkı Devrim, Sümer Tilmaç, Ayhan Işık, Cahit Kulebi, İbni Sina, Kazım Koyuncu, Fuad Köprülü..

İşte Haziran, tüm değerli isimleri içinde toplamış bir ay olarak duruyor karşımızda..

Başta bizim toplumumuzda sonra da dünya da ismi saygıyla anılan, topluma bir aydınlık ve ışık tutan onlarca isim..

Elbette ki bu isimlerin herkeste farklı bir değeri vardır. Fakat ben bu listeye baktığımda kendi adıma belli isimleri en tepeye koyarım.

Bunların içinde bir Cemil Meriç, bir Muhammed Ali, bir İbn-i Sina, bir Michael Jackson, bir Zarifoğlu bir Abdurrahim Karakoç, Peyami Safa, Cengiz Aytmatov  yeri başkadır. Bu başkalıkların elbette birbirinden farklı zenginlikleri vardır.

Meselâ Meriç’in engeline rağmen bilgiye ve akla duyduğu açlıktan, dünya toplumlarının biriktirdiği tüm kültür birikimini yalayıp yutması vardır. Kendi toplumunun aydınlığı için bir kültür hizmetçiliği yapması benim kendisine hayran olma sebebimdir.

Muhammed Ali’yi, İslamla çok sonradan tanışmasına rağmen, dünyada ki belki milyonlarca mirasyedi müslümandan daha fazla imanlı oluşu sebebiyle severim. Bir iş yapıyorsan, o işte en iyisi olmak zorundasın dediği için severim. Rengi yüzünden, ırk’ı yüzünden dışlanan her toplumun sesi olduğu için severim. Amerikaya ve de Avrupaya, hakiki bir müslümanın nasıl olurmuş gösterdiği için severim. Cesareti ve iddiasıyla milyonlaca mazluma umut oluşu sebebiyle severim.

İbn-i Sina’yı bilim ve ilmi muazzam bir biçimde harmanlayıp, bu harmanı bir müslüman etiketiyle dünyaya sunması sebebiyle severim. Dünyaya, us ( akıl ) hocası olduğu için severim. İnsanın dünyada ki her eşyaya hakkını vererek dokunduğunda, eşyanın insanın dünyada ki en büyük hizmet vasıtası olduğunu ispatlaması sebebiyle severim.

Zarifoğlu’nu, içinde ki saf çocuğu hiç öldürmeden, edebiyata kattığı masumane şiirlerler, fikirler ve mütevaziliği için severim. Allah’a olan bağlılığı, günahı kapısından içeri sokmamak için verdiği mücade için severim.

 

Aytmatov’u Türkiye dışındaki bir Türk devleti vatandaşı olarak edebiyatta dünyaca tanınmış bir yazar olduğu için severim. Selvi boylum al yazmalımda, insanı, sevdayı,emeği, umudu,sabrı ve vefa gibi erdem gerektiren duyguları içimizde yeşertmiş olduğu için severim.

Peyami Sefa’yı sürekli içinde olduğumuz ruh hallerinin, psikolojik açıdan anlamlanmasına katkı da bulunduğu, Hezeyanların, depresyonların, karakter ve duygu çelişkilerinin birbiriyle olan karmaşık ilişkilerinin roman denilen yazına tüm şeffalığıyla yedirmesinden dolayı severim.

Jackson’u gereksiz bir şekilde beyazlara benzemeye çalışmasına rağmen severim. Allah vergisi dans yeteneği sayesinde dünyaya, insan vücudunun ne kadar mükemmel olduğunu göstermesi sebebiyle severim. Dünyaca tanınmış ve milyonlar kazanmış bir star olmasına rağmen, sade ve efendi bir adam olarak yaşadığı için  severim. Burcu Başak diye severim 🙂 Ama herseyden önemlisi Evangelistlere, İllimünatiye, ve dünyayı tek tip dine yönlendirip köle yapmayı hedefleyen paralı tarikat örgütlerine boyun eğmediği için severim.

Karakoç’u sıradanlığı, anadoluluğu, ve mihriban’ı için severim. Milliyetçiliğini islamla süslediği için severim. Fahri bir halk terapistliği yapar gibi yaşamasını severim. Eğriyi doğruya çevirmek için verdiği gayret için severim.

İşte bu nedenler sebebiyle de Haziran’ı ayırırım diğer aylardan ilmi olarak..

Allah, bu ay sebebiyle andığım tüm değerli insanların mekanı cennet etsin. Günahlarını affetsin. Nurlar içinde yatsınlar. ( Michael Jackson içinde geçerlidir bu duam 🙂

 

 

Bu adama ciddi özeniyorum valla!

Hayat, evle iş arasında mekik dokumadan ibaret artık.Kentleşmiş yaşamlar ve rutini alıp üstüne alıp giysi yapmışlar zümresinin bir ferdiyiz. Başkasının işinde çalışmak ne zor bir mecburiyettir. Başta geçim derdi, sonra patron derdi ve evin dertleri derken insan kendine hasret kalıyor. Şöyle istediğin zaman çalışıp, istemediğinde yatacağın bir işin bir hayatın olsa ne güzel olurdu değil mi?

satıyorer, böyle bir yaşamın ancak hayalini kurabilirken, bu hayatı yaşamayı gerçekten isteyen, ve bu uğurda çeşitli risklere girmeyi göze alan insanların hayat hikayelerinide şahit oluyoruz arada.

Ne güzel..

Özgür bir hayatı, çeşitli riskleri göze alarak, minimum sorumlulukla yaşayanlardan biri de oyuncu ve müzisyen olarak tanıdığımız Teoman Kumbaracı. Bugün okuduğum yerel gazetenin magazin ekinde de oyuncunun bir haberi, ek’in manşetinde geçiyordu.

Kumbaracıyı hatırlamanız için Eyvah Eyvah filminde, ispanyol karakterini canlandıran  oyuncu demem yeterli olur herhalde.

Neyse, Kumbaracıyı haber yapan konu, oyuncunun, oyunculuk ve müzik dışında pazarlarda kendi yaptığı süt reçelini halk pazarlarında satıyor olması. E haliyle Tv medyası da bu tip haberlere çok az denk geldiğinden, haberi manşet yapmış. Oyuncuyla yapılan röportajda, oyuncunun bu işten gocunmadığına ve kafasına göre rahat yaşadığına atıfta bulunmuş medyamız. Kumbaracı, epeyce bir şeyler anlatmış tabi ama ben kısa bir özet geçeyim.

•Oyunculuktan uzaklaşmaşdım fakat şarkı söylerken çok özgürüm demiş.

•2009 dan beri müziklede uğraşıp konserler verdiğini söylemiş.

•”Televizyon dizileri ve sinema filmlerinde oynuyorum.Müzik yapıyorum ve özgürce dolaşıyorum” demiş.

Şimdi röportajın bu kısmına dikkat. 22 metrekare bir evde yaşamını sürdüren Kumbaracı’nın hayat tarzı ile ilgili söyledikleri, benim yazının en başında vurguladığım basit yaşama ve mutlu olma hayali birbiriyle iniltili.

Ne diyor Kumbaracı :

Parasız kalınca da reçel satıyorum.Yani ben öyle bir şeye bağlı hissetmiyorum kendimi. Sanatta fanatik değilim. Ben sanatı derdimi anlatacağım enstrüman olarak görüyorum. Pazarlarda sattığım süt reçelinden gocunmuyorum. Param bittiği zamanlarda pazarda tezgah açıyorum. Evde yapıp sattığım süt reçeli, tamamen doğal. Çocuklara doğal ve sağlıklı bir şeyler yedirmekten mutlu oluyorum”

İşte, oyuncu Teoman Kumbaracı da, yazımın en başında anlattığım “hayatının kontrolünü kendi elinde tutan ve basit yaşamayı kendine felsefe edinmiş” insanlardan.

Haberi okurken özenmemek ve kıskanmamak gerçekten imkansız. ( Feci özendim bu arada ) Sorumluluklarınızı kendinizin belirlediği bir hayatta yaşamak nasıl da keyifli olurdu. Hesap verdiğiniz insanları en aza indirgeyerek, hayattan aldığınız huzuru maksimum seviyelere yükseltmek..

Allah, bu hayatı gerçekten yaşamak isteyen ve bu yolda gayret eden herkese nasip etsin inşallah..

 

“İnsan bir tekerlektir” felsefemin temelini atıyorum. Toplanın!

Şu hayatta, insan denen canlıyı bir çok objeye benzetmek mümkündür, belli özellikleri sebebiyle.Bir hayvana ya da bitkiye benzer bazen. İnsan, dünyanın içindeki bütün yaradılmışlarla sürekli bir temas halindedir. Yine sevgilinin sevgiliyi ay’a ve güneşe benzetmesi çok bilinir bir benzetmedir. Aslında gerçek anlamı, “tekerleklerin merkezinden geçen ve taşıtın altına enlemesine yerleştirilmiş olan mil’e verilen isim” olan dingil de, insanın benzetildiği objelerdendir. Kabalığıyla bir ayı’ya benzetilir insan, bazen bir ceylan’a benzetilir güzelliğiyle, uyanıklığıyla tilkiye. Hatta bir yavşağa benzetilir yılışıklığı yüzünden ( Bit yavrusu ). Bitkilerden ise başağa benzetilir dayanıklılığıyla. Rüzgarda yere kadar eğilen ama asla kırılmayan başaklara. Ya da faydasız insana “ot” deriz. Bu ve buna benzer bir çok örneği, kendinizce çoğaltmanız çok mümkündür.

Bense, insanı belki de bugüne kadar hiç benzetilmemiş bir eşyaya benzetirim. Bir araç tekerliğine. Evet, ister oto lastiği deyin ister araba tekerliği ( gerçi bu benzetme ,cinsel tercihi yön değiştiren erkeklere yapılır ama, bu benzetme benim için espirisi bol bir istisnadır )

“Yav neresi tekerleğe benzer ki insanın?” diyorsunuz değil mi? Evet benzer, hem de bal gibi benzer..

Şimdi bu tezimin dayanaklarını, madde madde sayayım..

• Bir kere herşeyden evvel lastiğin görevi taşımaktır. İnsan da aynıdır. Sırtında yaşadığı hayatın yüklerini taşır.

Tekerlek hem kendi etrafında döner. Fakat bu dönüşü yaparken hem ileri hem de geri gidebilir. İnsan da böyledir. Hayatı boyunca uyum sağladığı çevrede döner durur. Şartlara göre ikametgahını değiştirse bile yeni yaşadığı yerde dönüp durur işiyle evi arasında.

•Lastik kabaklaşırsa yolu tutamaz. Taşıdığı araç ve yükler tehlikeli bir yolculuk yapar. İnsanda zayıfsa, o hayatla birlikte savrulur. Aldığı kararlar risklidir. Yanlış seçimler yapar.

•Lastik aşındıkça durma kabiliyeti azalır. İşte İnsan da kontrolünü başkalarına teslim edince yoldan çıkar.Tüm donanımları ve saygınlığı zayıflar.

•Lastik yolda bir yere sürtündüğünde ( kaldırıma meselâ) sebebiyle yaralanır. İnsan da hayatında karşılaştığı bir çok sorunu kafasına takar, o stresle yaşmaya devam eder.

•Lastik başka lastiklerle birlikte hareket ederek taşır yükleri. İnsan da hayatı boyunca ailesiyle beraber hayatın yükünü taşır. İş bölümü ve manevi destekle yaşar.

•Lastiğin bir zaman sonra havası iner. Hava basılınca eski haline gelir. İnsan da motivasyonu kaybedince destek arar çevresinden. Bu bir dosttur çoğu zaman. Eş, anne ya da bir sevgilidir destek.

•Lastiğe fazla hava basılırsa esnekliğini kaybeder.Sertleşir. İnsan da çevresinden aldığı gazla, şımarır, kibirlenir ya da merhamet duygusunu kaybeder.

•Lastik aşırı yükten ya da bir çivi yüzünden patlar. Bir lastikçide onarılır yoluna devam eder. İnsan da kaldıramacağı bir sürü musibet yükünün altında stresten ya da bir kaza sebebiyle hastelik olur. Tedavi olur.

•Lastiğin kullanım süresi dolunca artık atıl hale gelir, çürür. Fakat jant üstüne yeni bir lastikle hayata döner. İnsan da ömrü bitince ölür ve çürür. Fakat ruhu, yeni bir bedende yeni bir alemde tekrar hayat bulur.

Nasıl?

İkna oldunuz mu?

Eh mi?

O zaman “insan tekerlektir” felsefem, an itibariyle doğmuştur. Hayırlı olsun..

Lakabı Araptı. Acıların adamıydı. Adı Karl Marx’dı..

Karl Marx..

Alman bir sosyolog.. bir yazar.. bir filozof..

Başka?

Marxizim’in kurucusu..Kominizm’in savunucusu

Başka?

Kapital’i yazdı..

Bu kadar mı?

Evet bu kadar.

Sanırım onun hakkında milletçe bildiğimiz bilgilerin hepi topu bu kadar. E bilsek ne olur bilmesek ne? diyenler için kısa kısa bilgiler vereyim. Dünyada paradan, sermayeden, emekten, eşitsizlikten onun kadar bahsedipte, Hayatı boyunca beş parasız gezen başka düşünür yoktur heralde..

Onun yukarıda yazdığım konu başlıkları yüzünden bu hale getirildiğini tahmin etmeniz hiç zor olmayacaktır. Hayatı tam bir dram ve trajedi ile geçmiş Karl’ın..

Yahudi bir babanın hristiyanlığı seçen oğlu Karl.. Belki de filmin koptuğu an burası.Paranın dünyadaki kaynağı olarak gösterilen Yahudi bir ailenin çocuğu olupta parayı sevememesi onun hayatı boyunca gariban ve işci haklarını savunup gariban olarak yaşamasına neden olmuş.

Karl’ın hayatında en şanslı olduğu konu kesinlikle çocukluk aşkı ve sonrasında evlendiği eşi Jenny’di. Üstelik Aristokrat ve zengin bir adamın kızı olan Jenny..

Yıllarca gizli bir nişanlılık içinde kavuşma hayali kuran Karl-Jeny çifti, tüm engellemere rağmen en sonunda evlenirler. Tabi bu evlilik Jenny’nin ailesinden gelecek tüm serveti elinin tersiyle itmesi sayesinde oldu. Jenny’nin artık herşeyi Karl’dan başkası değildi. Jenny Karl’la olan bu evlilliğine tam 7 çoçuk sığdırdı. Üstelik bunca çocuğu, Karl’ın düşünceleri sebebiyle sürgünlerle geçen hayatında yaptı. Ve Jenny’nin kendi deyimiyle hiç pişman olmadı. Ve yine bu söz 7 çocuklarından 4’ünün yoksullukla ilgili hastalıklardan dolayı ölmeleri üstüne söylendi. Evet, tam dört çocuğunu ard arda kaybetti Karl ve Jenny..

Tüm geçinebilme umutlarını Marx’ın “Kapital” eserine bağlamıştı.Fakat Marx yayıncının kendisine verdiği son teslim tarihini 16 yıl kadar kaçarınca, ancak çocukları bu kitaptan paylarına düşen geliri elde edebildi. Karl’ın diğer kitapları ise, tütün parasına denk geliyordu sadece.

Neyse biz devam edelim. Karl ilk çocuğu olan Heinrich Guido’yu 19 Kasım 1850’de bir yaşındayken zatürreden kaybetti. Yine Fransizka 1 yaşındayken annesinin kucağında öldü. Bu iki ölüm aileyi derinden yaraladı. Bir de üstüne Edgar 8 yaşında ölünce Marx çiftinin haleti ruhiyelerini tarif edebilecek bir kelime kalmamıştı. Siz belki bir gecede ağaran saç cümlesini duyduğunuzda aklınıza Adnan Şenses gelir( toprağı bol olsun ) Fakat Karl Marx’da aynı olayı yaşayan insanlar sınıfındandır.

Sonrada ard arda giden çocuklarının peşinden karısı Jenny’de eklendi. Karl artık yaşayan bir ölüydü desek yanlış söylemiş olmayız heralde. Bitti mi bitmedi! Son olarak 38 yaşındaki bunalımlı kızınıda kaybedince Karl’ın yaşlı ruhu ve bedeni daha fazla dayanamayıp öteki aleme göç etti. Neredeyse tüm ailenizin sizden önce öldüğü bir düşünün lütfen! Üstelik 1800 lü yılların Almanyasında…

İşte bu yüzden Karl Marx bir başka benim için. Hem fikirleri hem de insani yanı oldukça yüksek erdemlere sahip olan Karl’ın hayatı beyaz perdeye uyarlansa ciddi bir hayran kitlesi yapardı kesin. Fakat bu kesim Karl’ı fikirlerinden değil o koca yürekli sabırlı bir aile reisi olduğu için severdi. Koca bir hayatı kolay para kazanma derdine düşmeden ahlâkı ve prensipleri ile yarı aç geçiren bir adam Karl..

İyi ki gelmişsin dünyaya..

( Bu arada Karl’ın karısını aldattığı ve bu aldatmadan gayri meşru bir çocuğu olduğuna dair iddiayıda bir türlü kabullenemem. Fakat olmuşsa da bu kadar acı arasında kontrölü kaybettiği bir sırada yapmıştır diye düşünerek görmezden gelirim )

Tahtarevalli mantığıyla Empati..

Empati denilen şeyi ben bir tahtarevalliye benzetiyorum. İki çocuk karşılıklı oturuyor. Sonra her ikiisi de aynı keyfi, hep yükseldiklerinde alabiliyorlar. Fakat bu oyunda mühim olan şey, çocukların kilolarının birbirine denk olması. Eğer çocuklardan biri kilo olarak diğerine göre fazlaysa aynı hazı alamıyor. Bu durumda ne zayıf çocuk ne de sişman olan birbirlerinin hislerini anlayamıyor. Yani sonuç olarak, empati dediğimiz yerine geçme olayı, yalnıca birbirine denk olan kuvvetlerde mümkün olabiliyor. Sınıf,ekonomi ve kültür bakımından denk ya da denkliğe yakın bireyler ya da grupların empatiye yatkın olmalarıda bu teoremden kaynaklanıyor. Zenginin fakiri, eğitimlinin cahile karşı uzak olmasını yadırgamak gayet insani fakat bir o kadar da anlamsız bir bir düşüncedir. Bunun mümkün olma ihtimali bu kadar düşükken, taraflardan birbirlerini anlamasıda beklenemez. Kendini başkasının yerine koyması için benzer deneyim yaşanmışlıklarının az da olsa bulunması gerekiyor. Doğuştan zengin bir ailede yetişen bir çoçuğun, yokluk denilen sıkıntıyı bilmememesi, büyüdüğü zaman yardım ve merhametten uzak bir hayat sürmesi çok normal bir davranış biçimidir. Fakat bu hâl, yardım ve merhamete yakın olmayan insanın, yokluk çeken insana üzülmeyeceği anlamına da gelmez. Üzülmek başlı başına doğuştan gelen bir duygudur. Fakat empati kurmak için yeterli değidir. Zorluk çeken insanlarla geçirilecek zamanlar yaratılırsa empati belli bir zaman içinde kendine bir yer açabilir insan algısında. İnsana saygı duyma eğitiminin temeli çocuklukta verilebilirse, birey ileride bu duyguyu otomatik olarak sahiplenir.

Deprem korkumuz ve elimizden gelenler..

Deprem..

Milletimizin en çok kortuğu dogal afet. Bugünlerde yine sallanmaya başladık. 3.7 ile 5 arası ölçeklerse bizi korkutmaya yeten en ufak depremler. Evet bir deprem ülkesiyiz. Ve tarihte çok insanımızı kaybettiğimiz onlarca büyük depreminde şahidiyiz. Fakat buna rağmen bu gerçekle yüzleşmekten hep kaçtık ve kaçmaya devam ediyoruz. Peki bu korkumuzun sebebi ne? Bu soruya kısa yoldan ölüm demek en doğru cevap. Kişisel bazda bu böyle. Fakat ülke olarak baktığımızda çok ciddi bir kayıp sayısına ulaşma ihtimalimizin hissettirdiği korku daha yoğun.

En son yaşadığımız 17 Ağustos depreminden bu yana çok şükür büyük bir depremle karşılaşmadık. Allah da karşılaştırmasın zaten. Devletse bu konuda daha sıkıntılı. Çünkü yaşanacak büyük bir depremde verilecek can kayıpları ve maddi yara hepimizi derinden etkileyebilir. Bu konuda Rahmetli Ahmet Mete Işıkara şöyle derdi : “Depremden korkmayalım ve bununla yaşamayı öğrenelim. Deprem insanı öldürmez, tedbirsizlik öldürür”

Gerçektende öyle. Bu bu yıkıcı afetten korunmayı bilmek işin en önemli noktası. Geçmişte depreme karşı alınacak bireysel tedbirler yüzlerce kez anlatılmasına rağmen, bu konudaki bilgilerimiz  sürekli unutuluyor. O an yaşadığımız panik, bizi yanlış yöntemlere yönlendiriyor ne yazık ki..

Depremle ilgili Devletin attığı en büyük adım olan kentsel dönüşüm projesi ise bir çok ilde deprem tehlikesinden ziyade 10-15 yıllık binaların yıkılıp yerlerine lüks rezidans ve konutların yapılmasından ibaret..

Ve ne yazık ki bu gerçeğin toplumun %80 i tarafından biliniyor olmasına rağmen değişmiyor olması. Devletin attığı ve bence çok yüksek oranda başarılı olan tedbir, Deprem sonrası yapılaşmanın ciddi anlamda kontrol ediliyor olması. Sağlam bina yapma dsiplinimiz artık hemen hemen hatasız yürüyor gibi. Bunun dışında tedbir değil ama ama afet sonrasında yaşanacaklarla ilgili sıkıntıyı en aza indirgeme anlamında yapılmış en iyi uygulama, sürekli teyakkuzda olan Afad ve Kızılay kurumunun hazır eksiksiz, olarak müdahaleye hazır oluşu.

Gönül isterdi ki Depreme karşı alınacak tedbirler deprem sonrasındaki müdahalelerden daha fazla olsun. Ama şuan görünen tabloda bu kentsel dönüşüm tam anlamıyla doğru uygulana kadar Allah’a deprem olmasın diye dua etmekten başka bir şey yok elimizde.

Bu durumda iş yine yukarıda bahsettiğim gibi bireysel tedbirleri uygulayabilme becerimize kalıyor. Depremden korkmaya devam edelim. Çünkü bu korku bize tedbir aldırır. Fakat panik yapmamaya alışmak da hayatta kalma adına çok mühim.

Rabbim milletimizi bu büyük afete karşı korusun duası ile bitiriyorum yazımı..

Akif’in mealinin emanetçisi.. Yozgatlı İhsan Efendi

Yozgatlı Müderris İhsan Efendi, Mısır’da Osmanlı’dan kalan Sultan Mahmud Medresesi’nde görev yapan son müderrismiş. Okumak için Asya, Afrika ve Balkanlar’dan gelen çok sayıda öğrenciyi yetiştirmiş.Ayrıca Mısır’da kurulan ilk modern üniversitelerden olan Ayn Şems Üniversitesi’nin Türkoloji Bölümü’nü kurmakla görevlendirilmiş sonrasında vefatına kadar burada hizmet etmiş.

Yozgatlı İhsan Efendi, Türkiye’de inanç anlayışına ve dinî ilimlerde de kendini gösteren bir zat. İlmî bilgisi, vakur şahsiyeti ve fedakâr tavırları ile bütün İslam dünyasının sevgi, takdir ve saygısını kazanmış, 20. yüzyılın büyük âlimleri arasına girmiş.Alimliğine ek olarak , Mehmet Akif’in Kur’ân Meâli’ni emanet ettiği kişi olmasıyla da ilgi odağı haline gelmiş. Yani sonuç olarak Mehmet Akif’in eserini çok sağlam bir yere teslim ettiği anlaşılıyor.

Akif güvenmişse bize de saygı duymak düşer kendisine. Nurlar içinde yatsınlar inşallah..